Lucien bir anda durduğu yerden ayağa fırladı. Gümüş saçları etrafa saçılan enerjinin rüzgarıyla savrulurken, yaydığı o muazzam aura baskısı koca salonun tavanını çatırdattı. Gümüş gözleri, aşağıda bütünüyle sessizliğe gömülmüş olan Kael’in üzerindeydi. Tok ve emredici bir sesle haykırdı:
“Düelloyu derhal bitirin!”
Ancak tam sahanın ortasına atlayıp dövüşe bizzat müdahale etmeye hazırlanırken—hemen önündeki görünmez güvenlik bariyeri büyük bir gürültüyle aktifleşti.
KRRRRR.
Mavi ışıklar saçan enerji duvarı Lucien’ın tam önünde yükselerek yolunu kesti. Komutanın gözleri hayretle büyüdü, dişlerini sıkarak arkasına döndü: “Ne? Ne demek bu?”
Üst Konsey bölümündeki o süslü koltuklarda oturan yaşlı adamlardan biri, elindeki asayı hafifçe zemine vurarak son derece sakin, buz gibi bir ses tonuyla konuştu:
“Hayır, Komutan Lucien. Düello durdurulmayacak. Devam edecek.”
Lucien’ın yüz hatları anında gerildi, boynundaki damarlar belirginleşti: “Çocuk zihinsel kontrolünü tamamen kaybediyor, farkında değil misiniz? Karşısındaki arkadaşını şuracıkta katledecek!”
Konsey locasındaki teknik görevlilerden biri, önündeki devasa dijital analiz ekranlarını panikle işaret ederek araya girdi:
KORTİZOL SEVİYESİ: %200 BOZULMA SEVİYESİ: %10 BİRİNCİ AŞAMA DURUMU: MEVCUT DEĞİL
“Hayır efendim… Raporlara bakın, bütünüyle bir delirme söz konusu değil. Zihindeki o hakiki bilinç merkezi hâlâ aktif durumda.”
Lucien’ın sabrı artık tamamen tükenmişti, öfkeden gözü dönmüş bir halde locaya doğru bir adım attı: “Bu durumun birkaç saniye sonra neye evrileceğini, nasıl bir felakete dönüşeceğini hiçbirimiz tahmin bile edemeyiz!”
Yaşlı Konsey üyesi, pürüzsüz bir soğukkanlılıkla kahverengi gözlerini aşağıda ruhsuz bir robot gibi dikilen Kael’den bir salise bile ayırmadan cevap verdi:
“Tam olarak bu yüzden düelloyu kesmiyoruz Komutan. Tam olarak neye dönüşeceğini kendi gözlerimizle görmek için izliyoruz.”
Koca salona ağır, gergin bir sessizlik çöktü. Lucien’ın yumrukları sinirden bembeyaz olana kadar sıkıldı. Çünkü o an, bu yaşlı adamların zihninden geçen o iğrenç planı net bir şekilde anlamıştı. Kael artık onlar için kurtarılması veya eğitilmesi gereken bir akademi öğrencisi değildi; sınırları test edilmesi gereken canlı, muazzam bir veri haline geliyordu.
Arena zemininin derinliklerinde ise—
GÜM.
Kael, o yıkıntıların ve moloz yığınlarının arasında yavaş adımlarla ilerlemeye devam ediyordu. Son derece ağır, son derece sessizdi. Bastığı her noktada, etrafından sızan o mor-siyah renkli aura altındaki betonu kömür gibi karartıyor, çürütüyordu.
“…Sınırımdayım…”
Nero, aldığı o korkunç darbenin ardından sırtını duvardan ayırarak zorlukla da olsa ayağa kalktı. Göğüs kafesi hâlâ içeriye doğru hafifçe çökmüş durumdaydı ve feci şekilde canı yanıyordu. Ancak o deli dolu hırsıyla yüzündeki sırıtışı zorla da olsa sürdürmeyi başardı. Ağzının kenarından sızan kanı elinin tersiyle umursamazca sildi:
“Pekala, tamam… Madem beni burada evire çevire döveceksin, bari hareketleri biraz havalı yap da karizmamız çizilmesin Kael.”
GÜM.
Kael, bu cümlenin bittiği salisede bir anda ortadan kayboldu.
BOOOOOOOOM.
Nero, saniyelerle yarışan o vahşi içgüdüsüyle sırtındaki o koyu gri roket motorlarını anında son ses ateşledi. Muazzam bir patlama dalgasıyla yerinden fırlamaya çalıştı. Ancak Kael, çoktan onun kör noktasında, tam yan tarafında bitmişti bile.
ÇİNG.
Kara Tüy’ün sıvı bir kırbaç gibi uzayıp keskin namlusu havayı yardı ve Nero’nun sağ kolunu kaplayan Mezar Kıran'ı, sanki basit bir kürk parçasıymış gibi tek bir hamlede boydan boya kesip parçaladı. Nero’nun mavi gözleri şok içinde açıldı:
“LAN! İNANMIYORUM!”
PATLAMA.
Nero daha zırhının acısını hissedemeden, Kael’in o sert diz darbesi doğrudan karnının ortasına yerleşti. Kızıl saçlı genç, ciğerlerindeki tüm hava boşalmış gibi kusar gibi öksürdü, gözlerinden yaş geldi. Ancak tam aldığı bu darbenin ivmesiyle geriye doğru savrulacağı sırada—dudaklarında deli bir tebessüm filizlendi:
“Sonunda… yakalandın.”
KRRRRRRSH.
Nero’nun sırtında süzülen o koyu gri aura droneleri aniden büyük bir hızla açıldı. Dört ayrı yöne dağılan bu otonom motorlar, Kael’in kaçacak hiçbir boşluk bulamayacağı dar bir çember oluşturarak etrafını sımsıkı sardı.
PATPATPATPAT.
Dört ayrı loptan fışkıran yakın mesafe aura patlamaları, tam orta noktada duran Kael’in üzerinde aynı milisaniyede infilak etti.
BOOOOOOOOOOM.
Kael, aldığı bu yoğun karşı darbenin basıncıyla sertçe geriye doğru itildi. Sahanın ortasından koca bir toz bulutu daha göğe doğru yükseldi.
Nero, kollarını dizlerine dayamış, vücudunu zar zor dengede tutarak köpek gibi soluyordu.
KORTİZOL SEVİYESİ: %190 BOZULMA SEVİYESİ: %0
Sırtında süzülen o koyu gri motorlar, yaptıkları bu aşırı yüklemeden ötürü kor gibi kızarmış, etrafa sıcak buharlar saçıyordu; limitlerini doldurmak üzerelerdi. Ancak tüm bu fiziksel tükenmişliğe rağmen Nero’nun gözlerinde en ufak bir korku kırıntısı yoktu; damarlarında sadece saf, katıksız bir adrenalin dolaşıyordu.
“HAHA! İşte bu be! İşte aradığım hakiki dövüş bu!”
Selene, tribündeki koltuğunun demir parmaklıklarını o kadar sıkı kavramıştı ki parmak uçları bembeyaz kesilmişti. Çünkü Kael’in etrafa yaydığı o mor-siyah damarlı enerji dalgası… saniyeler geçtikçe daha da boğucu, insanı nefessiz bırakan bir karabasana dönüşüyordu.
Habel bile o her zamanki neşesini tamamen yitirmiş, bütünüyle sessizliğe gömülmüştü. Yan gözle Selene’ye bakarak fısıldadı: “Bu durum harbi harbi iyi değil. Kael şu an dünyada değil gibi.”
GÜM.
O yoğun toz bulutunun içinden, etrafındaki her şeyi çürüten o siyah-kızıl aura dalgası dalgalanarak dışarıya taştı. Ve dumanların arasından yavaşça Kael çıktı. Başını hafifçe sağ tarafa doğru eğmişti. Yüzünde ne bir acı ne de bir öfke kırıntısı vardı; bomboştu. Ancak kahverengi göz bebekleri… tamamen zifiri bir karanlığa gömülmeye başlamıştı. Kara Tüy, sıvı bir zift gibi genç adamın sağ kolunu bütünüyle kaplamış, oradaki mor-siyah damarlar boyun çizgisine, oradan da yanağına kadar tırmanmıştı.
“…Sınırımdayım…”
Nero bu kez, o çok güvendiği hırçın sırıtışını yüzüne geri getiremedi. Çünkü Kael’in dudaklarının arasından dökülen bu ses… artık bir insana, ölümlü bir gence ait gibi gelmiyordu; ruhsuz bir boşluğun uğultusuydu adeta.
Lucien, yukarıda bir kez daha tüm gücüyle o parıldayan bariyer duvarına yumruğunu indirdi:
“YETER!”
BOOOOOOM.
Komutanın bu amansız öfkesiyle yayılan enerji baskısı bütün turnuva salonunu beşik gibi titretti. Ancak Üst Konsey üyeleri yerlerinden bir santim bile kımıldamadı, geri adım atmaya niyetleri yoktu. Yaşlı adam, asasını tekrar yere vurarak büyük bir soğuklukla konuştu:
“Hayır dedim, Lucien. Kael’in o sakladığı mutlak limit bugün burada tamamen görülmeli.”
Lucien ona doğru döndü. Ve koca akademideki öğrenciler, hayatlarında ilk kez komutanlarının yüzünde bu kadar net, bu kadar ürkütücü bir hakiki öfke ifadesi görüyorlardı. Gümüş gözlerinden adeta kıvılcımlar çakıyordu.
Sahanın ortasında ise—
Kael, ağır bir hareketle sağ elini havaya doğru kaldırdı. Kara Yazıt yeteneği anında aktifleşti. Ancak bu kez havadaki o mor parıltılı harfler… her zamanki o asil ve kusursuz estetiğinden bütünüyle uzaktı; çarpık, titrek ve birbirinin üzerine binmiş karmaşık hatlarla yazılıyordu:
[ PARÇALA ] [ DURMA ] [ YOK ET ]
GÜM.
Aura dalgası bir anda büyük bir gürültüyle patladı ve Kael ileriye doğru atıldı. Bu seferki hızı o kadar akılalmaz bir boyuttaydı ki, sahadaki Nero bile onun hareket rotasını gözleriyle takip etmeyi başaramadı.
PATLAAAAAMA.
Çıplak ve rünlerle kaplı o sert yumruk, doğrudan Nero’nun suratının tam ortasında patladı. Nero daha dengesini toplayamadan hemen ardından ikincisi indi. Sonra üçüncüsü. Kael artık o eski zekice planlanmış teknikleriyle dövüşmüyordu; tamamen içgüdüsel, bütünüyle yıkıcı bir vahşetle saldırıyordu. Ancak işin asıl korkutucu tarafı… bu kaotik saldırıların arkasında bile hâlâ korkunç, mekanik bir kontrolün seziliyor olmasıydı.
Nero, aldığı bu seri darbelerin şiddetiyle beton zemin boyunca onlarca metre sürüklendi, ağzından yoğun bir kan tükürdü. Ve sırtını bir moloz yığınına yaslarken, turnuvanın başından beri ilk kez, yüzünde ciddi, her şeyi kabullenmiş hakiki bir tebessüm belirdi:
“Pekala, tamam… Demek sakladığın şey buydu… Harbi harbi tam bir canavar oldun Kael.”
GÜM.
Kael, bu kelimenin ardından aniden olduğu yerde durdu. Başını hafifçe öne doğru eğdi, o zifiri karanlığa gömülmüş gözleriyle Nero’ya baktı. Sonra son derece kısık, koca salonu buz kestirecek kadar sessiz bir tonla mırıldandı:
“…Canavar…”
Kara Tüy’ün o mor-siyah damarları, bu kelimenin ardından genç adamın tüm bedeninde deli gibi dalgalanarak yön değiştirmeye başladı. Ve tam o saniyede—tribünlerde oturan öğrencilerden yukarıdaki Üst Konsey üyelerine kadar herkes, ruhlarını sarsan aynı amansız gerçeğin pençesine düştü:
Eğer şu an, bu salondan biri Kael’e tek bir yanlış kelime söyler ya da onu kışkırtacak en ufak bir hamle yaparsa… koskoca turnuva arenası, içindeki herkesle birlikte bugün buradan canlı çıkamayacaktı.
GÜM. GÜM. GÜM.
Turnuva salonu artık sessiz değildi; aksine, kulakları tırmalayan tekinsiz bir gürültü dalga dalgalanıyordu. Ancak tribünlerdeki tek bir öğrenci bile tek kelime etmiyordu, konuşamıyordu. Çünkü Kael’in bedeninden dışarıya sızan o mor-siyah damarlı hırçın aura, mekandaki tüm ses frekanslarını, hatta havanın kendi ağırlığını bile bütünüyle bastırıyordu.
Bu durum artık sadece ham bir enerji baskısından ibaret değildi. Kael'in etrafındaki o zifiri boşluk geliştikçe, sanki içinde bulundukları alanın mutlak "kuralı" baştan aşağı yeniden yazılıyordu. Salondaki herkes için nefes almak saniyeler içinde devasa bir yüke dönüştü, damarlardaki aurayı hareket ettirmek neredeyse imkansız bir hal aldı. İnsanların en derindeki hayatta kalma içgüdüleri kulaklarında çığlık çığlığa bağırıyordu: Uzak dur. Hemen oradan kaç.
Kael, siyah saçlarının gölgelediği başını tamamen öne eğmiş bir vaziyette, ağır adımlarla ilerliyordu. Attığı her bir somut adımda, altındaki beton zeminde derin, mor ışıklar saçan siyah-kızıl çatlaklar filizleniyordu. Ve dudaklarının arasından dökülen o aynı ürpertici cümleyi tekrarlamaya devam ediyordu. Ancak bu kez ses, az önceki gibi kısık bir fısıltıdan ibaret değildi; çok daha derinden, sanki koca arena binasının kolonlarından yankılanarak geliyordu.
“…Sınırımdayım…”
GÜÜÜÜÜM.
Yoğunlaşan enerji dalgası bir baraj kapağı yıkılmış gibi etrafa saçıldı. Tribünlerin ön sıralarında oturan zayıf bünyeli bazı öğrenciler, aldıkları bu akılalmaz ruhsal darbeyle saniyeler içinde doğrudan dizlerinin üzerine çöktü. Birkaçının burnundan ince, kırmızı kan sızmaya başlamıştı. Yukarıdaki teknik masada yer alan hassas aura ölçüm cihazları, aldıkları aşırı veri yüklemesiyle çıldırmış gibi sesler çıkarmaya başladı.
KRRRT. KRRT.
Komutan Lucien, gümüş gözlerini aşağıdaki o karanlık silüete diktiğinde şaşkınlığı hatsafhaya ulaştı, yumruklarını daha da sıktı: “Bu… Bu sadece yüksek bir aura seviyesi değil.”
Üst Konsey locasındaki yaşlı adamlardan biri, elindeki asaya tutunarak panikle ayağa fırladı: “Ne? Ne demek istiyorsun Lucien?”
Lucien, bakışlarını Kael’in o mor-siyah rünlerle kaplanmaya başlayan çehresinden bir an bile ayırmadan, buz gibi bir ciddiyetle cevap verdi: “Bu saf bir alan baskısı. Çocuk kendi zihnindeki kuralları, etrafındaki gerçekliğe dayatıyor.”
Nero, yıkıntıların ortasında ciğerlerini sıkıştıran o görünmez ağırlıkla çok ama çok ağır nefes alabiliyordu. Çünkü turnuvanın başından beri ilk kez… bedenini hareket ettirmek, parmaklarını oynatmak bile bir işkenceye dönüşmüştü. Sırtında süzülen o koyu gri aura motorları ve droneleri hâlâ çalışmaya, dönmeye gayret ediyordu; fakat içlerindeki enerji akışı feci şekilde yavaşlamıştı. Sanki gökyüzünden inen devasa, görünmez bir el, sahadaki her şeyi ve herkesi acımasızca zemine doğru bastırıyordu.
GÜM.
Kael adımlarını kesti, tam Nero’nun karşısında durdu. Siyah saçlarının arasından başını yavaşça yukarıya doğru kaldırdı. Kahverengi göz bebekleri neredeyse tamamen küçülmüş, bütünüyle zifiri bir karanlığa gömülmüştü; o yoğun kızıl-siyah enerji, göz pınarlarından dışarıya doğru bir gece gibi taşıyordu.
Ve tam o saniyede, hayatlarında ilk kez şahit oldukları bir doğaüstü olay gerçekleşti: Kara Yazıt’ın o mor parıltılı harfleri, artık sadece Kael’in önündeki boşlukta süzülmüyordu. Yazılar, doğrudan gerçekliğin, somut maddelerin üzerine kazınarak oluşmaya başladı. Harabe arena duvarlarında, parçalanmış betonda, havanın tam ortasında rün rün belirdiler:
[ ÖLDÜR ] [ YOK ET ] [ ÇÖK ]
BOOOOOOOOOOM.
Tek bir salisede, koca turnuva arenası muazzam bir gürültüyle aşağıya doğru çöktü. Hayır—bu fiziksel, yapısal bir yıkım değildi. Tamamen o ruhsal baskının getirdiği mutlak bir çöküştü.
Nero’nun bacaklarındaki o güçlü kaslar bu ani ağırlığa daha fazla dayanamayarak kırıldı.
Kızıl saçlı genç, sert bir gürültüyle zemin üzerine tek dizini vurarak çökmek zorunda kaldı. Mavi gözleri şok içinde tamamen büyümüştü: “Nefes… Alamıyorum…”
Sırtındaki o otonom aura droneleri, üstlerindeki bu muazzam baskıyı kırmak adına adeta acı içinde çığlıklar atıyordu:
KRRRRRSHHH.
Ancak çarklar dönmekte, enerji üretmekte zorlanıyordu.
Kael’in bu “Sınırımdayım” durumu, basit bir güç artışından ya da geçici bir öfke patlamasından ibaret değildi; genç adam, kendi zihninin derinliklerinde yıllardır biriktirdiği, o bastırdığı devasa travmatik yükü bütünüyle dışarıya salıyor, çevresindeki tüm dünyayı kendi akıl sağlığının o karanlık sınırlarına çekiyordu.
Habel, tribündeki yerinden doğrulup arkadaşına yardım etmek adına ayağa kalkmaya çalıştı; ancak sahadan taşan o mor-siyah enerji dalgası onu sert bir rüzgar gibi koltuğuna geri itti. Sarışın genç dişlerini sıkarak mırıldandı: “Bu ne lan böyle… Nasıl bir ağırlık bu…”
Selene, içindeki o yoğun panikle birlikte kendi Beyaz Aura’sını son sınırına kadar aktif hale getirdi; fakat akademi tarihinin en saf enerjisi bile, Kael’in bu boğucu karanlığı karşısında ilk kez cılız bir mum ışığı gibi kalarak geri bastırıldı, un ufak oldu.
Komutan Lucien, bu sahneyi gördüğü an durumun ne kadar ölümcül bir raddeye geldiğini nihayet bütünüyle kavradı, yüz hatları gerim gerim gerildi. “Sınırımdayım”, Kael için havalı bir savaş modu değildi. Bu, ruhunun derinliklerine kilitlediği tüm o acının, baskılanmış deliliğin dışarıya taşma evresiydi.
GÜM.
Kael, o boş bakışlarını doğrudan altındaki Nero’ya dikti. Ve Nero, Kael’in arkasında somut bir silüet olarak dikilen o korkunç Kara Yankı’yı göremedi. Çünkü artık o canavarın dışarıya çıkmasına gerek bile kalmamıştı; auranın, o mor-siyah sisin ta kendisi artık Kara Yankı gibi davranıyordu. Kızıl-siyah gölgeler, yıkıntılar arasında canlı birer yılan gibi hareket ediyor; sanki görünmeyen devasa eller zemin üzerindeki her şeye amansız bir baskı uyguluyordu.
Nero, alnındaki damarlar şişene kadar kendini zorlayarak yeniden ayağa kalkmaya çalıştı: “HAHA… Pekala… Tamam…” Ağzına gelen yoğun kanı bir kez daha yere tükürdü, ancak tüm bu ölümcül baskıya rağmen o deli dolu hırsıyla sırıtmaya devam etti: “Ulan Kael… Bu yaptığın harbiden bayağı haksızlık ama ya.”
GÜM.
Kael, tek bir salisede, arkasında hiçbir rüzgar bırakmadan aniden Nero’nun tam önünde belirdi. Ancak herhangi bir yumruk ya da tekme savurmadı; saldırmadı. Yalnızca durdu ve o kapkaranlık gözleriyle yukarıya doğru baktı. Ve o tek bir bakış… Nero’nun tüm omurgasından aşağıya doğru buz gibi bir hakiki korku dalgası indirdi. Çünkü Kael’in o gözlerinde artık düşmanına karşı duyduğu en ufak bir öfke, bir intikam hırsı bile kalmamıştı. Yalnızca… sınırları tamamen havaya uçmuş, taşmış bir bilinç vardı karşısında.
Sonra Kael, dudaklarını yavaşça oynatarak konuştu. Bu kez yükselen ses tek bir insana ait değildi; son derece katmanlı, derinden gelen ve koca salonda yankılanan tekinsiz bir uğultu halindeydi:
“…Neden…”
“…Her zaman…”
“…Her şeyi tek başıma taşımak zorundayım…”
Koca salon, bu acı dolu fısıltıyla birlikte buz kesti. Sıvı gibi akan Kara Tüy’ün mor-siyah damarları, genç adamın tüm bedeninde deli gibi yön değiştirmeye devam ediyordu; boynuna, çene çizgisine, göz altlarına kadar rün rün yayıldı. Ve bununla birlikte, sahadaki betona ve havaya kazınan o çarpık yazılar feci bir hızla çoğalmaya başladı:
[ YORGUN ] [ AĞIR ] [ DURDURAMIYORUM ]
Nero, etrafını saran bu harfleri ve Kael’in o gözlerindeki mutlak boşluğu gördüğünde… Yüzündeki o hırçın gülümsemeyi tamamen bıraktı. Çünkü şu an karşısında dikilen güçle savaşmıyordu; Kael’in zihninin, o yıllardır sakladığı ruhsal dünyasının tam içine bakıyordu. Ve orası… tam anlamıyla kelimelerle tarif edilemeyecek bir felaket bölgesi gibiydi.
GÜM.
KORTİZOL SEVİYESİ: %233 BOZULMA SEVİYESİ: %14
Üst Konsey üyeleri panik içinde tamamen ayağa fırladı. Komutan Lucien, artık bariyerleri falan umursamayarak doğrudan aşağıya doğru avazı çıktığı kadar haykırdı:
“YETER! DÜELLOYU DERHAL BİTİRİN! BARİYERLERİ KALDIRIN!”
Ancak Kael, yukarıdan gelen bu emirleri, bu çığlıkları duymuyordu bile. Çünkü “Sınırımdayım” kilidi bir kez tamamen aktif hale geldiğinde… Kael’in taşmış bilinci artık kendi iradesini değil; geçmişten bugüne ruhunda biriktirdiği tüm o hakiki acıyı ve yıkımı etrafa saçıyordu. Ve tam olarak bu yüzden… o sahanın içinde, onun hemen yanı başında bulunan herkes, her geçen saniye nefes almakta çok daha feci şekilde zorlanıyordu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı