insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

GÜM.

Kael’in bedeninden taşan o boğucu enerji dalgası, turnuva salonunun altını üstüne getirerek bir kez daha acımasızca genişledi. Her şeyi yutan, ışığı bile kendisinde hapseden zifiri bir siyahlık çöküyordu. Karanlık, yoğun ve insanın göğüs kafesini mengeneyle sıkıştırıyormuşçasına nefes kesen mutlak bir siyahlık.

KORTİZOL SEVİYESİ: %250 BOZULMA SEVİYESİ: %20 BİRİNCİ AŞAMA — AKTİF

Harabe halindeki arena sistemleri, bu akılalmaz veri tırmanışıyla birlikte kırmızı ışıklar saçarak kulakları tırmalayan alarmlar vermeye başladı.

KRRRRRRT.

“UYARI. SİSTEMSEL BOZULMA EVRİMİ TESPİT EDİLDİ. DERHAL MÜDAHALE EDİN.”

Komutan Lucien, önündeki o mavi parıltılı güvenlik bariyerine tüm gücüyle bir yumruk daha indirdi, sesi koca salonda yankılandı:

“KAEL! KENDİNE GEL!”

Ancak Kael artık dış dünyadan gelen hiçbir sesi, hiçbir haykırışı algılayabilecek bir durumda değildi. Bedenini kaplayan o simsiyah aura, bastığı betonu asit gibi eritmeye, un ufak etmeye başlamıştı bile. O tekinsiz mor-siyah damarlar genç adamın boynundan tırmanıp yüz hatlarını tamamen ele geçirmişti; hatta gözlerinin beyaz kısmı bile yavaş yavaş zifiri bir karanlığa gömülüyordu.

Nero, ciğerlerini ezen o muazzam ağırlığa karşı direnip dizlerinde ki Mezar Kıran'dan destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı, ancak baskı artık dayanabileceğinin çok ötesindeydi: “Kael… dur lan artık...”

GÜM.

Kael, o bomboş, bütünüyle kararmış gözlerini yavaşça altındaki kızıl saçlı gence doğru çevirdi. Tam o ölümcül salisede—tribünlerin kenarında bekleyen Selene aniden harekete geçti.

“SELENE DUR! NE YAPIYORSUN!”

Habel’ın arkasından korkuyla yükselen o çığlığı bile genç kızı yavaşlatamadı. Selene, bariyer çizgisini bir anda kavram dışı bir biçimde aşarak doğrudan o harabe sahanın ortasına doğru atladı.

PATLAMA.

Gövdesini saran o saf Beyaz Aura büyük bir hızla patlayarak uyandı. Bu ani hamleyle birlikte turnuvanın önceki turlarında aldığı yaraların dikişleri büyük bir baskıyla yeniden açıldı; bembeyaz bandajlarının altından saniyeler içinde kırmızı kan sızmaya başlamıştı. Ancak Selene acıyı zerre umursamadı. Koştu, olanca hızıyla ilerledi ve kendini doğrudan Nero’nun önüne siper ederek kollarını iki yana doğru sonuna kadar açtı.

Kael’in o mor-siyah rünlerle bezeli, çıplak yumruğu havaya doğru kalkmıştı. Ve Selene, gözlerinin içine kadar gelen o ölümcül siyahlığa karşı avazı çıktığı kadar bağırdı:

“EĞER ŞU AN KENDİNİ KONTROL ETMEZSEN ÖLECEKSİN! VE GERİDE BIRAKTIĞIN HERKESİ, HEPİMİZİ ÇOK ÜZECEKSİN!”

GÜM.

Kael’in inmek üzere olan o ağır yumruğu havada aniden feci şekilde titredi. Ama durmadı; o durdurulamaz yıkım ivmesi devam ediyordu. Selene’nin ela gözlerinden artık yoğun yaşlar süzülüyordu, sesindeki o çaresiz isyan arenanın duvarlarında yankılandı:

“Benim... Bir... Ailem... Yok..”

dedi Kael.

“HANİ SEN EMPATİKTİN?! Madem o kadar empatiksin, madem karşındakinin ne hissettiğini bu kadar iyi biliyorsun… O zaman bizim seni kaybetmemizden, senin arkandan çekeceğimiz o hakiki acıdan kork Kael!”

Sadece tek bir saniyeliğine, havadaki tüm o gürültü dondu. Ve tam o salisede, Kael’in o bütünüyle siyahlaşan göz bebekleri… derin bir kırılmayla gerçekten Selene’ye, onun akan gözyaşlarına baktı.

Ama—

GÜÜÜÜÜÜM.

Zihnindeki o taşmış bilincin baskısı, bu incecik insani bağı da çiğneyerek auranın bir kez daha gürültüyle patlamasına sebep oldu. Kael işitmiyordu, bilinci tamamen karanlığın altında kalmıştı. Yumruğu amansız bir hızla aşağıya doğru indi.

BOOOOOOOOOOOM.

O darbe tam Selene’nin çehresinde patlayacağı, her şeyi un ufak edeceği sırada—ETRAFTAKİ TÜM KARANLIK DEHŞET VERİCİ BİR GÜRÜLTÜYLE İNFİLAK ETTİ.

Kael’in içindeki o en büyük kabus, yani Kara Yankı, bu kez sahibi tarafından çağrılmadan, tamamen kendi kendine yırtılarak sahada somutlaştı. Bütün turnuva binasını baştan aşağı zangır zangır titreten, insan kulağına ait olmayan, acı ve dehşet dolu muazzam bir çığlık arenayı kapladı:

KRRRRRRRRRAAAAAAAAAAAAAAAAAAAH!

O zifiri karanlık, devasa gölge beden, saliseler içinde Selene’nin tam önünde bir baraj gibi dikildi. Ve hemen ardından—

PATLAAAAAMA!

Kara Yankı, Kael’in o durdurulamaz ölümcül yumruğunu kendi devasa gölge kolunu kaldırarak sertçe karşıladı. Çarpışmanın yarattığı muazzam şok dalgası, turnuva salonundaki sağlam kalan son kirişleri de un ufak ederek etrafa savurdu.

Ancak olaylar burada noktalanmadı. O kızıl-siyah gövde, aldığı darbenin ardından kendi ekseninde fır fır döndü. Ve bu akademideki herkesin nutkunun tutulmasına sebep olacak cinsten bir delilikle; ilk kez…

doğrudan kendi sahibine, Kael’e vurdu.

BOOOOOOOOOOOOOM!

O devasa gölge kolun savurduğu korkunç bir kroşe, Kael’i doğrudan çenesinden yakalayarak koca arena boyunca fırlattı. Genç adamın bedeni bir roket gibi savrularak arka arkaya üç ayrı kalın beton duvarı delip, molozların derinliklerine gömülerek ancak durabildi.

Saha bir kez daha ölümcül bir sessizliğe gömüldü.

Kara Yankı, dumanların tüttüğü o yıkım alanının tam merkezinde, devasa gövdesiyle tek başına dikiliyordu. Ancak onun da etrafındaki o hırçın enerji artık tamamen kontrolden çıkmıştı; kızıl-siyah bedeni feci şekilde titriyor, göğüs kafesinin üzerinde sıvı gibi akan o rün yazıları büyük bir karmaşayla birbirinin üzerine binerek bozuluyordu:

[ KORU ] [ DUR ] [ HAYIR ] [ KORU ] [ KORU ] [ KORU ]

Selene, bacaklarındaki tüm derman çekilmiş bir halde, dizlerinin üzerine sertçe çöktü. Göğsü hızla inip kalkıyordu, nefes nefeseydi. Çünkü az önce karşısında dikilen o korkunç kabus… kendisini gerçekten, canı pahasına korumuştu.

Habel’ın ilk kez sesi feci şekilde titredi, gözleri hayretle açılmıştı: “…O… O yaratık… Az önce kendi sahibine, Kael’e vurdu…”

Nero, üstündeki baskının hafiflemesiyle birlikte derin derin nefes alırken mavi gözlerinde hakiki bir şok belirdi. Ve kızıl saçlı genç harbi harbi korktuğunu hissetti. Çünkü bu yaşanan durum, basit bir güç patlaması ya da zihinsel kontrol kaybı değildi artık; Kael’in arkasındaki o karanlık gölge, tamamen kendi bağımsız iradesiyle, kendi kararıyla hareket etmişti.

GÜM.

Kael, enkaz yığınının ve kırılmış beton kolonların arasından yavaşça doğrulup ayağa kalktı. Dudaklarının kenarından yoğun bir kan süzülüyordu, aldığı o ağır darbe yüzünden kulakları feci şekilde çınlamaktaydı. Ancak etraftaki herkesi asıl dehşete düşüren şey… genç adamın yüzündeki o ifadenin ta kendisiydi. Yorgundu. Ruhsal olarak kelimelerle tarif edilemeyecek kadar, ölümüne yorgun görünüyordu.

Kara Yankı, o kapkaranlık ve devasa gövdesini dumanların arasından yavaşça sahibine doğru çevirdi. Ve o canavar… hayatında ilk kez Kael’e karşı hakiki bir öfkeyle doluydu. O koca bedeni baştan aşağı sarsılırken, dudaklarının arasından son derece boğuk, kesik kesik bir fısıltı döküldü:

“…Ko…”

“…Ru…”

Kael, ciğerlerindeki o sıcak havayı dumanların arasına doğru yavaşça üfledi. Bu fısıltıyı duyduğu an, o kararmış kahverengi göz bebeklerindeki simsiyah sis tabakası derin bir ritimle titreyerek geri çekilmeye başladı.

GÜM.

O çılgın dijital panellerdeki yükseliş aniden bıçak gibi kesildi. Bozulma seviyesi daha fazla ilerlemeyi bırakarak tam o sınırda, yüzde yirmide çakılı kaldı. Sabitlenmişti. Çünkü Kael’in o canavarlaşan tarafını… yine bizzat kendi içinden kopan o en büyük kabusu, Kara Yankı zorla da olsa durdurmayı başarmıştı.

Komutan Lucien, sahadaki bu sarsıcı manzarayı gördüğü andan itibaren olduğu yerde adeta buz kesti. Gümüş gözlerindeki o şaşkınlık, yerini idrake bırakıyordu. Çünkü artık zihninde en ufak bir şüphe dahi kalmamıştı:

Kara Yankı, sadece Kael’in düşmanlarını yok etmek için kullandığı o yıkıcı, lanetli bir güçten ibaret değildi. O yaratık, aynı zamanda Kael’in o karanlık sınırda tamamen kaybolmasını engellemek isteyen, kendisini durdurmaya programlanmış o son insani tarafının, bilincinin ta kendisiydi.

GÜM.

Kael, içine gömüldüğü o koca enkaz yığınının altından ağır adımlarla yeniden sıyrıldı. Boyun çizgisindeki o kalın mor-siyah damarlar, derisinin hemen altında deli gibi, yüksek bir nabızla atıyordu. Kulaklarından aşağıya doğru sızan incecik kan çizgileri çenesine kadar tırmanmıştı.

Ama tüm bu fiziksel yıkıma, bu sarsıcı hırpalanmaya rağmen gözlerinde hâlâ o korkunç pırıltı parıldıyordu: Saf, yırtıcı ve hiçbir mantık sınırına sığmayan durdurulamaz bir öfke.

Nero, aldığı darbelerin etkisiyle titreyen bacaklarının üzerinde durmaya çalışarak ileriye doğru bir adım atmayı denedi: “Kael… dur artık…”

Ancak Kael onun bu çaresiz seslenişini duymuyordu bile. Bakışlarını tek bir noktaya, hemen karşısında dikilen o devasa, zifiri gölgeye kilitlemişti. Doğrudan Kara Yankı’ya bakıyordu. Çünkü hayatında ilk kez… kendi içinden çıkan bir parça kendisine net bir şekilde başkaldırmış, karşı çıkmıştı.

GÜM.

Kael’in dudaklarının arasından dökülen ses, turnuva salonunun harabelerinde dalgalandı. Katmanlı, bozuk ve insanı ürperten derin bir uğultu halindeydi:

“Çekil… önümden…”

Ancak Kara Yankı yerinden bir milim bile kıpırdamadı. Devasa gövdesinin tam ortasında, göğüs kafesinde mürekkep gibi akan o rün yazıları hırsla titreyerek tek bir kelimeyi mühürledi:

[ KORU ]

Kael’in o bütünüyle kararmış çehresi sinirden gerim gerim gerildi. Ve tam o salisede, boğazından yükselen vahşi bir hırıltıyla birlikte ileriye doğru fırladı.

BOOOOOOOOOOM.

Kael, elindeki sıvı gibi sarmal duran ve tekrar avucuna oturup, şekil alan Kara Tüy’ü ölümcül bir kavisle savurarak amansız bir hızla çullandı ileriye. Çevreye saçılan o siyah enerji akımı altındaki beton zemini boydan boya yararak ilerliyordu. Ancak Kara Yankı sahibinin o yıkıcı öfkesi karşısında en ufak bir geri adım atmadı. Devasa gölge kolunu büyük bir kararlılıkla havaya kaldırdı.

Kara Tüy’ün keskin namlusu ile o zifiri gölge uzuv tam orta noktada muazzam bir gürültüyle çarpıştı. Çarpışmanın merkezinden etrafa yayılan o yoğun şok dalgası, turnuvanın koca tribünlerini deprem oluyormuş gibi beşik gibi titretti.

Habel, oturduğu yerde saçlarını çekiştirerek avazı çıktığı kadar bağırdı: “LAN! OLANLARA BAKIN! Herif resmen… resmen kendi gölgesiyle, kendi gücüyle kafa kafaya dövüşüyor şu an!”

Selene ise parmaklıkların kenarında adeta nefes almayı tamamen unutmuş durumdaydı. Çünkü aşağıda yaşanan bu kapışma artık turnuvaya ait bir maç ya da basit bir güç gösterisi değildi. Sanki… Kael’in ruhundaki o iki zıt kutup, o iki can yakıcı taraf birbirini bütünüyle yok etmek, parçalamak için kapışıyordu.

Kael durmaksızın, bir kez daha saldırdı. Çok daha vahşi, çok daha akılalmaz bir süratle hamleler yapıyordu. Havada oluşturmaya çalıştığı o Kara Yazıt harfleri, içindeki o kontrolsüz karmaşadan ötürü daha tam şekillenemeden teker teker parçalanıp havaya karışıyordu:

[ YIK ] [ PARÇALA ] [ DURMA ]

BOOOOOOM.

Ancak tam o esnada, Kara Yankı ani bir manevrayla Kael’in kolunu havada yakaladı. Gölge parmaklar, genç adamın bileğini bir mengene gibi, amansız bir sıkılıkla kavradı. Kael, dişlerini sıkarak kolunu o zifiri karanlığın içinden çekip kurtarmaya çalıştı; ancak devasa yaratık onu zerre bırakmadı. Ve ilk kez… sahibinin o yıkıcı öfkesine karşı koyarak kendi öz iradesini dayattı.

GÜÜÜÜÜM.

Kara Yankı’nın o kapkaranlık gövdesinden, canlı birer yılanı andıran kızıl-siyah enerji zincirleri fışkırdı. Tıpkı etrafa saçılan yoğun bir mürekkep gibi, tamamen otonom bir şekilde hareket eden bu bağlar büyük bir hızla Kael’in bileklerine dolandı. Ardından kollarına, göğüs kafesine ve boyun çizgisine kadar tırmanarak genç adamı bütünüyle kuşattı.

Kael’in o zifiri karanlığa gömülmüş gözleri şaşkınlıkla hafifçe büyüdü:

“…Ne… Ne yapıyorsun—”

Kara Yankı, gövdesinden çıkan o yoğun zincirlerle birlikte Kael’i büyük bir kuvvetle doğrudan yere doğru bastırdı. Zaten harabe halinde olan koca arena zemini bu muazzam basınçla birlikte daha da fazla çatladı. Kael, etrafını sımsıkı saran o enerji bağlarının arasında feci şekilde kıvranıyor, bedenindeki siyah aurası durmaksızın patlamalar saçarak zincirleri kırmaya çalışıyordu. Ancak o devasa gölge canavar, canı pahasına da olsa bağları gevşetmiyordu. Göğsündeki o rün yazıları akılalmaz bir süratle değişerek akmaya devam etti:

[ KAYBETME ] [ KORU ] [ KAYBETME ]

Hemen ardından… o devasa karanlık kütle yavaşça aşağıya doğru eğildi. Yüz hatları bulunmayan, tamamen zifiri bir boşluktan ibaret olan o çehresini Kael’in tam alnının hizasına kadar yaklaştırdı. Ve o derin gölgenin içinden, son derece boğuk, kesik kesik bir fısıltı döküldü sahaya. Acı ve çaresizlik dolu bir insan sesiydi bu:

“…Kay… bet… me…”

Kael, üzerine çöken o gölgenin altında bir anda bütünüyle donup kaldı. Çünkü o karanlığın derinliklerinden gelen boğuk fısıltı… feci şekilde kendi sesine, kendi hakiki tonuna benziyordu.

Kara Yankı, o acı dolu fısıltısını bir kez daha tekrarladı:

“…Ko… ru…”

GÜM.

Kael’in o küçülmüş, kararmış göz bebekleri bu sarsıcı sesle birlikte derin bir ritimle titredi. Bedeninden taşan enerji hâlâ o zifiri siyah tonunu koruyordu; ama—artık etrafa o hırçın dalgalar halinde yayılmayı, çevreyi asit gibi çürütmeyi tamamen bırakmıştı.

Kara Yankı, sahibinin bu duraksamasıyla birlikte o mürekkep zincirleri daha da sıkarak gövdesini sabitledi. Kael, göğsüne binen o ağırlıkla derin derin, güçlükle nefes almaya çalışırken; hayatında ilk kez, karşısında dikilen o korkunç yaratığın gözünde hakiki bir duygu hissetti:

Korku.

Hayır. Bu aslında yaratığın değil, bizzat Kael’in kendi içindeki o en büyük, en köklü korkunun ta kendisiydi.

Yine kaybetme. Yine o son salisede geç kalma. Günün sonunda yine o dipsiz karanlıkta yapayalnız kalma.

Selene, aşağıda birbirine kenetlenmiş o iki silüete bakarken ela gözlerinden akan yaşlara engel olamadı. Çünkü o an her şeyi çok net bir şekilde idrak etmişti. O korkunç, devasa Kara Yankı… Kael’i yok etmeye ya da onu ortadan kaldırmaya çalışmıyordu. Aksine… onu, yine bizzat kendisinin o durdurulamaz, canavarlaşan deliliğinden koruyordu.

GÜM.

Kael’in yüz hatlarındaki o mor-siyah damarlar bu sarsıcı kabullenişle birlikte hafifçe titreyerek sakinleşti. Dijital göstergelerdeki o çıldırtıcı veri tırmanışı tamamen durdu.

BOZULMA SEVİYESİ: %20

Birinci aşama hâlâ bütünüyle aktifti, genç adam sınırın üzerindeydi; ancak o karanlık seviye artık bir milim bile ileriye gitmiyordu. Çünkü Kara Yankı, tüm o devasa gövdesiyle o bozulmayı zorla da olsa aşağıya doğru bastırıyor, kilit altında tutuyordu.

Komutan Lucien, dövüş çizgisinin kenarında, harabelerin ortasında öylece kalakaldı. Sesi koca salonda neredeyse bir fısıltı halinde, derin bir hayretle yükseldi:

“İnanılmaz… Gerçekten inanamıyorum…”

Yukarıdaki Üst Konsey üyeleri de oturdukları o lüks koltuklarda bütünüyle sessizliğe gömülmüş durumdaydı. Çünkü şu an o analiz ekranlarında gördükleri sahne… hayatları boyunca karşılaşabilecekleri en tekinsiz, en korkutucu durumdu. Bir rün ve aura yeteneği… tamamen kendi kullanıcısının iradesine karşı gelmişti. Ve işin asıl sarsıcı tarafı; bunu daha fazla güç elde etmek ya da etrafı katletmek için değil—sahibini, o genci bütünüyle kaybetmemek adına yapıyordu.

Kael, kendisini sımsıkı saran o zifiri zincirlerin arasında, göğsü hızla inip kalkarak çok ağır bir nefes aldı. Ardından, o kararmış göz pınarlarından aşağıya doğru, hakiki birer damla yaş süzüldü. Ve son derece boğuk, her şeyi bırakmış çaresiz bir ses tonuyla mırıldandı:

“Çok yorgunum…”

Kara Yankı’nın o devasa göğüs kafesinde çılgınlar gibi akan o çarpık harfler, sahibinin bu cümlesiyle birlikte aniden feci şekilde yavaşladı. Ve rünler, son derece net, asil bir biçimde tek bir kelimeye dönüştü:

[ BİLİYORUM ]

Ve o andan itibaren, koca turnuva salonunun üzerine derin, mutlak bir sessizlik çöktü. Harap olmuş koca arena binası, gerçekten, iliklerine kadar sessizleşti.

BÖLÜM NOTU

Öfkenin Tezahürü'nün 75. Bölümünden hepinize selamlar!

Buraya kadar okuyarak, takip ederek ve destek vererek gelen tüm okuyuculara sevgilerimi gönderiyorum.

Bu bölümle beraber sonunda "Arena Savaşları Sezonu" sona ermiş oldu.

Büyük çatışmaların, mücadelelerin ve karakterlerin sınırlarını gördüğümüz bu arc'ın ardından artık biraz daha farklı bir atmosfere geçiyoruz.

Aksiyonun temposu biraz düşecek; karakter gelişimleri, ilişkiler ve daha fazla diyalog ön plana çıkacak.

Okuyan, yorum yapan ve destekleyen herkese teşekkür ederim.

İyi okumalar!




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı