insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Gece çöken o yoğun psikolojik fırtınanın ardından akademi, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yarı sessiz bir durgunluğa uyanmıştı. Koridorların zemininde yalnızca birkaç erken uyanan öğrencinin ritmik ayak sesleri yankılanıyordu. lojmandaki herkes, gecenin getirdiği o ağır duygusal yükün ardından kelimenin tam anlamıyla dağılmış bir şekilde uyuyordu.

Habel battaniyesine bir koza gibi sımsıkı sarılmış, adeta dünyadan bağını koparmıştı. Nero yatağın yarısından aşağı sarkmış, düşmek üzere bir pozisyonda sızıp kalmıştı. Selene ise yüzünü tamamen duvara dönmüş, o Ak Aura’nın dinginliğiyle mutlak bir sessizlik içinde uyuyordu.

Ama Kael… çoktan uyanmıştı.

Akademinin devasa spor salonu sabahın bu erken saatinde neredeyse tamamen boştu. Kael kulaklığını takmış, elindeki kahve bardağıyla birlikte koşu bandının üzerine çıkmıştı. Adımları bandın üzerinde ritmik ve kararlı bir tempoda hızlandı.

KÜT.

KÜT.

KÜT.

Nefesi düzenliydi. Alnından süzülen ter damlaları şakaklarından aşağı, boynuna doğru akıyordu. Son birkaç gündür, hatta belki de o kazadan beri ilk kez zihninin içi bu kadar sakin ve sessizdi. Belki Selene’in gece boyu odaya yayılan Ak Aura’sının yatıştırıcı etkisi hâlâ üstündeydi, belki de ilk kez içini dökmüş olmanın getirdiği o rahatlamaydı.

Koşu bandındaki tempolu seans bittikten sonra havlusunu alıp ağırlık istasyonuna geçti. Saatler birbirini kovaladı. Yaklaşık üç saat boyunca, vücudunun sınırlarını zorlarcasına, durmaksızın çalıştı.

Şu an üzerinde yalnızca koyu renkli bir antrenman eşofman altı vardı. Teri silmek için kullandığı tişörtünü omzuna atmıştı. İnce ama son derece atletik, sıkı vücudu yoğun ter damlalarıyla loş ışıkta parlıyordu. Karın kasları her bir hareketinde belirginleşiyor, omuzlarının arkasından boynuna doğru uzanan o ince siyah rezonans damar izleri teninin altında hâlâ hafifçe seçilebiliyordu.

Kael, ciğerlerindeki sıcak havayı dışarı verirken istemsizce, yüzünde hafif ve huzurlu bir tebessüm belirdi. Tam o sırada spor salonunun ağır metal kapısı açıldı.

Nero içeri girdi. Yataktan yeni kalktığı her halinden belliydi; kızıl rengi saçları tamamen dağılmış, birbirine girmişti. Bir elinde dumanı tüten bir çay bardağı tutuyor, diğer elini ise eşofmanının cebine sokmuş, gevşek adımlarla yürüyordu. Kael’e doğru birkaç saniye boyunca dik dik baktı. Sonra hiçbir giriş yapmadan, doğrudan konuştu:

“…Spor yapmaya gelirken beni niye çağırmıyorsun?”

Kael elindeki havluyla ensesindeki teri kuruturken sakin bir sesle cevap verdi: “…Bilmem. Belki sabahın bu saatinde benimle birlikte spor yapmak istemezsin, uyumayı tercih edersin diye düşündüm.”

Kısa bir sessizlik oldu. Nero Kael’in arkasına doğru yürüdü ve aniden çocuğun ensesine sert bir şaplak indirdi.

ŞLAK!

Kael irkilmeyle öne doğru sendeledi, elindeki havlu neredeyse düşecekti. Kaşlarını çatarak arkasına döndü: “…Ne yapıyorsun sen?”

Nero yüzünde hafif, muzip bir sırıtışla karşılık verdi: “Bizim buralarda iyi dostluklar kavgayla başlarmış Kael.” Çayından derin bir yudum aldı, gözlerini Kael’in koyu kahverengi gözlerine dikti. “…Sen beni hâlâ arkadaşın olarak görmüyorsun yani, öyle mi?”

Kael birkaç saniye boyunca donup kaldı. Bu doğrudan gelen soru onu aşırı şekilde hazırlıksız yakalamıştı. Boğazında bir şeyler düğümlendi. Sonra yavaşça başını eğdi:

“…Hayır.”

Nero’nun tek kaşı merakla yukarı kalktı.

Kael duraksayarak devam etti: “…Yanlış anladın. Yani arkadaşın olarak görmediğimden değil.” Bir kaç saniye sustu. “…Sadece… Ben hayatımın çok büyük bir kısmında tamamen yalnızdım. Kimsem yoktu.” Kısa bir süre sustu, gözlerini kaçırdı. “…İnsanlarla normal bir şekilde nasıl iletişim kurulur, bir bağ nasıl sürdürülür inan çok iyi bilmiyorum.”

Nero’nun yüzündeki o muzip sırıtış bu dürüst itirafla birlikte hafifçe azaldı, yerini daha samimi, daha korumacı bir ifadeye bıraktı. “Aslında aşırı kolay bir şey bu,” dedi.

Kael şüpheyle baktı: “Gerçekten mi?”

“Evet,” dedi Nero ve elini uzatıp Kael’in omuz başına sertçe vurdu. “Mesela bak, ben şu an sana vuruyorum.”

Kael istemsizce burnundan nefes vererek hafifçe güldü: “…Bu kurduğun şey iletişim değil, doğrudan saldırı kategorisine giriyor yalnız.”

Nero çayını yudumlarken omuz silkti: “Aynı şey işte, takılma ayrıntılara.”

Tam o sırada spor salonunun kapısı büyük bir gürültüyle bir kez daha açıldı. Habel içeriye doğru sendeledi. Elinde yarısı yenmiş bir protein bar tutuyordu. Saçları tam anlamıyla bir kuş yuvasına dönmüş, gözleri yarı uykulu olmaktan şişmişti. İçeri girer girmez adımları kesildi. Kael’e baktı, gözlerini kırpıştırdı, sonra bir kez daha pürdikkat baktı.

“…LAN!” diye bağırdı bir anda.

Nero derin bir iç çekti: “Başlıyor yine bizimki, feci dırdır dinleyeceğiz.”

Habel son derece dramatik bir hareketle parmağını Kael’e doğru uzattı: “BU HERİF GİZLİCE KASLI ÇIKTI OĞLUM! BU NE?”

Kael havluyu omzuna atarken araya girdi: “…Bu nasıl bir cümle Habel?”

Habel hiçbir uyarıyı dinlemeden doğrudan Kael’in yanına kadar yürüdü, işaret parmağıyla çocuğun belirginleşen karın kaslarına sertçe vurdu.

Tık tık.

“Bu ne oğlum? Duvar ördürmüşsün resmen buraya, taş gibi.”

Kael, Habel’in elini nazikçe ama kararlı bir şekilde eliyle itti: “Rahatsız etme, git şuradan.”

Habel ellerini iki yana açtı: “Lanet olsun böyle kadere! Herife bak, resmen çizim gibi fiziği var.”

Nero köşede çayını yudumlarken alaycı bir sesle ekledi: “Kıskanacağına sen de biraz ağırlıkların altına gir Habel.”

Habel protein barından koca bir ısırık alarak kafasını salladı: “Ben bu hikayenin komedi elementiyim Nero, bizim gibi karakterlerin kas yapması, ciddileşmesi evren kurallarına göre feci şekilde yasaktır.”

Kael, Habel’in bu absürt teorisi karşısında istemsizce kendini tutamayarak tekrar sesli bir şekilde güldü. Habel çocuğun güldüğünü gördüğü an protein barını havaya kaldırıp feci bir dramatiklikle bağırdı:

“NERO! GÖREV BAŞARIYLA TAMAMLANDI OĞLUM!”

Nero boş gözlerle baktı: “Ne diyorsun yine?”

“HERİF GÜLÜYOR LAN! KAEL RESMEN GÜLÜMSÜYOR!”

Nero birkaç saniye boyunca Kael’in o aydınlanan yüzüne, koyu kahverengi gözlerine baktı. Sonra dudaklarının kenarında hafif, sarsılmaz bir sırıtış belirdi: “…Yakışıyor,” dedi sessizce.

Kael bu doğrudan gelen iltifat karşısında gerilerek gözlerini anında başka bir yöne kaçırdı. Hayatında bu tarz samimi cümleleri nasıl göğüsleyeceğini, ne cevap vereceğini zerre kadar bilmiyordu.

Kael o sırada konuyu dağıtmak adına spor salonunun boş köşelerine göz gezdirdi. “…Bu arada, bizim kız nerede? Selene’i göremedim.”

Nero tabureye doğru ilerlerken cevap verdi: “Odada kalıp biraz kafa dinlemek istedi. Kitap okuyordu ben çıkarken.”

Habel direkt dramatik bir şekilde salonun parke zeminine çömeldi: “Lanet olsun ya. Bu kız neden normal bir insan gibi yaşamıyor? Sabahın köründe kitap okumak nedir?”

Kael havlusuyla son kez yüzünü silerken hafifçe gülümsedi: “…Sanırım o da benim gibi… Sessizliği şekilde seviyor.”

Nero lafı gediğine koydu: “Eskiden* sen de çok severdin.”

Kael birkaç saniye boyunca spor salonunun o yüksek tavanına, boş alanlarına baktı. İçindeki o binlerce çığlığın, arkadaşlarının bu gürültülü varlığıyla nasıl tamamen bastırıldığını hissetti. Sonra yavaşça, sarsılmaz bir sesle konuştu:

“…Eskiden… Evet, seviyordum.”

Kael boynundaki kulaklığı çıkardı, çantasına doğru yürüdü. Spor salonundaki, artık onun ruhuna eskisi kadar ağır, ve korkutucu gelmiyordu.

Çünkü hayatında ilk kez… O karanlık sessizliği paylaşabileceği, arkasında duran gerçek insanlar vardı.

--

Nero, sırt üstü ağırlık sehpasının üzerine uzanmış, bench press barını ritmik hareketlerle yukarı itip indiriyordu. Habel ise köşedeki el ağırlıklarının başına geçmiş, sanki devasa bir kütle kaldırıyormuş gibi şekillere girerek aynanın karşısında kas kasıp poz veriyordu.

“Nero, bak kanka, aynadan pürdikkat izliyorum şu an. Resmen buralardan bir yerlerden kaslarım fırlamaya başlamış, hissettim.”

Nero, barı sertçe yukarı itip standa bıraktıktan sonra doğruldu ve boş gözlerle Habel’e baktı: “Hayır. Sen sadece geçici olarak şiştin. Hayallere kapılma.”

Habel elindeki ağırlığı bırakmadan omuz büktü: “Ya bıraksana oğlum, şurada iki saniye mutlu olayım, bütün illüzyonumu bozuyorsun.”

Kael, onların bu bitmek bilmeyen atışmasını izlerken omzundaki havluyla siyah saçlarını iyice kuruladı. Boynuna indirdiği kulaklığın kablosunu düzeltti, üzerindeki terli yorgunluğu atmak adına kapıya doğru bir adım attı.

“…Ben lojmana dönüyorum,” dedi sakin bir sesle.

Nero oturduğu sehpadan kalkıp tişörtünün ucunu silkeleyerek sordu: “Niye, daha antrenman bitmedi?”

“Bir şeyler hazırlayıp yiyeceğim. Açlıktan midem kazınıyor.”

Habel bunu duyar duymaz elindeki ağırlığı anında standa fırlatıp dramatik bir şekilde bağırdı: “Ustam! Gitmişken o şifalı ellerinle bize de bir şeyler ayarla, kurt gibi acıktık!”

Kael kapıyı açıp koridora doğru adımını atarken arkasına bakmadan mırıldandı: “Hayatta yapmam. Kendiniz hazırlayın.”

Habel arkasından elini kalbine bastırdı: “Resmen feci bir ihanet. Arkandan ağlıyorum şu an Kael.”

Kapı kapanınca Nero köşedeki soğumuş çayından son bir yudum aldı. Sonra bakışlarını yerdeki Habel’e çevirdi, yüzündeki o alaycı ifade tamamen kayboldu.

“…Sence,” dedi Nero, ses tonunu biraz alçaltarak. “Kael hayatında ilk kez mi böyle bir arkadaş ortamına giriyor, birileriyle bu kadar yakın oluyor?”

Habel birkaç saniye boyunca sessizce salonun parkelerini izledi. Yüzündeki o sulu, ciddiyetsiz ifade yerini derin bir burukluğa bıraktı. “…Galiba öyle kanka,” dedi fısıldar gibi. “Herifin sosyal savunmaları o kadar yüksek ki, birisi ona düz bir kelime ettiğinde bile ne yapacağını şaşırıyor. Hiç alışmamış.”

Kael, lojmana doğru yürürken spor sonrası o kaslarındaki sıcaklığı ve terin getirdiği hafif sızıyı hâlâ hissediyordu. Üzerinde sadece koyu renkli antrenman eşofmanı vardı, siyah tişörtünü ise gelişigüzel bir şekilde omzuna atmıştı. Siyah saçları darmadağındı, alnından süzülen terler şakaklarında kurumuştu.

Ama garip bir şekilde, o yoğun idmanın ardından ruhunda beliren o hafiflik hissi… ona yabancıydı. Zihninin içindeki o sürekli uğuldayan yabancı sesler, arka planda, zararsız bir gürültü gibi kalmıştı.

Dairenin kapısını yavaşça açtı ve içeriye doğru bir adım attı. Sonra adımları salonun ortasında kesildi, vücudu kaskatı kesildi.

Selene, salonun ortasındaki geniş koltukta tek başına oturuyordu. Üzerine bol, bembeyaz bir sweatshirt giymişti. Bacaklarını koltuğun üstüne, göğsüne doğru çekmiş, elindeki kalın kitabı pürdikkat okuyordu. Kael’in içeri girmesiyle birlikte o duru, robotik yüzünü yavaşça kaldırdı ve ela gözlerini doğrudan Kael’in çıplak, terli göğsüne ve omuzlarındaki o ince siyah enerji damar izlerine dikti.

İkisi de birkaç saniye boyunca, zaman donmuş gibi öylece göz göze kaldı. Kael’in sabah mahmurluğu ve yorgunluğuyla uyuşmuş olan beyni, durumu ancak birkaç saniye sonra, gecikmeyle analiz edebildi. Koyu kahverengi gözleri şokla büyüdü, yüzü anında alev alev yanmaya başladı.

“…Ha siktir ya,” diye mırıldandı dehşet içinde.

İçgüdüsel bir refleksle arkasını dönüp koridordaki odlarına doğru adeta kaçarcasına yöneldi. “…Tamamen unuttum ben salonda bunun olduğunu,” diye kendi kendine söylendi.

Selene’in o pürüzsüz, hiçbir duygu kırıntısı barındırmayan düz ses tonu salondan koridora doğru yankılandı:

“…‘Bunu’ derken tam olarak neyi kastettin?” Kitabın sayfasını yavaşça kapattı, koltukta dikleşti. “…Ayrıca seni net duyabiliyorum. Benim adım Selene, sadece salondaydım, memnun oldum.”

Kael, odanın kapısının arkasına saklanmış bir halde kafasını duvara yaslayarak inledi: “…Şu an utançtan kendimi doğrudan pencereden aşağı atasım geldi, gerçekten.”

Selene, Kael’in bu paniği karşısında, maskesini tamamen düşürerek net, sesli bir şekilde güldü. Bu, Ak Aura’nın o mühürleyici soğukluğunun arkasından sızan, küçük ama gerçek ve sıcak bir gülüştü.

“…Fark ettim,” dedi Selene, sesi hafifçe titreyerek.

Kael odada birkaç dakika geçirip, üzerine alelacele siyah, düz bir tişört geçirdikten ve darmadağın olan saçlarını eliyle kabaca düzelttikten sonra koridora geri çıktı. Selene hâlâ koltuktaki o rahat pozisyonunu bozmamıştı, yeşil gözleriyle Kael’in mutfağa doğru giden adımlarını izledi.

Kael tezgahın arkasına geçerken boğazını temizledi: “…Az önceki o durum için özür dilerim, gerçekten tamamen boş bulunmuşum.”

Selene umursamaz bir tavırla omuz silkti: “…Özür dilemene gerek yok, sorun değil.” Kısa bir süre sustu, kitabı parmaklarının arasında hafifçe çevirdi. “…Ayrıca, fiziğin bayağı iyiymiş. Çalıştığın belli oluyor.”

Kael tezgahtan aldığı bardağa su doldururken duyduğu bu cümleyle birlikte bir anda öksürmeye başladı. “NE?” dedi, az kalsın bardaktaki suyu halıya döküyordu.

Selene, sanki hava durumundan bahsediyormuş gibi rahat bir tavırla kitabını yeniden açtı: “…Duyduğun şeyi söyledim işte, şaşıracak bir şey yok.”

Kael’in kulak uçları ve yanakları hızla kıpkırmızı kesildi, tezgahın kenarına tutundu: “…Sen… Sen sosyal ilişkiler konusunda gerçekten tehlikeli birisin, farkındasın değil mi?”

“Ak Aura’nın yan etkisi,” dedi Selene, gözlerini sayfadan ayırmadan. “İçimdeki o filtreleri tamamen mühürleyip bastırdığı için, aklımdan geçen doğruları süzgeçten geçirmeden söylüyorum. Genelde insanları psikolojik olarak öldürüyor bu durum.”

Selene bu kez dudaklarının kenarında beliren hafif bir sırıtışla elindeki kitabı tamamen masanın üzerine bıraktı. Kael ise durumun getirdiği o tatlı gerginliği dağıtmak adına buzdolabının kapağını açtı, içindeki malzemeleri inceledi.

“…Ne yiyeceksin?” diye sordu Kael, sesini toplamaya çalışarak.

“Kendime bir şeyler hazırlayacağım işte, yumurta falan.”

“İstersen… Yardım edebilirim, birlikte hazırlarız?”

Kael elindeki peynir kalıbıyla birkaç saniye öylece kalakaldı. Sonra omuzlarını hafifçe silkerek bu yakınlığı kabul etti: “…Olur, iyi olur aslında.”

Selene koltuktan kalkıp mutfak tezgahının yanına geldi. Beyaz sweatshirt’ünün kollarını dirseklerine kadar katladı. Kael dolaptan sebzeleri ve taze malzemeleri çıkarıp tezgaha dizerken, Selene de sessizce yeşillikleri suyun altında yıkamaya başladı. Mutfakta bir süre boyunca, sadece suyun o şırıltılı sesi ve bıçağın tahtaya vuruş ritmi yankılandı. Ama bu kez aralarındaki o sessizlik, dünkü gibi ezici, soluk kesici ya da rahatsız edici değildi. Aksine, huzurluydu.

Kael, doğranan malzemeleri ısınan tavanın içine yavaşça bırakırken, gözlerini o cızırdayan yağdan ayırmadan kısık bir sesle konuştu:

“…Dün gece yaşanan o şeyler için… Sana karşı sesimi yükselttiğim, bağırdığım için gerçekten özür dilerim.”

Selene elindeki bıçağı bir anlığına durdurdu, ela gözlerini Kael’in yüzüne çevirdi. Kael ise pürdikkat tavaya bakmaya, gözlerini kaçırmaya devam ediyordu.

Selene birkaç saniye boyunca ciddiyetle sustu. Sonra o her zamanki sakin, pürüzsüz sesiyle karşılık verdi: “…Asıl ben özür dilerim Kael.” Sebzeleri ince ince kesmeye devam etti. “…Daha senin içindeki o psikolojik yükün, o derin Öfkepati'nin ne olduğunu bile bilmeden, karşına geçip sana zarar verecek, seni incitecek o acımasız cümleleri kurdum. Benim hatamdı.”

Kael ciğerlerindeki ağır havayı derin bir nefesle dışarı üfledi: “…Önemli değil, ben bu hayatta zaten bu tarz tepkilere alışığım.”

Selene bu lafı duyduğu an elindeki kesme bıçağını tamamen tahtanın üzerine bıraktı. Bu kez yüzündeki o düz ifade tamamen kaybolmuş, ela gözlerinde sarsılmaz, ciddi bir kararlılık belirmişti.

“…Kael, bana bak. Bir insanın ruhunun bu kadar saf bir acıya, bu kadar feci bir dışlanmaya alışmış olması… Asla iyi bir şey değil. Bunu normalleştirme.”

Kael bu sözün ağırlığı karşısında verecek tek bir cevap bile bulamadı, sustu. Tavadan yükselen o cızırlı sesler ve lezzetli yemek kokusu mutfağın içini tamamen doldurdu.

Birkaç dakikalık o ağırbaşlı çalışmanın ardından, Selene elindeki tabağı tezgaha koyarken sessizce, dikkat çekici bir tonla mırıldandı:

“…Bu arada, söylemeden geçemeyeceğim.”

Kael elindeki spatulayı çevirirken hafifçe başını kaldırdı: “Hm? Ne oldu?”

“…Sen… Gerçekten, içinden gelerek güldüğünde, o asık ve yorgun suratına kıyasla aşırı şekilde daha farklı ve iyi görünüyorsun.”

Kael, duyduğu bu ani cümleyle birlikte şok olarak elindeki spatulayı neredeyse sıcak tavanın içine düşürüyordu; son anda parmaklarıyla kavradı. Şaşkınlıkla kıza baktı: “Sen… Sen tüm bu cümleleri beni bilerek germek, dengemi bozmak için yapıyorsun değil mi?”

Selene yüzünde hafif, muzip bir sırıtışla omuz silkti: “…Belki de. Kim bilir?”

Kael, kızın bu nadir görülen sinsi ve neşeli tavrı karşısında istemsizce, kalbinin derinliklerinden gelen hafif bir kahkaha attı. Ve mutfağın o küçük, dar alanında yaşanan bu kısacık an… Hayatlarında uzun zamandır hissetmediği kadar normal, sıcak ve insaniydi.

Mutfağın o dar ve sıcak havası, tavada cızırdayan taze yemeklerin iştah kabartan kokusuyla tamamen dolmuştu. Kael, elindeki spatulayla malzemeleri düzenli bir ritimle karıştırıyor, yemeğin kıvamını bulmasını sağlıyordu. Selene ise hemen yanı başında, sessizlik içinde porselen tabakları, çatalları ve bardakları tezgaha diziyordu. Aralarında tek bir kelime bile geçmemesine rağmen, garip bir şekilde pürüzsüz bir uyumla çalışıyorlardı; adeta birbirlerinin adımlarını önceden seziyor gibiydiler.

Tam o sırada dairenin dış kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Habel ile Nero, antrenmanın yorgunluğuyla içeriye doğru adımladı ve mutfaktan yükselen kokuyu aldıkları an ikisi de aynı anda duraksadı.

Nero, kızıl rengi saçlarının altından şüphe dolu gözlerini yavaşça mutfağa doğru çevirdi. Önce Kael’e, ardından elinde bardaklarla duran Selene’e baktı. Kaşlarını hafifçe çatarak mırıldandı:

“…Biz yanlış eve mi geldik yoksa burası başka bir boyut mu?”

Habel ise her zamanki dramatikliğiyle elini doğrudan göğsüne bastırdı: “Lanet olsun be… Herifler saniyeler içinde resmen sıcak bir aile ortamı kurmuşlar. İçim gitti.”

Kael, ocağın altını kısarken arkasına dönüp ters bir bakış attı: “Boş konuşmayı bırakın da geçip masaya oturun.”

Nero mutfak tezgahına doğru yaklaşırken burnunu hafifçe çekip havayı kokladı. Yüzündeki o her zamanki mesafeli ifade biraz yumuşamıştı. “…Baya güzel kokuyor,” diye itiraf etti.

Habel kendini masanın kenarındaki ahşap sandalyeye doğrudan bıraktı: “Ben sabahtan beri o iğrenç, tatsız tuzsuz protein barlarını kemiriyorum oğlum. Karşımda gerçek, insan işi bir yemek görmek şu an beni duygulandırdı.”

Selene, elindeki servis tabağını Habel’in önüne doğru bırakırken o robotik ela gözlerini ona dikti: “Abartmayı kes, Habel.”

“Hayır, abartmıyorum,” dedi Habel, gözlerini tabaktaki sıcak yemekten ayırmadan. “Şu an o kadar açım ve ortam o kadar sıcak ki, gerçekten oturup hüngür hüngür ağlayabilirim.”

Kael, onların bu hallerine bakarken istemsizce burnundan nefes vererek hafifçe güldü. Ama hemen ardından hareketleri yavaşladı, elindeki spatulayı bırakıp sordu: “…Şey, kahvaltıya Komutan Lucien’ı da çağıralım mı?”

Mutfak bir anda birkaç saniyeliğine tamamen sessizleşti. Gençler birbirine baktı.

Habel şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: “Komutanı mı?”

Nero taburesine yerleşirken ekledi: “Sabahın bu kör saatinde mi?”

Kael hafifçe omuz silkti, koyu kahverengi gözlerinde ince bir mahcubiyet belirdi. “…Dün gece yaşanan o kırılma yüzünden, bizim dertlerimizle uğraşmaktan gözünü bile kırpmadı. Uyuyamadı.”

Selene kısa bir süre düşündü, ardından başını yavaşça onaylar anlamda salladı. “…Doğru. Çağırabiliriz, ona da iyi gelir.”

Habel bunu duyar duymaz sandalyeden hızla fırladı: “İŞTE BU! Bu tarihi görevi ben üstleniyorum, gidip adamı yatağından söküp getireyim.”

Yaklaşık on dakika sonra—

Dairenin kapısı bir kez daha açıldı. Komutan Lucien adımlarını içeriye doğru attı. Üzerinde her zamanki askeri üniformasının aksine, düğmeleri hafifçe gevşetilmiş düz, siyah bir gömlek vardı. Gümüş saçları hâlâ hafifçe dağınıktı ve o keskin, otoriter gözlerinin altında dün gecenin getirdiği uykusuzluğun yorgun izleri açıkça okunuyordu.

İçeri girer girmez adımları durdu. Önce üzerindeki dumanı tüten zengin kahvaltı masasına, ardından masanın etrafında dizilmiş olan dört gence tek tek baktı. Kaşları hafifçe yukarı kalktı.

“…Bu ne rezalet?” diye sordu, sesindeki o sert tınıyı korumaya çalışarak.

Habel hemen oturduğu yerden dikleşip sırıttı: “İçeride feci bir aile ortamı kurduk komutanım, eksik olmayın buyrun.”

Nero masadaki bardağına içecek doldururken alaycı bir tonda ekledi: “Arkanıza bakmadan kaçmanız için hâlâ birkaç saniyelik vaktiniz var komutanım, bizden söylemesi.”

Lucien derin, bıkkın bir nefes vererek elini alnına götürdü. “…Ben hangi ara sizin bu sivil saçmalıklarınıza alet olacak kıvama geldim?”

Selene, masanın başındaki sandalyeyi hafifçe geriye doğru çekerek konuştu: “Biz sadece… Birlikte kahvaltı etmek için rica ettik, komutanım.”

Lucien birkaç saniye boyunca odadaki gençlerin yüzlerine baktı. Kael’in o nöbetinden sonra ilk kez bu kadar duru baktığını fark ettiğinde, içindeki o sert askeri duvarlar milim milim esnedi. Yavaş adımlarla masaya yürüyüp sandalyeye oturdu.

“…Bir daha benden böyle bir şey rica etmeyin,” diye mırıldandı sertçe.

Habel anında öne doğru eğildi: “Yalan. Kesinlikle içinizden bir parça mutlu oldu ve bu ortam hoşunuza gitti komutanım.”

Lucien, elindeki kahve kupasını masaya bırakırken bakışlarını soğuklukla Habel’e çevirdi. Keskin bir ses tonuyla mırıldandı: “…Habel.”

“Efendim komutanım?”

“Sus.”

“Başüstüne komutanım.”

Masanın etrafında tam beş saniyelik bir sessizlik hüküm sürdü. Habel yemeğinden bir çatal aldı, çiğnedi, ancak o çenesini tutamayan yapısı yüzünden tekrar öne doğru atıldı: “…Ama teknik olarak bakarsak—”

Lucien, önündeki boş çatallardan birini saniyelerle bile ölçülemeyecek bir hızla parmaklarının arasından fırlattı. Çatal havayı yararak hızla Habel’in yüzünün milim uzağından geçti. Habel, anlık bir refleksle elini havaya kaldırıp çatalı tam havada, namlusundan yakalar gibi yakaladı. Oda buz kesti.

Nero, hayranlık dolu bir ıslık çaldı: “…Siktir, bu hareket aşıtı şekilde havalıydı işte.”

Habel, parmaklarının arasında titreyen çatalı yavaşça masanın üzerine bıraktı, yutkundu. Ses tonu titriyordu: “…Tamam… İtiraf ediyorum, bir an korktum.”

Kael, Habel’in o saniyeler içinde renginin solduğunu görünce istemsizce sesli bir şekilde güldü. Bu kez attığı kahkaha, dün gecenin o karanlık Öfkepati'sinden tamamen arınmış, net, duru ve içtendi. Lucien, çocuğun yüzündeki bu değişimi, o gözlerinin içindeki parıltıyı anında fark etti. Ama otoritesini bozmamak adına hiçbir şey söylemedi, sadece yemeğine odaklandı.

Yemekler tabaklara pay edildi. Masadaki herkes, hayatlarında belki de ilk kez, üzerlerinde hiçbir askeri baskı, stres hissetmeden, tamamen normal insanlar gibi kahvaltı etmeye başladı.

Nero, içeceğinden derin bir yudum alırken bakışlarını Kael’e çevirdi: “…Bu arada Kael. Söylemeden geçemeyeceğim.”

Kael tabağındaki yemeği çiğnerken kafasını kaldırdı: “Ne?”

“…Senin bu kadar lezzetli yemek yapabildiğini hiçbirimiz bilmiyorduk. Nereden öğrendiysen artık.”

Kael hafifçe omuz silkti, bakışlarını tabağına geri indirdi: “…Benim gibi uzun yıllar boyunca tek başına, yalnız yaşayan insanlar bir noktada hayatta kalabilmek için her şeyi kendi kendine öğrenmek zorunda kalıyor.”

Habel, ağzındaki lokmayı yutmadan araya girdi: “Lanet olsun be ortak… En ufak bir diyalogdan bile arkasından depresif geçmiş detayı fırlatmayı nasıl başarıyorsun anlamıyorum ki.”

Selene, elindeki bardağı masaya bırakırken o pürüzsüz sesiyle araya girdi: “…Ama gerçekten bayağı güzel olmuş Kael. Ellerine sağlık.”

Kael birkaç saniye boyunca duyduğu bu övgüler karşısında ne yapacağını bilemeyerek sustu. Yanaklarındaki o hafif kızarıklıkla birlikte mırıldandı: “…Teşekkür ederim.”

Lucien, elindeki kahvesini yudumlarken masadaki bu dört gencin birbiriyle olan o samimi, saf iletişimini sessizce izliyordu. Adamın o her zaman bir kaplan gibi keskin bakan gözleri, saniyeler içinde yavaşça yumuşadı. Çünkü çok uzun zamandır ilk kez… Karşısındaki bu çocuklar onun gözüne kontrol edilmesi gereken tehlikeli birer “vaka” ya da askeri mühür mekanizması gibi görünmüyordu. Tam şu an, olmaları gerektiği gibi, şekilde birer çocuk gibi davranıyorlardı.

Tam o sırada Habel, ağzını tamamen yemekle doldurmuş bir halde doğrudan masanın başına döndü: “Komutanım, peki siz… Siz akademideyken, bizim gibi gençken nasıldınız tam olarak?”

Lucien hiç duraksamadan, o buz gibi net sesiyle cevap verdi: “…Sessizdim.”

Nero sırıttı: “Zerre kadar inanmıyorum.”

Selene düz bir tonla ekledi: “Ben inanıyorum.”

Habel çatalını havada salladı: “Bence kesinlikle her şeye isyan eden, etrafa karanlık enerjiler saçan o sorunlu ergenlerden biriydiniz kesin.”

Lucien kahvesinden son bir yudum aldı. Masadaki bardak sesini takiben, hayatında ilk kez… Dudaklarının kenarında nadir görülen hafif, muzip bir sırıtış belirdi. Gözlerini gençlerin üzerinde gezdirdi:

“…Ben en azından gençken sizin kadar sorunlu, her an patlamaya hazır bir saatli bomba değildim.”

Mutfakta bir saniyeliğine bir şok sessizliği dalgalandı. Gençler duydukları bu cümle karşısında donakaldı, ardından hepsi aynı anda coşkuyla tepki verdi.

“OOOHHHH!”

diye bağırdı Habel, elindeki çatalı bırakıp sandalyesinden fırlayarak.

“İNANILMAZ BİR AN! KOMUTAN RESMEN BİZE LAF SOKTU VE ŞAKA YAPTI!”

Nero gülerek kafasını arkaya attı: “Dünyanın sonu geliyor oğlum, Lucien bile espri kalıplarına girdi!”

Kael bile artık tamamen rahatlamış bir halde, gözlerinden yaşlar gelene kadar masadaki bu kaosa gülüyordu.

Lucien gözlerini bir pişmanlıkla kapatıp kafasını salladı: “…Bu cümleyi kurduğum için şu an pişman oldum.”

Ama masanın üzerindeki o eski, o ağırbaşlı ve soğuk atmosfer artık tamamen, geri dönülemez bir şekilde değişmişti. Çünkü… O masada oturan hiç kimse, içindeki o dipsiz karanlıkta kendini yalnız hissetmiyordu.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı