Mola verildiği anda, koca salon da gürültü kesilmiyordu. Tribünlerdeki uğultu dalga dalga yayılıyor, öğrenciler Ragnar’a derin bir korku ve ürpertiyle bakıyordu. Bazıları tamamen sessizliğe gömülmüş, bazıları ise içten içe sinirlenmişti. Çünkü az önce tanık oldukları şey bir okul düellosu gibi hissettirmemişti. Bu, göz göre göre yapılan bir infazdı. Görevliler, bilinci tamamen kapanmış olan Selene’yi sedyeyle arenadan dışarıya taşıyordu. Vücudunu saran beyaz aurası hâlâ çok hafif bir şekilde titremeye devam ediyordu.
Kael’in gözleri, kenarından kan damlayan o sedyeden bir an bile ayrılmıyordu.
GÜM.
Vücudunda ki Kara Tüy bir kez daha hummalı bir şekilde kımıldadı. Avucunun tam ortasında beliren o kelime, etini yakarcasına parlıyordu:
[ ÖLDÜR ]
Habel, bu manzaraya ve arkadaşının durumuna daha fazla dayanamayarak oturduğu yerden fırladı. Gövdesindeki kızıl aura hiçbir uyarıya gerek duymaksızın anında dışarıya fışkırdı: "BEN O OROSPU ÇOCUĞUNU BURADA ÖLDÜRÜRÜM!"
Nero da hemen onun arkasından ayağa kalktı. Muazzam bir rezonansla birlikte Mezar Kıran kolunun üzerinde çatırdamaya başlamıştı bile. Bakışlarını doğrudan locaya çevirdi: “…Komutanım, çekil önümüzden.”
Lucien, oturduğu yerden kalkmadan, sesindeki o otoriter ve sarsılmaz tonla emretti: “Yerinizde kalın.”
Ama arena kenarında duran Ragnar, tüm bu öfke patlamalarına rağmen sadece sırıtıyordu. Ellerini umursamazca ceplerine sokmuş, arkasına yaslanmıştı. Yüzünde en ufak bir pişmanlık ya da tereddüt kırıntısı yoktu. Tam tersine, az önce yaşattığı o vahşetten büyük bir keyif almış, eğlenmiş gibiydi. Habel, aldığı rezonansla ileriye doğru amansız bir hamle yapacaktı ki, bir el bileğini kavradı.
Kael.
Nero şaşkınlıkla arkasına döndü. Kael’in elleri, vücudu, hatta omuzları bile kontrolsüzce titriyordu. Ama ağzından çıkan ses… garip, tekinsiz bir biçimde sakindi: “…Durun.” Habel öfkeyle haykırdı: “KAEL, ÇEK ELİNİ!” Nero da ona katıldı: “Bu iş artık kuralları falan geçti, bitti!”
Kael, turnuva başladığından beri ilk kez bu denli sert ve baskın bir tonda bağırarak onların sesini bastırdı:
“DURUN DEDİM!”
Bütün salon tek bir salisede sustu. Çünkü Kael’in bu haykırışıyla birlikte, gövdesinden dışarıya doğru koyu bir kızıl aura yayıldı. Çok geniş bir alan kaplamıyordu, hafifti; ama salondaki herkesin göğsüne oturacak kadar ağırdı. Habel ile Nero, arkadaşarından yayılan bu boğucu enerjinin etkisiyle birkaç saniye donakaldı. Kael, rayından çıkan nefesini zorlukla toparlamaya çalıştı, derin bir soluk aldı: “Sonraki düelloyu bekleyin.” Nero kaşlarını çattı, ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu: “…Ne?”
Kael, bakışlarını bir milim bile Ragnar’dan ayırmadan, buz gibi bir sesle konuştu: “…Sonraki düello.”
Lucien, gencin gözlerindeki o kırılma noktasını ve kafasından geçen şeyi anında kavradı. Komutanın yüz hatları tamamen sertleşti: “Hayır, Kael.”
Kael kararlıydı: “Evet.”
Lucien sesini yükseltti: “Kael!”
“Bu raunt onunla ben dövüşeceğim.”
GÜM.
Kara Tüy’ün siyah mürekkebi, hızla Kael'in boynuna doğru tırmanmaya devam etti. Gencin gözbebekleri aldığı rezonansla iyice küçülmüştü. Nefesi titreyerek ekledi: “…Çünkü onun orada, o sedyede hissettirdiği şeyi… ben birebir kendi içimde hissettim.” Sessizlik tüm salonu esir alırken, Ragnar yüzündeki o gevşek ifadeyi silerek ciddi bir biçimde Kael’e baktı. Ardından dudakları hafifçe yukarıya doğru kıvrıldı: “…İşte şimdi işler gerçekten eğlenceli bir hal almaya başladı.”
—
On dakika sonra.
Gerekli temizlik ve zemin düzeltmelerinin ardından arena kapıları tekrar açıldı. Ancak bu kez salonda ne bir tezahürat ne de heyecanlı bir uğultu vardı; kimse konuşmuyordu. Devasa dijital ekranda yalnızca iki isim yan yana yanıp sönüyordu:
[ KAEL MORIAN vs RAGNAR DAVİS ]
Kael arenanın merkezine doğru yürürken bacaklarında muazzam bir ağırlık hissediyordu. İçinde, Selene’nin intikamını alma arzusuyla yanan büyük bir öfke vardı, evet. Ama şu an, o öfkeden çok daha baskın olan başka bir duygu tüm benliğini ele geçirmişti:
Korku.
Öfkepati, Selene’nin az önce çektiği o kırılgan acıyı, bedenine inen her bir darbenin sızısını hâlâ taze bir biçimde zihnine taşımaya devam ediyordu. Ve en kötüsü, Ragnar’ın ruhundan etrafa saçılan o çiğ duygular… Kael için tamamen boğucuydu. Saf bir kan isteği, dizginlenemeyen bir şiddet ve karşısındakini parça parça etme arzusu havayı zehirliyordu. Kael’in nefes alışverişi daha dövüş başlamadan tamamen bozuldu.
GÜM. GÜM.
Ragnar arenanın tam ortasında, kendinden emin bir duruşla bekliyordu. Kanlı Diken’i omzuna yaslamıştı. Karşısındaki genci süzdü: “…Bakışların değişmiş, ufaklık.” Kael ona herhangi bir cevap vermedi. Lucien ise yukarıdaki locasından ciddiyetle ikisini izliyordu. Çünkü hissedebiliyordu; Kael şu an zihinsel olarak stabil değildi. Hem de hiç olmadığı kadar dengesizdi.
Başlangıç işareti verildi.
Ve işaretin verildiği o salisede, Ragnar yine hiç beklemeden anında saldırdı.
BOOOOM!
Kanlı Diken havayı yırtarak hızla ileriye doğru uzandı.
ŞRRAAAAAK!
Kael, üzerine gelen o jiletli kırbacı fark edip son anda gövdesini aşağıya doğru eğmeye çalıştı ama geç kalmıştı. Kılıcın kenarındaki dönen jiletlerden biri, sağ omzunu derinlemesine yardı.
ŞRAK.
Havaya sıçrayan kanla birlikte Kael büyük bir şiddetle geriye doğru savruldu. Gövdesi arena zeminine gürültüyle çarptı. Tribünlerdeki tüm öğrenciler tek bir anda gerildi. Kael, sızlayan omzuna rağmen dişlerini sıkarak ayağa kalkmaya çabaladı; ancak Ragnar çoktan onun tepesinde bitmişti.
BOOM!
Ragnar’ın kortizol yüklü ağır botu, doğrudan Kael’in göğsüne indi. Kael’in aldığı darbeyle anında nefesi kesildi, bedeni metal platform boyunca metrelerce sürüklendi. Habel tribünde yumruğunu sıraya vurarak bağırdı: “…Lanet olsun!” Nero ise dişlerini birbirine gıcırdatıyordu. Çünkü Kael… şu an karşılık vermek bir yana, kendini bile doğru dürüst savunamıyordu.
Ragnar, acımasız bir sakinlikle öne doğru eğildi. Kael’in saçlarından sıkıca kavrayarak başını yukarıya kaldırdı ve doğrudan yüzünün tam ortasına ağır bir yumruk indirdi.
Sıçrayan kan damlaları metal zemine dağılırken Ragnar küçümseyerek sordu: “…Ne oldu?”
Durmadı, hemen ardından bir yumruk daha geçirdi.
“Az önce tribünde bana bakarken çok kararlı, çok büyük görünüyordun? Bu kadar mı yani?”
Kael’in dudakları patlamış, yüzü kan içinde kalmıştı. Gövdesindeki aura hâlâ tam anlamıyla ortaya çıkmıyordu. Çünkü Kael korkuyordu. Ragnar’dan ya da onun yaydığı o korkunç rezonanstan değil; doğrudan kendisinden korkuyordu.
GÜM.
Kara Tüy kolunun üzerinde delirmiş gibi hareket ediyor, onu serbest bırakması için baskı yapıyordu. Ama Kael dişlerini kırarcasına sıkarak bu gücü içten içe bastırmaya çalışıyordu. Çünkü çok iyi biliyordu ki; eğer şu an kontrolü tamamen kaybeder ve o karanlık gücün kendisini ele geçirmesine izin verirse… Karşısındaki insanı gerçekten öldürebilirdi, bunu Nero'da deneyimlemişti. O canavara dönüşmek istemiyordu.
Ragnar, gence vurdukça onun içindeki bu tereddütü, fark etti. Yüzündeki o sadist sırıtış daha da büyüdü: “…HAHA!”
Kanlı Diken havada amansız bir kavis çizerek uzadı.
ŞRAAAAK!
Kael’in sırtında derin bir kesik açıldı. Genç acıyla inleyerek yüzüstü yere kapaklandı. Tribündeki bazı öğrenciler, Selene’den sonra bu kıyımın aynen devam ettiğini görüncü gözlerini rahatsızlıkla tamamen kapattı. Ragnar yine zerre acımıyordu. Ragnar, ayaklarının dibinde kanlar içinde yatan gence tepeden, soğuk gözlerle baktı:
“…Senin asıl problemin ne, biliyor musun?” dedi. Kanlı Diken’in soğuk, çelik ucunu Kael’in tam boyun çukuruna sertçe dayadı: “…Sen, güçlü bir herif olmaktan köpek gibi korkuyorsun.”
Kael’in göz bebekleri aldığı bu psikolojik darbeyle feci şekilde titredi. Çünkü Ragnar’ın kulağına fısıldadığı bu şey… tüm o bastırdığı korkularının tam kalbiydi; tamamen doğruydu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı