insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

BOOOOOOOOOOOOOOM.

Nero’nun o devasa aura kolu, koca bir binayı havaya uçurabilecek korkunç bir ivmeyle sonunda tam isabet vurdu. Kael, parmaklarının arasındaki Kara Tüy’ün gövdesini kaldırıp bu muazzam darbeyi son anda bloklamaya çalıştı—ancak bu kez feci şekilde geç kalmıştı.

PATLAAAAAMA.

Ağır yumruk doğrudan Kael’in göğüs kafesine çarptı. Çarpışmanın şiddetiyle zaten halihazırda çatlaklarla dolu olan arena zemini bütünüyle çöktü. Kael, aldığı darbenin korkunç basıncıyla alt katın kalın beton duvarlarını birer kağıt gibi delerek derinliklere doğru savruldu. Havaya fırlayan devasa beton levhalar ve demir molozlar büyük bir gürültüyle etrafa saçıldı.

Nero, yıkıntıların üzerinde durmuş, göğsü hızla inip kalkarak ağır ağır nefes alıyordu. Sırtında süzülen o koyu gri aura droneleri ve motorları hâlâ yüksek bir ritimle dönmeye devam ediyordu. Ancak az önce yüzünü kaplayan o deli dolu, neşeli sırıtış, yerini ani bir ciddiyete bırakarak hafifçe azalmıştı. Aşağıdaki o zifiri karanlık çukura doğru seslendi:

“…Kael? İyi misin oğlum, ses ver.”

Aşağıdan en ufak bir cevap gelmedi. Göçüğün merkezinden yükselen yoğun toz bulutu, ağır dalgalar halinde etrafa yayılıyordu. Saniyeler birbirini kovalarken, salondaki herkes nefesini tutmuş durumdaydı.

Gelişigüzel dağılan dumanların arasından aniden o tanıdık ses yankılandı.

GÜM.

Kızıl-siyah aura, yıkıntıların arasından fışkırarak yeniden harekete geçti. Fakat bu enerji… az önceki o canlı, meydan okuyan hırçın tondan çok ama çok farklıydı. Dövüş çizgisinin kenarında dikilen komutan Lucien, yükselen bu yeni aura dalgasını hissettiği an gümüş gözleri dehşetle açıldı, çehresi anında buz kesti:

“Durun. Bu hiç iyi değil.”

GÜM.

Toz bulutunun derinliklerinden, kulakları tırmalayan boğuk bir ses yükseldi. Son derece düşük, neredeyse bir fısıltı halindeydi ama koca salonda yankılanıyormuş gibi net duyuluyordu:

“…Sınırımdayım…”

Selene, ela gözlerini o karanlık çukura dikerek istemsizce öne doğru atıldı: “Ne? Ne dedi o?”

Habel’ın turnuvanın başından beri yüzünden eksik olmayan o gamsız, dalgacı sırıtışı o saniyede bütünüyle kayboldu. Sarışın genç, hayatında ilk kez bu kadar ciddi bir ifadeye bürünerek mırıldandı: “Ha siktir. Olamaz.”

Nero, sırtındaki motorların homurtusunu azaltıp hızla Habel’a döndü: “Ne oluyor lan? Ne bu halin?”

Habel birkaç saniye boyunca ona cevap veremedi. Çünkü damarlarındaki kanın çekildiğini, etraflarındaki havanın buz kestiğini hissediyordu; harbi harbi gerilmişti. Derin bir nefes alıp yavaşça konuştu:

“Kael ilk kez o kırmızı aurayı açtığında da… tam olarak aynı şeyi söylemişti.”

Selene şok içinde sordu: “Ne demek bu Habel? Açık konuş!”

GÜM.

Tozun içindeki o kızıl-siyah enerji dalgası, genç kızın sorusuyla birlikte daha da yoğunlaştı, katılaştı. Habel, gözlerini bir salise bile o çukurdan ayırmadan konuşmaya devam etti:

“O kelime… Kael’in zihnindeki o son kilidin, yani kırılma noktasının ta kendisi.”

Lucien, yukarıdan durumu fark ederek sert ve otoriter bir sesle böldü: “Habel, kapa çeneni!”

Ama Habel, içindeki o hakiki korkuyla komutanını bile duymayarak devam etti: “O gün, o kavgamızda kırmızı aurayı ilk açtığında… zihnindeki tüm kontrolü tamamen kaybetmeye başlamıştı. Karşısına çıkan her şeyi yok etmek istiyordu.”

GÜM.

Aura bu kez çok daha yavaş, adeta tüm salonu boğmak ister gibi ağır ağır yayıldı. Ancak bu sefer o tanıdık kızıl rengin içerisine… can yakıcı, mor-siyah damarlar feci bir hızla karışıyordu. Dijital panellerdeki veriler çılgına dönmüş gibi saniyeler içinde katlandı:

KORTİZOL SEVİYESİ: %200 BOZULMA SEVİYESİ: %10

Koca turnuva salonu bir anda çıt çıkmayacak bir sessizliğe gömüldü. Üst Konsey üyeleri panik içinde ekranlara bakıyordu. Çünkü turnuvanın başından beri ilk kez… o bozulma seviyesi sıfırın üzerine çıkmış, artmaya başlamıştı. Henüz birinci aşamaya bütünüyle ulaşmamıştı belki ama salondaki herkes aynı hissin pençesine düştü:

Kael’in içinde, uykusundan zorla uyandırılmış çok daha büyük, çok daha karanlık bir canavar uyanıyordu.

GÜM.

Toz bulutunun tam merkezinde, Kael’in silüeti nihayet belirdi. Başını tamamen öne doğru eğmişti, iki kolu da yan taraflarında tamamen serbest, cansız birer uzuv gibi sarkıyordu. Parmaklarının arasında durması gereken Kara Tüy ise sıvı bir madde gibi bütünüyle çözülmüş, genç adamın tüm bedeninde vahşi birer sarmaşık gibi dolaşıyordu; boynunda, yüzünde, parmaklarının üzerinde mor-siyah renkler halinde akıyordu.

Ve Kael… dudaklarının arasından hâlâ o aynı mekanik fısıltıyı mırıldanmaya devam ediyordu:

“…Sınırımdayım…”

Ses tonunda en ufak bir öfke, nefret ya da çılgınlık belirtisi yoktu. Tamamen duygudan yalıtılmış, bomboş bir sesti bu. Ve işin aslı, bu duygusuzluk salondaki her şeyden çok daha korkunçtu.

Nero’nun yüzündeki o hırçın sırıtış bu fısıltıyla birlikte tamamen silindi. Çünkü Kael’in etrafa saçtığı aura baskısı… sadece birkaç salise içinde bütünüyle karakter değiştirmişti. Eskiden insanın göğüs kafesini ezen ağır bir kütle gibiydi. Şimdi ise… dipsiz bir kara delik, mutlak bir boşluk gibiydi. Sanki bastığı zemini, soluduğu havayı, bulunduğu o koca alanı içine çekip yutuyordu.

Selene, içindeki o yoğun endişeye daha fazla engel olamayarak tribünde ayağa fırladı: “Kael?! Kendine gel!”

GÜM.

Kael, genç kızın çığlığıyla birlikte başını yavaşça yukarıya doğru kaldırdı. Siyah saçlarının arasından parıldayan kahverengi göz bebekleri akılalmaz bir hızla küçülmüştü. Ancak bu kez… o bakışların arkasında hiçbir şey yoktu. Ne Ragnar’a duyduğu o yakıcı öfke, ne az önce Nero ile dövüşürken hissettiği o çocuksu mutluluk, ne de turnuvanın getirdiği o eğlence. Yalnızca… sınırları tamamen taşmış, tamamen boşalmış bir zihin vardı karşıklarında.

Bedenini saran Kara Tüy, genç adamın kolunun üzerine alelacele rünler kazımaya başladı. Ancak bu kez yazılar her zamanki gibi düzgün, net ve asil durmuyordu. Çarpık, bozuk, adeta delirmiş bir kalemin elinden çıkmış gibi üst üste binmiş harflerle kaplandı teni:

[ ACIYI YOK ET ] [ ACIYI YOK ] [ ACIYI YOK ET ]

Nero, karşısındaki bu manzara karşısında derin bir nefes alarak kollarındaki mezar Kıran'ı sıkıca kapattı. Sırtında süzülen o koyu gri aura droneleri yeniden hırsla dönmeye başladı: “Pekala, tamam… Kabul ediyorum, bu herif beni harbi harbi korkutmaya başladı şu an.”

Habel yukarıdan doğrudan bağırdı: “KORKUTUR TABİ OĞLUM! ÇÜNKÜ KARŞINDA DURAN ŞEY ŞU AN HARBİDEN KORKUTUCU!”

Komutan Lucien, durumun kontrolden çıktığını görerek müdahale etmek adına hızla aşağıya, sahaya doğru inmeye hazırlandı. Ancak—

Daha o ilk adımını bile atamadan, Kael hareket etti.

BOOOOOOOOOOM.

Kael, milisaniyeler içinde, gözün algılayamayacağı bir süratle Nero’nun tam önünde belirdi. Bu kesinlikle normal bir hız patlaması değildi; arkasında en ufak bir aura izi, en ufak bir rüzgar akımı bile oluşmamıştı. Sanki mekandaki boşluğu büküp doğrudan oraya ışınlanmıştı.

Nero, bu akılalmaz sürat karşısında tamamen içgüdüsel bir refleksle kolunu önüne siper ederek gardını aldı.

ÇARPIŞMA.

Ancak beklenen darbe hissi yaşanmadı. Kael’in çıplak yumruğu—Nero’nun o aşılmaz devasa aura blokunun içinden, sanki orası bomboş bir havaymış gibi rahatlıkla geçip gitti. Ve doğrudan gövdesine saplandı.

PATLAAAAAMA.

Nero, aldığı o korkunç içsel darbeyle koca arena boyunca fırlayarak metrelerce savruldu. Sırtı, tribünün en arkasındaki kalın beton duvara büyük bir şiddetle çarptı. Dudaklarının kenarından yere yoğun bir kan süzüldü. Selene’nin ela gözleri şok içinde daha da büyüdü. Çünkü karşısında duran Kael… az önce Nero ile neşeyle şakalaşan, o tatlı rekabeti yaşayan Kael gibi dövüşmüyordu artık. Çok daha sessizdi. Çok daha mekanik, adeta sadece yok etmeye programlanmış duygusuz bir ölüm makinesi gibiydi.

GÜM.

Kael, yıkıntıların arasında yavaş adımlarla Nero’ya doğru yürümeye başladı. Ve attığı her bir adımda, o aynı ürpertici cümleyi ruhsuz bir fısıltıyla tekrarlıyordu:

“…Sınırımdayım…”

Nero, çarptığı duvarın dibinden acı içinde doğruldu, ağzına gelen yoğun kanı zemine tükürdü. Ardından, kollarındaki zırhları birbirine vurarak o her zamanki hırçın sırıtışını zorla da olsa yüzüne geri getirmeye çalıştı: “Pekala, tamam… Galiba bu sefer harbi harbi hayatımın dayağını yiyeceğim.”

Ancak o muzip cümlenin arkasında, içten içe Nero da durumun vehametini çok net anlamıştı. Kael’in en tehlikeli, en ölümcül hali… öfkeyle etrafa bağırıp canavarlaştığı bir an değil; bütünüyle sessizleşip, gözlerindeki o tüm ışığı kaybettiği bu andı.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı