GÜM. GÜM. GÜM.
Kael’in göğüs kafesi düzensiz bir ritimle, adeta can çekişir gibi hızla inip kalkıyordu. Bedenini sımsıkı saran o otonom Kara Yankı zincirleri, genç adamın her bir kasını hareketsiz kılmaya devam etmekteydi. Ancak çevreye yayılan o tekinsiz, boğucu enerji… saliseler ilerledikçe yavaş yavaş sakinleşmeye, ritmini kaybetmeye başladı. Havayı yutan o zifiri siyahlık ağır ağır geri çekiliyor, etraftaki betonu asit gibi eriten siyah çatlaklar birer birer sönüyordu.
BOZULMA SEVİYESİ: %20 (SABİTLENDİ)
O çılgın grafik nihayet durmuştu; ibre bir milim bile ileriye gitmiyordu. Kael, zihninin üzerindeki o devasa, karanlık perdenin aralanmasıyla birlikte çok ama çok ağır bir hareketle başını yukarıya doğru kaldırdı. Kapkara kesilen göz bebekleri, o zifiri sisi tamamen kusarak kendi hakiki kahverengi tonuna geri dönüyordu.
Ve genç adamın tamamen kendine gelmeye başlayan bakışlarının çarptığı ilk şey… hemen yanı başında duran, gözlerini ona diken arkadaşlarının yüzleri oldu.
Selene. Nero. Habel.
Hepsi öylece durmuş ona bakıyorlardı. Fakat işin can yakıcı tarafı, o bakışların hiçbirinde Kael’in az önce dönüştüğü o canavara karşı duyulan bir nefret ya da bir tiksinti yoktu. Yalnızca… dipsiz, saf bir endişe vardı. Ve bu hakiki endişeyi görmek, Kael’in ruhuna az önce aldığı o devasa kroşeden çok daha ağır, çok daha kahredici bir darbe indirdi. Kendini feci şekilde suçlu hissetmesine sebep oldu.
GÜM.
Kara Yankı, o kapkaranlık ve yüzü olmayan çehresiyle son bir kez sahibinin gözlerinin içine baktı. Ardından… Kael’in zihnindeki o mutlak kilidin oturmasıyla birlikte yavaşça çözülmeye başladı. O devasa, heybetli gölge beden, tıpkı havaya dökülen sıvı bir mürekkep gibi parça parça dağıldı. Kızıl-siyah enerji kırıntıları duman dalgalarına karıştı ve sonunda—sahada en ufak bir iz bile bırakmadan bütünüyle kayboldu.
Geriye yalnızca… kulakları sağır eden sarsıcı bir sessizlik kaldı.
Kael, dizlerinin üzerinde, o tozlu betonun ortasında yapayalnız kalmıştı. Gövdesini bütünüyle kaplayan Kara Tüy, sahibinin bilincini geri kazanmasıyla birlikte usulca geri çekilerek yeniden sağ avucunun üzerindeki o asil kalem formuna büründü. Boynundaki, çenesindeki o mor-siyah damarların ritmi yavaşladı, teninin altında kayboldu.
Kael… nihayet tamamen kendindeydi artık.
Genç adam, bakışlarını yavaşça etrafta gezdirmeye başladı. Gördüğü manzara tam anlamıyla bir felaketti. Kelimenin tam anlamıyla haritadan silinmiş parçalanmış bir arena, yerlerdeki kan izleri, derin yarıklar, kolonları bütünüyle göçmüş tribünler… Ve tüm bu yıkımın tam ortasında, o tanıdık çehreler.
Kahverengi gözleri derin bir pişmanlıkla feci şekilde titredi. Çünkü şu an… o karanlık anlarda tam olarak ne yaptığını, nasıl bir deliliğe imza attığını tüm berraklığıyla hatırlıyordu.
Kendisini kurtarmak için öne atılan Selene’ye gözünü kırpmadan saldırmaya çalıştığını…
Nero’yu acımasızca, tekrar öldüresiye dövdüğünü…
Habel’ın hayatında ilk kez kendisinden bu denli korktuğunu…
Kael’in aldığı nefes boğazında düğümlendi, göğsü daraldı. Başını hızla yan tarafa doğru çevirdi. Şu an o insanların yüzüne bakabilecek zerre yüzü, zerre cesareti yoktu. Tam o saniyede, kirpiklerinin arasından kopan sıcak bir damla yaş yanağından aşağıya süzüldü.
ŞIP.
Damla, altındaki parçalanmış arena taşına çarparak dağıldı.
Nero, sırtını yasladığı moloz yığınından destek alarak, titreyen bacaklarının üzerinde yavaşça ayağa kalktı. Yüzü gözü yara bere içindeydi, her yeri kanıyordu. Ancak o iflah olmaz, deli dolu hırsıyla dudaklarının kenarında zoraki de olsa bir tebessüm yeşertti, pürüzlü bir sesle seslendi:
“…Kael.”
Kael, adının telaffuz edilmesiyle birlikte omuzlarını dikleştirip hafifçe irkildi. Ancak arkasına dönmedi, yüzünü onlara göstermedi.
Nero, beton parçalarına basa basa ona doğru birkaç ağır adım daha attı, sesindeki o samimi tonu kaybetmeden mırıldandı: “Oğlum, baksana bir buraya.”
Kael’in omuzları bu defa hıçkırır gibi feci şekilde titredi. Dudaklarının arasından son derece kısık, tamamen kırılmış, paramparça olmuş bir ses tonu döküldü:
“Özür dilerim.”
Koca salona bir kez daha ağır bir sessizlik çöktü. Kael, dizlerinin üzerindeki o ağırlığı zorlayarak yavaşça ayağa kalktı. Fakat başını bir milim bile yukarıya kaldırmadı. Ne Selene’ye ne Nero’ya ne de yukarıda bekleyen komutanına… tek bir kişinin bile gözlerinin içine bakmadı. Yalnızca… robotik, son derece ağır adımlarla yürümeye başladı.
Arenanın o karanlık çıkış kapısına doğru ilerliyordu.
Selene, arkasından gitmek adına bir adım atarak çaresizce seslendi: “Kael… Dur, gitme…”
Ancak Kael adımlarını kesmedi, durmadı. Arkasına bile bakmadan yürümeye devam etti. Üzerindeki o uzun siyah ceket darbelerin etkisiyle baştan aşağı parçalanmış, rüzgarda savruluyordu. Adımları bir kurşun kadar ağırdı. Ve omuzları… bu akademideki herkesin şahit olduğu o dik, asil duruşunu ilk kez tamamen kaybederek, derin bir çaresizlikle bütünüyle çökmüş görünüyordu.
Habel, yukarıda yumruğunu parmaklıklara vurarak sıkıca kapattı, dişlerinin arasından konuştu: “Kahretsin… Şu an tamamen kendini suçluyor, her şeyi kendi üzerine yıkıyor yine.”
Komutan Lucien, gümüş gözleriyle o uzaklaşan sırtı izlerken son derece kısık, hüzünlü bir tonla araya girdi: “Çünkü içindeki o empati yeteneği hâlâ bütünüyle aktif. Karşısındakilere yaşattığı o hakiki korkuyu ve acıyı kendi ruhunda hissediyor.”
Nero, Kael’in o harabeler arasında bütünüyle kaybolan gölgesinin arkasından birkaç saniye boyunca öylece baktı. Ardından, yüzündeki o zoraki sırıtışı tamamen serbest bırakarak başını öne doğru eğdi. Çünkü hayatında ilk kez… Kael hakkında son derece sarsıcı bir gerçeği bütünüyle kavramıştı:
Kael’in bu dünyadaki en büyük, en tehlikeli düşmanı damarlarındaki o muazzam, lanetli gücü değildi. Aksine; bizzat kendisine, kendi içinde sakladığı o deliliğe karşı duyduğu o hakiki korkunun ta kendisiydi.
Arenanın o devasa demir çıkış kapısı büyük bir gürültüyle aralandı.
KRRRK.
Kael, arkasında tek bir kelime bile bırakmadan o karanlık koridora doğru adımını atıp dışarı çıktı. Ve koca kapı büyük bir ağırlıkla arkasından tamamen kapanırken… o sessizliğin içinden yalnızca tek bir incecik detay işitildi.
GÜM.
Sağ kolundaki o Kara Tüy’ün, son derece hafif, ritimsiz hafif atışı duyuldu. Sanki… sahibinin ruhundaki o devasa kırılmaya ortak olmuş gibi, o kalem de derinden bir hüzünle, üzgünce atıyordu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı