Lucien elini ağır bir kararlılıkla havaya kaldırdı. Sahanın üzerindeki rüzgarın uğultusu bile bir saniyeliğine kesilmiş, hava akımı tamamen donmuştu. Çünkü tribünlerdeki öğrencilerden konsey üyelerine kadar herkes, bu çarpışmanın turnuvadaki diğer hiçbir maça benzemeyeceğini kalpten hissediyordu.
Nero ile Kael sahanın tam merkezinde, birbirlerine birkaç metre mesafede karşılıklı duruyorlardı. İkisinin de yüzünde, o eski düşmanlığın aksine, meydan okuyan, birbirlerinin gücünü takdir eden dostça birer sırıtış vardı. Ancak bedenlerinden sızmaya başlayan o devasa enerjiler kesinlikle şaka yapmıyordu.
GÜM. GÜM.
Kael’in kızıl-siyah aurası, zemine çarpan yoğun bir sis tabakası gibi her yöne doğru yayılmaya başladı. Fakat asıl şaşkınlık dalgası, tam o salisede Nero’nun cephesinden yükselen enerjiyle yaşandı. Kızıl saçlı gencin bedeninden dışarıya fışkıran aura, her zamanki o alışıldık renk tonlarından feci şekilde farklıydı; tamamen koyu gri, boğucu ve saf bir kül rengine bürünmüştü. Bu enerji, patlamaya hazır devasa bir sanayi motoru gibi tüm gücüyle senkronize bir biçimde titriyordu.
Nero’nun kollarındaki o ağır zırhlar, yani Mezar Kıran, bu gri enerjiyle birlikte parıldarken, sırt bölgesinde biriken o dumanlı kütle nihayet şekil aldı. Genç adamın omuzlarının hemen arkasından fırlayan, yüksek teknoloji ürünü roket motorlarını andıran iki devasa koyu gri aura uzvu büyük bir gürültüyle dönmeye başladı.
KRRRRRRRR.
Tribündeki öğrenciler bu koyu gri aurayı ilk kez gördükleri için şaşkınlıkla birbirlerine bakıp fısıldaşmaya başladılar. Tribünde, dövüş çizgisinin hemen kenarında dikilen komutan Lucien bile gümüş gözlerini hafifçe kısarak bu alışılmadık tonu süzdü. Kendi kendine mırıldanırken, sesinde nadir görülen bir takdir ifadesi vardı: “Koyu gri… Demek enerjisinin özünü bu seviyede bir yoğunluğa ulaştırmayı başardı. Ham patlayıcı gücü, manipülasyon yeteneğiyle tamamen birleştirmiş.”
Nero, sırtındaki motorların yarattığı o muazzam hava basıncıyla başını hafifçe yana doğru eğdi, mavi gözlerinde deli dolu bir pırıltı belirdi:
“Hazır mısın Kael?”
Kael, elindeki Kara Tüy’ü sıkılaştırırken her zamanki o rahatlığıyla cevap verdi: “Kesinlikle hayır.”
Nero sırıttı: “…Güzel, tam aradığım cevap.”
Lucien, havadaki elini büyük bir hızla aşağıya doğru indirdi ve o son komutu verdi:
“Başlayın!”
BOOOOOOOOOOM.
Nero, emrin bittiği o salisede kelimenin tam anlamıyla yerinde infilak etti. Gerçekten, başka bir tarif yoktu. Sırtındaki o koyu gri roket uzuvları amansız bir gürültüyle arkaya doğru saf enerji ateşledi. Altındaki beton zemin bu muazzam itiş gücüyle saniyeler içinde paramparça olup havaya uçarken, Nero rampadan fırlatılmış askeri bir füze gibi doğrudan Kael’in üzerine çullandı. Kael, üzerine gelen bu akılalmaz ivmeyi son anda fark ederek Kara Tüy’ün gövdesini önüne siper edip darbeyi blokladı. Ancak Nero’nun taşıdığı o fiziksel ağırlık o kadar devasaydı ki, Kael ayakları zemini kazıyarak onlarca metre geriye doğru sürüklenmekten kurtulamadı. Genç adamın botlarının altındaki beton, sürtünmenin ve auranın sıcaklığıyla feci şekilde eriyip dumanlar çıkardı.
Nero, kollarındaki Mezar Kıran'ı Kael’in savunmasına vurmaya devam ederken deli gibi kahkahalar atıyordu: “HAHA! İŞTE BU BE! BENİMLE BÖYLE AYAKTA KALMAN LAZIM!”
BOOM.
Kael daha nefes bile alamadan sağ taraftan ikinci bir balyoz gibi yumruk indi. Hemen ardından üçüncüsü. Nero, iş yakın dövüşe, o demir eldivenlerin gücüne geldiğinde turnuvadaki herkesten tamamen farklı, bambaşka bir seviyedeydi. Hiçbir estetik kaygı gütmeyen düz, son derece agresif ve rakibine nefes aldırmayacak kadar yoğun bir yakın mesafe baskısı kuruyordu.
Kael, parmaklarının arasındaki kalemin gövdesiyle o ağır demir eldivenlerin darbelerini milimetrik açılarla savuşturmaya çalışırken nefes nefese bağırdı: “…Oğlum biraz sakin olsana, turnuva bitti zaten ne bu şiddet!”
Nero’nun mavi gözleri turnuva ışıkları altında parıldadı:
“BİZDE SAKİNLEŞMEK YOK KAEL!”
BOOOOOOM.
Sırtındaki enerji motorları bir kez daha feci bir gürültüyle arkaya doğru patlama dalgası saçtı. Nero, bu ani ivmeyle havada kusursuz bir takla atarak ağır zırh ile kaplı dizini doğrudan Kael’in çenesine doğru geçirdi. Kael aldığı bu sert darbeyle havaya doğru savruldu. Ancak o her zamanki havada yön değiştirme esnekliğini kullanarak, bedenini bir kavisle büküp yere iki ayağı üzerine inmeyi başardı.
GÜM.
Kael’in yere basmasıyla birlikte etrafındaki o kızıl-siyah aura dalgası yeniden hırçınlaşarak uyandı. Genç adam parmaklarını havada hızlıca oynatarak Kara Yazıt yeteneğini tetikledi ve doğrudan Nero’nun bulunduğu koordinatın üzerine o net emri yazdı:
[ YAVAŞLA ]
Ancak—beklenen o mutlak kilitlenme yaşanmadı. Nero, havada rünleri gördüğü an dudaklarındaki o deli sırıtışla birlikte gövdesini daha da öne doğru eğdi. Sırtındaki o koyu gri enerji motorları, sınırlarını zorlarcasına adeta acı içinde çığlık attı.
KRRRRRRSHHH.
Ve kızıl saçlı genç, motorlarından fışkırttığı o akılalmaz saf hız patlaması sayesinde… Kael’in üzerindeki o mutlak yavaşlatma komutunun etkisini ham bir kuvvetle, zorlayarak parçalayıp geçti.
Lucien, sahadaki bu sahneyi gördüğünde gümüş gözleri şaşkınlıkla hafifçe büyüdü: “İnanılmaz. Hiçbir aura bozma tekniği ya da rün bilgisi kullanmadan, tamamen ham bir fiziksel kuvvet ve hızla Kara Yazıt’ın kuralını delip geçti.”
Nero, rünlerin arasından bir gölge gibi fırlayıp bağırarak Kael’in üzerine doğru indi: “SANA SÖYLEDİM KAEL! BEN DÖVÜŞÜRKEN SİZİN GİBİ DÜŞÜNEREK PLAN YAPMAM! SADECE VURURUM!”
BOOOOOOM.
O ağır zırhlı yumruk, Kael’in göğüs kafesinin tam ortasında patladı. Kael, bu kez bu kadar ciddi, bu kadar sarsıcı bir darbeyle havada metrelerce geri savruldu.
Habel, bu akılalmaz vuruşla birlikte oturduğu basamaktan havaya fırladı: “OHA! Nero harbiden turnuvanın gizli bölüm sonu canavarıymış lan! Herif resmen hile gibi dövüşüyor!”
Selene bile oturduğu yerde şaşkınlıkla ellerini sıktı. Çünkü Nero’nun bu dövüş tarzı, dışarıdan bakıldığında tamamen düzensiz, dağınık ve kaotik görünmesine rağmen; sahadaki rakip üzerinde kurduğu o amansız baskı kesinlikle nefes kesiciydi.
Kael, sırtını hafifçe çarptığı zemin üzerinde doğrularak ciğerlerindeki sıkışan havayı dışarıya doğru üfledi. Ardından, elinin tersiyle göğsünü sildi ve dudaklarının kenarında hakiki bir eğlence ifadesiyle gülümsedi: “…Pekala, tamam. Demek oyunun kuralları bu.”
GÜM.
Genç adamın kahverengi göz bebekleri bu kararlılıkla daralırken, bedeninden taşan o kızıl-siyah enerji seviyesi aniden yeni bir eşiğe tırmandı.
KORTİZOL SEVİYESİ: %80
Nero, karşısındaki bu enerji artışını ve Kael’in o gözlerindeki hakiki odaklanmayı gördüğünde yüzündeki o hırçın sırıtış daha da büyüdü: “İşte şimdi! İşte şimdi harbi dövüş başlıyor!”
BOOOOOOOOOM.
İkisi de aynı salisede, arkalarında birer enerji izi bırakarak birbirlerine doğru harekete geçtiler. O zifiri karanlık kızıl-siyah aura ile Nero’nun o yoğun, kül rengini andıran koyu gri aurası sahanın tam ortasında muazzam bir patlamayla çarpıştı. Kael, elindeki Kara Tüy’ü keskin, jilet gibi bir açıyla havaya savurarak amansız bir kesik attı; Nero ise bu ölümcül kalemin namlusunu doğrudan o ağır metal yumruğuyla karşıladı.
PATLAMA.
Çarpışmanın yarattığı o devasa şok dalgası, tribündeki öğrencileri oturdukları koltuklarda sarsacak kadar büyük bir rüzgar estirdi. Nero, aldığı darbenin ivmesiyle havada ani bir manevra yapıp ekseninde dönerek sağ tekmesini Kael’in boynuna doğru savurdu. Kael, gövdesini milimetrik bir esneklikle aşağıya doğru fır fır döndürerek darbeden sıyrıldı. Tam o esnada parmaklarının arasındaki Kara Tüy’ü ileriye doğru uzattı.
ŞRAAAK.
Kalemin ucundan süzülen o keskin enerji, Nero’nun tam yanağının üzerinden geçerek orada ince, kırmızı bir çizgi açtı.
TIK.
Yere tek bir damla kan süzüldü. Nero, elinin tersiyle yanağından akan o sıcak kanı yavaşça sildi. Parmağının ucundaki kırmızı sıvıya birkaç salise boyunca boş gözlerle baktı. Ardından… o eski gamsız tavrıyla yüzünde kocaman, hırçın bir sırıtış filizlendi: “Güzel. İşte darbe dediğin böyle olur.”
GÜM.
Nero’nun bu keyifli kabulüyle birlikte, sırtındaki o koyu gri enerji motorları aniden iki katı büyüklüğe ulaşarak genişlemeye başladı. Omuzlarından çıkan o uzuvlar artık daha uzun, daha kalın ve daha karmaşık bir yapıya bürünmüştü. İşin en korkunç tarafı, bu motorlar artık sadece gence arkadan hız veren cansız birer mekanizma gibi durmuyordu; havada kendi başlarına kamçı gibi kıvrılıyor, adeta canlı birer uzantı gibi hareket ediyorlardı.
Nero, iki elini de Kael’in olduğu yöne doğru sonuna kadar açtı. Sırtındaki o canlı koyu gri motorlar da sahibinin bu hareketiyle birlikte Kael’in koordinatına doğru uzandı. Ve hemen ardından—
BOOOOOOM.
O uzuvların namlularından çıkan devasa bir basınç ve patlama dalgası, Kael’i doğrudan, tam göğsünden vurdu. Kael, ne kadar hızlı olursa olsun bu kadar geniş çaplı bir etki alanından kaçamayarak havada feci şekilde savruldu.
Ancak dövüşün bu aşamasında Kael’in zihninde en ufak bir panik yoktu.
GÜM.
Bileğindeki Kara Tüy, sahibinin bu havada süzülüşü esnasında derisinin hemen üzerine mor parıltılarla o net emri kazıdı:
[ KARŞILIK VER ]
Kael, havada ters takla atarak dengesini kusursuz bir biçimde topladı. Karşısındaki kızıl saçlı gence doğru neşeyle sırıttı ve bağırdı:
“…Nero! Sen harbiden kelimelerle tarif edilemeyecek kadar eğlenceli bir adamsın!”
Nero, sahadaki bu içten meydan okumayı duyduğunda koca bir kahkaha patlattı: “Ulan Kael! Yemin ediyorum tam olarak aynı cümleyi ben de senin için kuracaktım!”
BOOOOOOOOOOM.
İki genç, bedenlerinden taşan tüm o hırçın enerjilerle birlikte sahanın tam ortasında son bir kez daha kafa kafaya geldi. Öyle bir patlama yaşandı ki; o saniyede koskoca turnuva arenası, tam merkezinden ikiye ayrılıp çatırdayarak çökmeye başladı.
BOOOOOOOOOOM.
Arena artık kelimenin tam anlamıyla haritadan siliniyordu. Devasa beton levhalar, altlarındaki çelik kolonlardan koparak birer yaprak gibi havaya fırlıyor; dövüş alanını çevreleyen o aşılmaz, kalın bariyerler aldıkları akılalmaz basınç yüzünden baştan aşağı çatırdıyordu. Fakat ne komutan Lucien ne de yukarıdaki hakem heyeti düelloyu durdurmak için en ufak bir hamle yapmıyordu. Çünkü o an salonda bulunan herkes aynı sarsıcı gerçeği iliklerine kadar hissediyordu: Akademi tarihinin en epik, en benzersiz kapışmasına şahitlik ediyorlardı.
GÜM. GÜM.
Kael ile Nero sahanın tam ortasında bir kez daha kafa kafaya geldi. O zifiri karanlığı andıran kızıl-siyah aura ile Nero’nun o yoğun, kül rengi koyu gri aurası birbirine amansızca sürtünüyordu. Çarpışmanın merkezinden etrafa alışılmadık cinsten kıvılcımlar değil, çarptığı her şeyi un ufak eden devasa şok dalgaları yayılıyordu.
KORTİZOL SEVİYESİ: %120
Nero’nun mavi gözleri, damarlarından taşan saf adrenalinle birlikte turnuva ışıkları altında adeta çıldırmış gibi parıldıyordu. Sırtındaki o koyu gri roket motorları, aldıkları yoğun enerjiyle muazzam bir boyuta ulaşmıştı. Ancak bu kez, bu uzuvlar sadece arkaya doğru saf basınç üfleyen birer mekanizma olmaktan çıkmışlardı; şekil değiştiriyor, mutasyona uğruyorlardı.
KRRRRRRRSH.
O iki devasa uzvun uç kısımları, kapı gibi yana doğru açıldı. Ve o açılan boşlukların içinden, doğrudan Nero’nun aurasından beslenen, zifiri karanlık rünlerle bezeli enerji namluları fırladı.
Nero, yüzündeki o hırçın, deli dolu sırıtışla birlikte haykırdı: “Pekala, tamam! Şimdi benim asıl tehlikeli oyuncaklar sahneye giriş yapıyor Kael!”
PATPATPATPATPAT.
O namlulardan çıkan koyu gri aura mermileri, gökyüzünden inen amansız bir dolu yağmuru gibi Kael’in üzerine boşaldı. Kael, elindeki Kara Tüy’ü büyük bir esneklikle önünde döndürerek gelen bu yoğun atış dalgasını milimetrik açılarla bloklamaya çalıştı. Ancak her bir merminin çarpışmasıyla etrafa daha da yoğun aura dalgaları saçılıyor ve bu darbelerin taşıdığı ham kuvvet Kael’i durmaksızın geriye doğru itiyordu. Ardı arkası kesilmeyen patlamalar, arenada sağlam kalan son beton parçalarını da havaya uçuruyordu.
Nero, bu yoğun baskının hemen ardından havaya doğru sert bir sıçrayış gerçekleştirdi. Tam o esnada, sırtındaki o iki devasa motor uzvu gövdesinden tamamen ayrılarak havada bağımsız birer parça halinde süzülmeye başladı. Genç adamın zihinsel komutlarıyla hareket eden bu parçalar, havada fır fır dönerek Kael’i çembere alıyordu.
Selene, tribünde oturduğu koltuktan tamamen öne doğru sarkmış, ela gözlerini şaşkınlıkla kırpıştırıyordu: “O da ne öyle? Resmen havada uçan aura droneleri mi yaptı o?”
Komutan Lucien, gümüş saçlarını dalgalandıran rüzgara karşı gözlerini bile kırpmadan sahayı izlerken başını hafifçe onaylar anlamda salladı: “Hayır, basit bir teknikten çok daha ileri bir seviye. Yarı otonom aura uzuvları. Kendi enerjisinin bir parçasını Habel gibi bağımsız birer zekaya kavuşturmuş.”
Nero havada ekseninde dönerken koca bir kahkaha patlattı: “VALLA KOMUTANIM ŞU HAVALI İSİMLERİN HİÇBİRİNİ BEN DE BİLMİYORUM! SADECE İÇİMDEN GELDİĞİ GİBİ ŞEKİLLENDİRİYORUM İŞTE!”
BOOOOOOM.
Havada süzülen o iki bağımsız aura dronesi, aynı salisede Kael’in bulunduğu noktaya doğru çaprazlama ateş açtı. Kael, keskin bir refleksle gövdesini sağ tarafa fırlatarak mermilerin rotasından sıyrıldı. Ancak tam o esnada, üçüncü bir şok dalgası tamamen kör noktasından, arkasından büyük bir hızla üzerine doğru indi.
PATLAMA.
Kael, sırtına aldığı bu ani darbenin şiddetiyle havada birkaç takla atarak sertçe savruldu. Nero ise bu esnada havadan büyük bir hızla yere, dumanların arasına doğru iniş yaptı. Genç kızıl saçlının gövdesinde, omuz çizgisinden aşağıya doğru yeni bir değişim dalgası dalgalanıyordu. O koyu gri yoğun aura, sağ omuz başından aşağıya doğru sıvı bir çelik gibi akmaya başladı ve hemen ardından—
ŞRAAAAAK.
Görenlerin nutkunun tutulmasına sebep olacak cinsten, devasa bir siyah-gri enerji kolu şekil alarak somutlaştı. Genç adamın aurası o kadar yoğun, o kadar sıkışık bir formdaydı ki; bu yeni uzuv, saf enerjiden ziyade antik çağlardan kalma mekanik bir canavarın pençesini andırıyordu. Ağır metalik plakalar rün rün kenetlenirken etrafa feci bir basınç saçıyordu.
Bütün tribün, bu muazzam dönüşüm karşısında adeta çılgına dönerek ayağa fırladı.
Habel yumruğunu havaya kaldırarak bağırdı: “İŞTE BU BE! Sonunda herif o sakladığı gerçek formunu, gizli kozunu piyasaya çıkardı!”
Nero, yeni somutlaşan o devasa mekanik kolunun parmaklarını sertçe sıkarak yumruk haline getirdi. Sırtında bağımsız süzülen o aura droneleri, sahibinin bu hareketiyle birlikte havada adeta acı içinde, hırsla çığlık attı.
KRRRRRRRR.
Ve Nero’nun o hırçın yüzündeki deli sırıtış, limitlerini tamamen aşarak daha da büyüdü.
KORTİZOL SEVİYESİ: %155 BOZULMA SEVİYESİ: %0
Üst Konsey locasındaki görevliler, önlerindeki dijital göstergeleri gördüklerinde bir kez daha şok içinde yerlerinden fırladılar: “…Yine mi sıfır?! Nasıl olur da bu kadar devasa bir kortizol yüklenmesine rağmen zihninde en ufak bir sapma, en ufak bir bozulma yaşanmaz?!”
Lucien’ın o her zamanki sert çehresi bu kez harbiden ciddileşmişti. Çünkü çok iyi farkındaydı ki, bu akademide artık sınırlar sadece Kael tarafından değil; karşısında dikilen Nero tarafından da acımasızca, parça parça kırılarak baştan aşağı genişletiliyordu.
Kael, düştüğü o toz duman yığınının arasından yavaşça doğrularak ayağa kalktı. Üstü başı darmadağındı, ciğerlerine dolan duman yüzünden ağır ağır nefes alıyordu. Ancak kahverengi gözlerinde en ufak bir yenilgi hissi yoktu; aksine, dudaklarındaki huzurlu tebessüm duruyordu: “Pekala, tamam… Şimdi senin tam olarak nasıl bir canavar olduğunu çok daha iyi anladım Nero.”
GÜM.
Kara Tüy, sahibinin avucunun içine her zamankinden çok daha sıkı, adeta etle kemik gibi birleşerek oturdu. Genç adamın etrafındaki o kızıl-siyah aura, bu kabullenmeyle birlikte feci şekilde koyulaşarak zifiri bir karanlığa büründü.
Nero, yerdeki tozları tek bir adımıyla dağıtarak ileriye doğru fırladı. O devasa aura kolunu, koca bir binayı yerle bir edebilecek muazzam bir ivmeyle Kael’in üzerine doğru savurdu.
BOOOOOOOOOOM.
Kael, elindeki kalemin gövdesiyle bu devasa pençeyi tam orta noktada karşılayarak blokladı. Ancak ikisinin arasındaki o muazzam enerji çarpışması, arenada sağlam kalan son kolonları da taşıyamaz hale getirdi. Ayaklarının altındaki koca arena zemini büyük bir gürültüyle çökerek aşağıya doğru göçtü. İki genç, alt kattaki darbe emici kolonlara düştü
Aşağı kattan yukarıya doğru devasa bir toz ve toprak bulutu yükseldi. Tribündeki herkes nefesini tutmuş aşağıya bakmaya çalışırken, o zifiri karanlık göçüğün içinden birden neşeli, gür bir kahkaha sesi yükseldi.
Nero: “HAHAHAHA! Ulan Kael! Buraya kadar düşeceğimiz hiç aklıma gelmezdi be!”
Kael’in o sakin ama keyifli sesi dumanların arasından duyuldu: “Oğlum sen harbi kelimenin tam anlamıyla iflah olmaz bir manyaksın.”
Yükselen o toz bulutu yavaş yavaş dağıldığında, sahadaki manzara netleşti. İkisi de yıkıntıların ortasında karşılıklı dikilmiş, yüzlerinde kocaman, samimi birer sırıtışla birbirlerine bakıyorlardı. Üstleri başları kan içindeydi, bedenleri feci şekilde yorgun düşmüştü ama gözlerindeki o hakiki mutluluk turnuva salonundaki her şeyi gölgede bırakıyordu.
Nero’nun o hakiki, sınırsız formu tamamen gözler önündeydi artık; sırtında bağımsızca süzülerek amansız patlamalar saçan enerji motorları, havada kamçı gibi kıvrılan aura droneleri ve kollarını bütünüyle kaplayan o devasa zırh.
Ancak Kael’in kahverengi gözleri, bu ihtişamlı görüntünün arkasında bambaşka, tekinsiz bir detaya takıldı. Nero’nun göğüs kafesinin tam ortasında yer alan o koyu gri aura çekirdeği… inanılmaz derecede kararsız ve dengesiz bir ritimle titriyordu. Her an içeriden infilak edecek, patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
Kael bunu fark ettiğinde dudaklarının kenarıyla hafifçe sırıttı, ses tonunda arkadaşça bir endişe vardı: “Nero, farkında mısın bilmiyorum ama… o göğsündeki aura çekirdeğin aşırı yüklenmeden ötürü stabilitesini tamamen kaybetmiş.”
“İçindeki o muazzam güç, kelimenin tam anlamıyla kendi bedenini parçalamaya, seni tüketmeye başlamış.”
Nero, bu hayati uyarı karşısında gamsız bir tavırla omuzlarını esnetti. Sırtında süzülen o koyu gri motorlar, havaya doğru son derece parlak kıvılcımlar saçarken sırıttı: “Evet, farkındayım Kael. Zaten o yüzden canım bu kadar acıyor ya.”
“…Ama yemin ediyorum bu şekilde dövüşmek hayatımda tattığım en eğlenceli şey!”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı