Arena görevlileri sahanın dört bir yanına dağılmış, aura enerjisi yayan özel aletlerle zemindeki o devasa çatlakları aceleyle kapatmaya çalışıyorlardı. Ancak turnuva salonundaki o gergin ve bir o kadar da hayranlık dolu hava hâlâ capcanlıydı. Tribünlerde fısıldaşan öğrenciler, az önce şahit oldukları o akılalmaz düellonun etkisinden çıkamamışlardı; o muazzam kapışma her birinin beynine adeta kazınmıştı.
Bu sırada Kael ile Habel, arena çıkışındaki ahşap banka yan yana çökmüşlerdi. İkisinin de üstü başı darmadağındı, kıyafetlerinden yırtıklar sarkıyor, bedenlerindeki taze çizikler sızlıyordu. Fakat tüm bunlara rağmen ikisinin de yüzünde, az önceki dövüşün keyfini sonuna kadar çıkardıklarını belli eden geniş birer sırıtış vardı.
Nero, elindeki soğuk içecek kutularını ikisine doğru uzatırken kafasını iki yana salladı: “Yemin ediyorum ikiniz de katıksız birer psikopatsınız. Bu seviyede dövüşüp nasıl hâlâ böyle gülebiliyorsunuz, aklım almıyor.”
Habel içecek kutusunun halkasını çıt diye çekip açtı, kana kana bir yudum aldıktan sonra nefeslendi: “Buna dostluk derler oğlum, anlamazsın.”
Kael, kahverengi gözlerini hafifçe kısarak arkadaşına baktı: “Dostluktan ziyade biraz travmatik bir dostluk sanki.”
Tam o esnada Selene tribün basamaklarından aşağıya, onların yanına doğru indi. O bildik beyaz elbisesinin üzerine hafif bir ceket atmıştı. Turnuvadan kalan bandajları hâlâ vücudunun çeşitli yerlerinde sarılı duruyordu ama bedeninden sızan o zarif Beyaz Aura sayesinde eskisinden çok daha dinç ve sağlıklı görünüyordu.
Habel onun yaklaştığını fark edince dirseğiyle Kael’i dürterek sırıttı: “Ooo, bakıyorum da asıl rakibin geliyor.”
Selene, adımlarını yavaşlatıp grubun önünde durdu ve tek kaşını merakla kaldırdı: “Rakip derken?”
Nero oturduğu yerde arkasına yaslanıp araya girdi: “Kael’in bu turnuvadaki gizli ve en zorlu bölüm sonu canavarı sensin de, ondan bahsediyor.”
Kael hiç duraksamadan, net bir ses tonuyla itiraz etti: “…Kesinlikle hayır.”
Selene’nin ela gözlerinde muzip bir pırıltı belirdi, dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi: “Ne o Kael, yoksa korktun mu?”
Habel aldığı bu pasla birlikte bir anda oturduğu banktan havaya fırladı: “OHH! Çok büyük kışkırtma! Ben olsam hayatta altta kalmazdım!”
Kael arkadaşının bu çocuksu gaza getirme çabasına karşı gözlerini devirdi, ardından Selene’ye dönerek sakin bir tonla konuştu: “Sen hâlâ yaralısın Selene, kendini zorlamamalısın.”
Selene, siyah saçlarını hafifçe geriye savurarak ona doğru bir adım daha yaklaştı: “Farkında mısın bilmiyorum ama sen de yaralısın.”
GÜM.
Bileğindeki Kara Tüy bu sözlerin ardından hafifçe titreyerek sahibine adeta meydan okumayı kabul etmesini fısıldadı.
Aşağıda, dövüş alanının hemen sınırında dikilen Lucien, gümüş gözlerini bu üçlüye çevirmiş, sessizce onları izliyordu. Ortamdaki havayı sezdiğinde, o tok ve pürüzsüz ses tonuyla sakin bir biçimde araya girdi: “Madem öyle, ikinizi dövüştürmek adına konseyden izin alacağım.”
Koca arena, komutanın bu ani kararıyla yeniden derin bir sessizliğe gömüldü. Lucien, ciddiyetini bozmadan şartları ekledi: “Ancak bu dövüş tamamen kontrollü olacak. Sınırlar zorlanmayacak, tam güç kullanılmayacak. Sadece teknik bir karşılaşma.”
Habel hemen arkadan bağırdı: “Külliyen yalan! Komutanım siz bunları hiç tanımıyorsunuz galiba, bu ikisi bir araya gelince normal olmuyor ki, normal dövüş olsun!”
Selene, Habel’ın bu söylenmelerini duymazdan gelerek yavaş adımlarla arena zemininin ortasına doğru yürüdü. Genç kızın etrafından yayılan o saf Beyaz Aura, havada asılı kalan toz bulutlarını temizler gibi yumuşakça dalgalanıyordu. Kael, sahada dikilen genç kızı birkaç saniye boyunca sessizce izledi. Ardından derin bir iç çekerek yırtık ceketini düzeltti: “Pekala, tamam.”
Lucien'in konseyden izin almasının hemen ardından:
BOOOOOOM.
Dövüş alanının sınırlarını çizen o devasa bariyerler, gelen emirle birlikte mavi bir ışık parlaması eşliğinde yeniden aktif hale geldi.
Selene, sahanın ortasında durup sağ elini zarif bir hareketle havaya doğru kaldırdı. Bedenindeki Beyaz Aura parmaklarının ucunda inanılmaz bir hızla yoğunlaşmaya başladı ve hemen ardından—
ŞRAK.
Genç kızın ellerinde, saf beyaz enerjiden dövülmüş, estetik hatlara sahip uzun namlulu devasa bir keskin nişancı tüfeği belirdi. Onun meşhur silahı Beyaz Ay’dı.
Bütün salon, silahın formunu gördüğü an sustu. Çünkü Selene’nin dövüş tarzı, turnuvadaki diğer öğrencilerin aksine yakın mesafeli amansız yumruklara ya da hançer darbelerine dayanmıyordu; tamamen kusursuz bir uzun menzil odaklıydı.
Beyaz Ay, Selene’nin parmakları arasında birkaç saniye sonra hafif bir ışık patlamasıyla dağıldı. Saniyeler içinde formu değişerek bu kez beyaz bir enerji piyade tüfeğine dönüştü. Ardından başka bir bilek hareketiyle silah ikiye bölünerek çift tabanca halini aldı. Selene, elindeki silahın tüm uzun menzil varyasyonlarını adeta havada dans ettiriyor gibiydi.
Nero hayranlıkla ıslık çaldı: “Harbiden kızın bütün olayı tamamen uzaktan, nokta atışıyla vurmak üzerine kurulu.”
Habel kendi kendine mırıldandı: “Valla onun karşısında ben olsam, daha yanına yaklaşamadan havada delik deşik olurdum, net.”
Selene, elindeki tabancanın namlusunu hafifçe Kael’e doğru doğrulttu, ela gözlerini onun üzerine dikti: “Hazır mısın?”
Kael, elindeki Kara Tüy'ün boyu hafifçe uzadı, omzuna yaslayıp her zamanki o umursamaz tavrıyla cevap verdi: “Pek sayılmaz.”
Lucien elini havaya kaldırdı ve turnuvanın emrini verdi: “Başlayın.”
ÇAT.
Selene, emrin verildiği o mikrosaniyede tetiğe bastı. Beyaz Ay’ın namlusundan çıkan bembeyaz bir aura mermisi, havayı yırtarak büyük bir hızla Kael’e doğru ilerledi. Kael, keskin bir refleksle gövdesini sol tarafa doğru kaydırarak mermiden sıyrıldı.
Fakat Selene durmuyordu; hemen ardından ikinci atış geldi, ardından üçüncüsü. Genç kız, sahada muazzam bir estetikle sürekli pozisyon değiştiriyor, Kael ile arasındaki mesafeyi koruyarak onun yaklaşmasına asla izin vermiyordu.
Kael, üzerindeki bu yoğun mermi yağmuru altında, arkadaşının bu kusursuz baskısı karşısında istemsizce sırıttı: “Harbiden çok sinir bozucun bir tarzın var.”
Selene, bir sonraki atış için nişan alırken hafifçe gülümsedi: “…Teşekkür ederim.”
BOOOOM.
Beyaz Ay saniyeler içinde yeniden o devasa keskin nişancı tüfeği formuna büründü. Selene havaya doğru zarifçe sıçradı ve tam havadayken tetiği çekti. Yukarıdan aşağıya doğru inen o devasa büyü mermisi, çarptığı zemini büyük bir basınçla patlattı.
Kael, elindeki Kara Tüy’ü kalkan gibi önüne siper ederek darbeyi son anda bloklamayı başardı ancak darbenin yarattığı o muazzam itiş gücü yüzünden metrelerce geriye doğru savrulmaktan kurtulamadı.
Nero tribünde heyecanla ayağa fırladı: “Acaba Selene, Counter Strike'ı nasıl oynar?”
Habel kafasını salladı: “İyi oynayacağı kesin!”
Kael, ayakları üzerindeki baskıyı azaltıp yıldırım hızında yeniden ileriye, Selene’ye doğru atıldı. Fakat Selene, onun bu hamlesini çoktan öngörmüş gibi büyük bir esneklikle geriye doğru kaydı. Elindeki Beyaz Ay bu esnada bir kez daha şekil değiştirdi; bu kez üzeri karmaşık rünlerle kaplı, uzun namlulu beyaz bir elektromanyetik enerji tüfeği halini aldı.
Lucien, genç kızın elindeki bu yeni formu gördüğünde gümüş gözleri hafifçe büyüdü: “Silahın sınırlarını mı aşmaya başladı?”
ŞAAAAAAK.
Bembeyaz, göz alıcı bir ışık sütunu arena boyunca düz bir çizgi halinde geçti. Kael, tehlikeyi saliseler önce sezip gövdesini yere doğru fırlatarak eğildi. O muazzam ışık darbesi o kadar yakınından geçmişti ki, Kael’in siyah saçlarının birkaç teli havada uçuşarak zemine döküldü.
Kael düştüğü yerden doğrularak üzerini silkeledi: “Pekala, tamam. Bu darbe artık açık bir tehdit sınıfına giriyor.”
Selene, onun bu şaşkın hali karşısında dudaklarının kenarında küçük, muzaffer bir sırıtış gösterdi: “O zaman daha fazla saklanma da ciddi ol, Kael.”
GÜM.
Kara Tüy, sahibinin içindeki o meydan okuma dürtüsüyle hafifçe titredi. O andan itibaren, arena içindeki tüm gölgeler garip bir şekilde koyulaşmaya, Kael’in ayaklarının altından yukarıya doğru tırmanmaya başladı.
Nero yukarıdan sahadaki bu değişimi fark edince duraksadı: “Ha? Bir dakika, neler oluyor orada?”
Selene’nin hemen arkasında duran gölge, sanki bağımsız bir sıvıymış gibi zeminden yukarıya doğru yükseldi. Ve saniyeler içinde—o devasa, korkutucu siluetiyle Kara Yankı tamamen somutlaşarak ortaya çıktı.
Ancak bu kez o eski dövüşlerdeki gibi etrafına ölüm saçan, saldırgan bir canavar gibi durmuyordu. O devasa gölge bedeniyle, son derece sakin ve uysal bir biçimde sadece Selene’nin hemen arkasında dikiliyordu. Gövdesinden sızan kızıl aura ise etrafa zarar vermeyecek kadar hafif, adeta bir esinti gibi yayılıyordu.
Selene, arkasında hissettiği bu ani soğuklukla birlikte yavaşça kafasını geriye doğru çevirdi. Kara Yankı, genç kızın bu hareketiyle birlikte devasa gövdesini yavaşça öne doğru eğdi. O yüzü olmayan, tamamen karanlıktan oluşan çehresi, Selene’nin tam kulağının hizasına kadar geldi.
Ve ardından, zihninin derinliklerinden gelen o boğuk, kesik kesik ve hırıltılı sesiyle resmen konuştu:
“…is…”
“…te…”
“…mi…”
“…yo…”
“…rum…”
Sahadaki tüm sesler bir anda bıçak gibi kesildi, koskoca arena derin bir sessizliğe gömüldü.
Habel, duyduğu bu kelimeler karşısında birkaç saniye boyunca donakaldı. Yaratığın ne demek istediğini idrak ettiği o salisede ise daha fazla dayanamayarak direkt olduğu yere, beton zemine çöktü ve gülmekten kırılmaya başladı: “PUHAHAHAHAHAHA! ULAN İNANAMIYORUM!”
Nero ise tribünde gülmekten nefessiz kalmış, eliyle kalbini tutuyordu: “Oğlum şaka mı bu?! Kael’in içindeki bu lavuğun iradesi mi var?”
Selene, arkasında duran ve kendisine melankolik bir biçimde bakan Kara Yankı’ya birkaç saniye şaşkınlıkla baktı. Ardından bakışlarını sahanın diğer ucundaki Kael’e çevirdi.
Kael ise utancından yüzünü tamamen avucunun içiyle kapatmış, omuzları sarsılarak içten içe gülüyordu. Gerçekten, uzun zamandır ilk kez bu kadar absürt bir durumun içinde kalmıştı. Sonra elini yüzünden çekip teslim olur gibi havaya kaldırdı: “Pekala, ben pes ediyorum.”
Arena sakinleri bu ani pes ediş karşısında bir an sessiz kalsa da, hemen ardından Habel yerinden fırlayarak bağırdı: “Akademi tarihinin net ara farkla en kısa süren, en absürt maçı ilan ediyorum bunu!”
Selene, bu komik diyaloglar ve yaratığın o uysal tavrı karşısında kendini daha fazla tutamayarak neşeli bir kahkaha attı.
Kara Yankı ise genç kızın bu neşeli kahkahasına rağmen hâlâ onun arkasında, adeta koruyucu bir muhafız gibi dikilmeye devam ediyordu. Ve o esnada, gölgeden oluşan göğüs kafesinin üzerinde, mor parıltılı harflerle şu iki kelime yavaşça şekillenerek belirdi:
[ ANNE ] [ KORU ]
Kael, yaratığın göğsünde beliren bu iki kelimeyi okuduğunda, yüzündeki o neşeli gülüşü hafifçe yavaşladı, kahverengi gözlerinde derin, felsefi bir anlam belirdi. Çünkü o an çok net bir şekilde fark etmişti ki; o karanlık, korkutucu canavarın içinde… aslında tamamen kendisine ait olan, geçmişten beri Selene’yi korumak isteyen o saf ve incinmiş ruhunun parçaları gizliydi. Ve Kael, artık o parçalarla savaşmak yerine, onlarla tamamen bir bütün olmayı öğreniyordu.
GÜM.
Arenadaki temizlik görevlileri bile ellerindeki aura aletlerini bir kenara bırakmış, sahadaki bu inanılmaz manzaraya bakarak bıyık altından gülüyorlardı. Burası, daha sadece birkaç saat önce Ragnar’ın gözünü kan bürümüş bir öfkeyle ölümüne savaş açtığı, her köşesinden kasvet ve nefret akan o aynı arena gibi hissettirmiyordu artık. Hava tamamen yumuşamış, üzerindeki o ağır turnuva baskısını fırlatıp atmıştı.
Kara Yankı ise hâlâ Selene’nin hemen arkasında dikilmeye devam ediyordu. O devasa, heybetli ve normalde insanı dehşete düşürmesi gereken gölge bedeniyle oradaydı. Ancak şu anki duruşunda en ufak bir tehditkârlık emaresi yoktu; aksine, cüssesine taban tabana zıt bir biçimde adeta utangaç, nereye bakacağını bilemeyen suçlu bir çocuk gibi duruyordu.
Selene başını hafifçe yana eğerek, arkasındaki bu koca gölgeye doğru sordu: “…Yani sen de mi benimle dövüşmek istemiyorsun?”
GÜM.
Kara Yankı’nın gölgeden göğüs kafesinin üzerinde parıldayan mor harfler aniden yer değiştirdi, yeni bir cümle şekil aldı:
[ KORU ]
Hemen altına, sanki durumunu daha net açıklamak ister gibi aceleyle bir satır daha eklendi:
[ YARALI ]
Habel, bu yazıyı okuduğu saniyede oturduğu yerden elini dizine vurarak bağırdı: “LAN! İnanılmaz bir şey bu! Koskoca kadim canavar resmen Kael’den daha duyarlı çıktı, bildiğin kıza babalık yapıyor şu an!”
Nero ise adeta yatağa düşer gibi arkasındaki tribün koltuğuna kendini bıraktı, gözlerini tavana dikti: “Bu gidişle o gölge şeyin duygusal zekâ katsayısının hepimizinkinden daha yüksek olduğunu kabul etmek zorunda kalacağız galiba.”
Kael ise elini tekrar yüzüne kapatmış, parmaklarının arasından sahayı izliyordu. Utançtan yanaklarının yandığını hissederek mırıldandı: “...Gerçekten hepiniz adına özür dilerim, neden böyle yapıyor hiçbir fikrim yok.”
Selene, arkasındaki o devasa varlığa doğru gövdesini tamamen döndü. Genç kızın etrafından süzülen o saf Beyaz Aura, hafif dalgalar halinde etrafa yayılarak Kara Yankı’nın kızıl-siyah enerjisiyle havada usulca birbirine karıştı. Ve o an, salondaki herkesin derinden hissettiği garip, kelimelerle tarif edilemeyecek bir görsel uyum yakalandı. İki zıt enerji birbirini itmek yerine adeta birbirini tamamlıyordu.
Dövüş çizgisinin kenarında dikilen Lucien, bu enerji birleşimini gördüğünde gümüş gözlerini hafifçe kıstı: “İlginç.”
Yukarıdaki locada oturan Üst Konsey üyelerinden biri ise elindeki kalemi hızla oynatarak dijital paneline şu kritik verileri düşüyordu:
KARA YANKI: SALDIRGANLIK REAKSİYONU = DÜŞÜK KORUMA İÇGÜDÜSÜ = EN ÜST SEVİYE
Selene, birkaç saniye boyunca karşısındaki o yüzü olmayan karanlık çehreye baktı. Ardından, beyaz elbisesinin kollarını hafifçe sıyırarak sağ elini yukarıya doğru kaldırdı.
Nero yukarıdan bu hamleyi gördüğü an panikle yerinden fırladı: “DUR! Selene ne yapıyorsun, bence o ne idüğü belirsiz şeye hiç dokunma, her an ne yapacağı belli olmaz!”
Habel ise tam tersi bir heyecanla öne atıldı: “Yok yok, bence kesinlikle dokunsun. Acayip merak ettim ne olacağını, bölme sahneyi!”
Selene, arkadaşlarının bu bağırışlarını hiç umursamadan elini uzattı ve Kara Yankı’nın o yoğun, dumanlı gölgeden oluşan koluna avucunu hafifçe dokundurdu.
GÜM.
Yaratığın o devasa bedeni, genç kızın parmaklarının temasıyla birlikte bir anlığına hafifçe titredi. Ardından, herkesin nefesini tuttuğu o salisede—büyük bir yavaşlıkla aşağıya doğru eğildi. Ve o devasa, korkutucu kafasını, Selene’nin omuz çizgisine ürkekçe, hafifçe yaslayıverdi.
Bütün arena sakinleri adeta büyülenmiş gibi tamamen sustu. Kael’in kahverengi gözleri şok içinde açılmıştı, olduğu yerde donakalarak kekeledi: “Ne… Ne yapıyor bu şu an?”
Nero gözlerini devirdi: “Bildiğin ilgi bağımlısı çıktı bu koca oğlan.”
Habel iç çekerek ekledi: “Bence yaratık hayatı boyunca Kael’in iç dünyasında zerre şefkat ve sevgi görmemiş, ilk defa birinden sıcaklık alınca ne yapacağını şaşırdı.”
Selene, omzundaki o hafif ağırlık ve gölgenin bu uysal duruşu karşısında istemsizce, içten gelen bir yumuşaklıkla gülümsedi. Çünkü normalde etrafına korku ve ölüm saçması gereken bu muazzam karanlık varlık… şu an zihninin derinliklerinde feci şekilde hüzünlü ve yalnız hissettiriyordu.
Kara Yankı’nın göğsündeki o mor harfler, Selene’nin gülümsemesiyle birlikte yeniden titreyerek yer değiştirdi:
[ SICAK ]
Selene, elini gölgenin üzerinde hafifçe gezdirerek çok kısık, zarif bir ses tonuyla mırıldandı: “Teşekkür ederim.”
GÜM.
Kara Yankı birkaç saniye boyunca o pozisyonda, Selene’nin omzunda hiç kıpırdamadan öylece bekledi. Ardından sanki bir şeyi aniden hatırlamış gibi bir anda doğrultu ve jet hızıyla Selene’nin yanından çekilip Kael’in hemen arkasına geçti.
Kael ne olduğunu anlayamayarak arkasına bakmaya çalıştı: “Ha?”
Ancak o dönemedi bile; devasa yaratık öne doğru eğildi ve Kael’in omuz başına, kafasının ön kısmıyla hafifçe, uyarıcı bir tonla vurdu. Nero sahadaki bu sahneyi birkaç saniye boyunca sessizce izledi. Ardından ellerini iki yana açarak konuştu: “Tamam, az önce kendi öz yaratığı tarafından resmen çok sert bir şekilde azarlandı.”
Habel daha fazla dayanamayarak doğrudan yere yattı ve kahkahayı bastı: “PUHAHAHAHAHA! Yemin ediyorum bitiyorum bu duruma! Kara Yankı resmen Kael’in arkasına geçip ‘Kızı sakın üzme, adam gibi ol’ dedi lan!”
Kael, arkasındaki koca gölgenin baskısıyla ne yapacağını şaşırarak yukarıya bağırdı: “Siz ikiniz yukarıda durup niye onun her hareketini bu kadar net anlayabiliyorsunuz? Ben niye bir şey anlamıyorum?”
Selene, siyah saçlarının arkasından ona bakarken dudaklarında muzip bir sırıtış belirdi: “Çünkü her şey ortada Kael, çok belli.”
Kael bu lafın üzerine tek bir kelime bile cevap veremedi. Çünkü kendi iç dünyasından fırlayan bu devasa gücün, herkesin önünde sergilediği bu ergence davranışlar harbiden utanç verici bir boyuta ulaşmaya başlamıştı.
GÜM.
Bu esnada, bileğinde çekilmiş Kara Tüy de bu baskıya ortak olmak ister gibi parmaklarının üzerine mor harflerle yeni bir emir kazıdı:
[ KORU ]
Kael bıkkınlıkla iç çekti: “…Tamam, anladık.”
Fakat kalem durmadı, hemen altına yeni bir kelime daha patlattı:
[ ÜZME ]
Nero tribünde oturduğu koltuktan aşağıya doğru sarktı: “YOK ARTIK! Baksanıza şuna! Kadim silahı ve içindeki canavarı birleşmiş, bildiğin Kael’e özel ilişki danışmanlığı yapıyorlar şu an sahada!”
Habel gülmekten nefes alamayacak duruma gelmiş, eliyle karnını tutuyordu. İşin en absürt tarafı, sahanın kenarında duran o katı, disiplinli komutan Lucien bile yüzünü başka bir yöne çevirmiş, dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsüyordu.
Ve tüm bu şamata, bu neşeli gürültü… Kael’in hayatı boyunca ilk kez fark ettiği bambaşka bir gerçeği önüne seriyordu. Çevresindeki insanlar, onun o yıkıcı ve tehlikeli gücüne rağmen yanından kaçmıyorlardı. Ondan korkmadan, onunla dalga geçerek rahatça gülebiliyorlardı. Genç adamın etrafında kendilerini güvende ve huzurlu hissediyorlardı.
Bu duygu… Kael için inanılmaz derecede yabancı ve garipti. Göğüs kafesinin içini, kalbini tuhaf bir biçimde sıkıştırıyordu. Ama bu sıkışma geçmişteki o karanlık, boğucu acılardan feci şekilde farklıydı; içini ısıtan, yumuşacık bir ağırlıktı.
Selene, Kael’in yüzündeki o ani dalgınlığı, iç dünyasındaki o sessiz kırılmayı anında fark etmiş gibi yavaş adımlarla ona doğru yaklaştı. Tam önünde durduğunda, ela gözlerini onun kahverengi gözlerine dikerek çok kısık, sadece ikisinin duyabileceği bir ses tonuyla konuştu:
“Bak.”
Kael, düşüncelerinden sıyrılarak başını yavaşça genç kıza doğru çevirdi. Selene’nin ses tonu, turnuvanın başından beri hiç olmadığı kadar yumuşak ve şefkat doluydu:
“O arkanda duran şey senin en kötü, en tehlikeli tarafın değil Kael.”
Bakışları, Kael’in hemen arkasında sessizce bekleyen o devasa gölgeye, Kara Yankı’ya doğru kaydı. Dudaklarında huzurlu bir tebessüm filizlendi:
“…Bence o, senin bunca yıldır içinde biriktirdiğin, kimseye gösteremediğin en yalnız tarafın.”
GÜM.
Kara Yankı’nın göğüs kafesinde, Selene’nin bu hak hakikat tespiti üzerine yavaşça, parıl parıldayan tek bir kelime belirdi:
[ DOĞRU ]
Kael, karşısındaki siyah saçlı kıza bakarken birkaç saniye boyunca boğaz düğümlendi, tek bir kelime bile konuşamadı. Çünkü hayatında ilk kez… biri onun içindeki o en büyük, en korkunç canavara korkuyla veya nefretle değil; onun acısını, onun o amansız yalnızlığını görerek, kalpten bir anlayışla bakmayı başarmıştı.
Tribünlerdeki öğrenci grupları kendi aralarında fısıldaşarak az önceki absürt ama bir o kadar da göz kamaştırıcı sahneleri tartışıyordu. Yine de ortam, turnuvanın o gergin dakikalarına kıyasla feci şekilde sakin ve huzurluydu.
Kara Yankı, o zifiri karanlığı andıran devasa cüssesiyle hâlâ Kael’in hemen yan tarafında dikilmekteydi. Kızıl-siyah dumanlar yayan bedeni bir nebze olsun durulmuştu. Hatta Selene’nin az önceki şefkatli yaklaşımından ötürü, o koca gövdesini hafifçe genç kıza doğru eğmiş, adeta onun etrafında uysal bir koruma kalkanı oluşturmuştu.
GÜM.
Gölgeden göğüs kafesinin üzerinde parıldayan o mor harfler, ortamın sakinleşmesiyle birlikte yavaş yavaş soluyor, silinmeye yüz tutuyordu. Ta ki—arenanın o devasa demir giriş kapısı büyük bir gürültüyle açılana kadar.
Salondaki tüm fısıldaşmalar, o paslı gıcırtıyla birlikte kesildi. Herkes gayriihtiyari başını o yöne doğru çevirdi.
Kapının eşiğinde Ragnar belirmişti. Kael ile yaptığı o ölümcül düellodan sonra vücudunun neredeyse tamamı tıbbi bandajlarla sımsıkı sarılmıştı. Yüzünün sol tarafında hâlâ koyu mor bir darbe izi duruyordu ve aldığı hasarlardan ötürü yürüyüşü tam anlamıyla düzgün sayılmazdı, hafifçe aksıyordu. Ancak tüm o hırpalanmışlığına rağmen gözleri… hâlâ turnuvanın başındaki o tanıdık, yırtıcı ve gururlu ışığı taşıyordu.
Salon bir anda gerildi. Nero, oturduğu tribün basamağından yavaşça doğruldu: “İşte şimdi yine bir ton sorun çıkacak, demedi demeyin.”
Habel’ın az önceki o neşeli sırıtışı yüzünde donup kaldı. Selene ise refleks olarak sırtını dikleştirip gardını alma ihtiyacı hissetti.
Ve tam o saniyede—
GÜÜÜÜMM.
Kara Yankı’nın dumanlı bedeni, Ragnar’ın sahaya ayak basmasıyla birlikte akılalmaz bir hızla genişleyip büyümeye başladı. Çevresine saçtığı o kızıl-siyah aura dalgası, zincirlerinden boşanmış gibi yeniden hırçınlaştı. Gölgelerden oluşan kaburga kemikleri dışarıya doğru genişledi, omuzları iki katı büyüklüğe ulaştı ve en önemlİSİ: Yüzünün o kapkaranlık boşluğunda, jilet gibi keskin, bembeyaz sivri dişler tamamen açığa çıktı.
KRRRRRRRRR.
Boğazından yükselen, yerin derinliklerinden geliyormuş gibi boğuk ve hırıltılı bir kükreme koca arenanın duvarlarında yankılandı.
O esnada Selene, ayaklarının yerden tamamen kesildiğini hissetti. Çünkü Kara Yankı, saniyeler içinde devasa gölge kolunu uzatmış, genç kızı adeta pamuklara sarar gibi büyük bir hassasiyetle kavrayarak kendi göğsüne doğru çekmişti. Onu o koca cüssesinin arkasına saklıyor, yaklaşan o yırtıcı tehdide karşı cansiperane bir şekilde siper ediyordu.
Nero, yukarıdan bu aşırı sahiplenici hareketi izlerken gözlerini kırpıştırdı: “Tamam abi. Bu aşırı derecede kıskanç ve korumacı bir boyuta ulaştı şu an.”
Habel ise ellerini iki yana açarak bağırdı: “LAN! Ragnar yemin ediyorum iki metre daha yaklaşırsa, bu koca oğlan seni şuracıkta çiğ çiğ yutacak, dur bence!”
GÜM. GÜM. GÜM.
Kara Yankı’nın göğüs kafesindeki mor harfler, bu kez titreyerek, karmakarışık ve çarpık hatlarla adeta ekrana kazınır gibi belirdi:
[ TEHLİKE ] [ KORU ] [ PARÇALA ]
Selene, yaratığın o devasa dumanlı kolunun arasında, adeta bir koza gibi sıkışmış vaziyetteyken kafasını hafifçe dışarıya doğru uzattı: “...Kael.”
Kael, birkaç saniye boyunca kapının önünde duran Ragnar’a ifadesizce baktı. Ardından bakışlarını kendi iç dünyasının bu hırçın parçasına, Kara Yankı’ya doğru çevirdi. Ses tonu son derece sakin ama bir o kadar da emir telakki edecek kadar net ve pürüzsüzdü:
“Sakin ol.”
GÜM.
Kara Yankı’nın o derinlerden gelen kükremesi bu net emirle birlikte yavaşladı, hırıltısı azaldı. Ancak o sivri dişlerini göstermeye ve gözünü kırpmadan Ragnar’ı süzmeye devam ediyordu; tetikteydi.
Kael, onun bu inatçı korumacılığı karşısında bu kez sesini biraz daha yumuşatarak, adeta huysuz bir çocuğu teskin eder gibi tekrar konuştu: “Sorun yok, bir şey yapmayacak. Güvendeyiz.”
Derin bir sessizlik yaşandı. Kara Yankı birkaç saniye boyunca olduğu yerde hiç kıpırdamadan, Kael’in bu yumuşak tonunu tarttı. Ardından… büyük bir dikkatle, Selene’nin canını acıtmaktan feci şekilde korkuyormuş gibi yavaşça genç kızı yere, ayaklarının üzerine bıraktı. Fakat yine de tamamen geri çekilmedi; Selene’nin hemen bir adım önünde, devasa bir barikat gibi dikilmeye devam etti.
Ragnar, sahadaki bu olağanüstü tehdit algısını gördüğünde, niyetinin kötü olmadığını belli etmek istercesine bandajlı iki elini de yavaşça havaya doğru kaldırdı: “Buraya tekrar savaşmaya ya da olay çıkarmaya gelmedim.”
Habel oturduğu yerden kafasını salladı: “Bence de hayatın boyunca verdiğin en mantıklı, en doğru karar bu dostum.”
Ragnar, gözlerini o sivri dişlerini hâlâ saklamayan Kara Yankı’nın üzerinden bir saniye bile ayırmadan konuşmasını sürdürdü: “Sadece turnuvanın geri kalanını, sizin şu garip dövüşlerinizi izleyeceğim.”
Lucien, kapı eşiğindeki yaralı gence birkaç saniye boyunca o soğuk, gümüş gözleriyle baktı. Ardından durumun büyümesine mahal vermemek adına kısa bir emir verdi: “Pekala. Geç ve yerine otur.”
Ragnar, bu iznin ardından yavaş adımlarla tribünlerin alt basamaklarına doğru ilerledi. Fakat koltuğuna yerleşirken bile… bakışları ısrarla Kara Yankı’nın üzerindeydi. Çünkü çok değil, daha birkaç saat önce o yaratığın kendisini bu sahada gerçekten, harbi harbi öldürmek istediğini iliklerine kadar hissetmişti.
Selene, üzerindeki o yoğun baskının kalkmasıyla derin bir nefes alarak üstünü başını düzeltti. Ardından önünde bir dağ gibi dikilen gölgeye baktı: “Beni gerçekten… tamamen kendi iradesiyle korumak için sakladı.”
GÜM.
Kara Yankı’nın göğüs kafesinde, genç kızın bu hayranlık dolu cümlesi üzerine gururla parıldayan tek bir kelime belirdi:
[ KORU ]
Nero utançla yüzünü tamamen iki avucunun arasına aldı: “Oğlum bu koca kadim yaratık artık bildiğin bizim lojmanın sadık bekçi köpeğine döndü iyice.”
Habel sırıtarak düzeltti: “Düz bekçi köpeği değil yalnız; geçmişi dramatik travmalarla dolu, psikolojik sorunları olan bir bekçi köpeği.”
Kael, arkadaşlarının bu amansız şamatası karşısında istemsizce, içten gelen bir tebessüm gösterdi. Ancak tüm bu komikliğin arkasında, iç dünyasında feci şekilde önemli bir şeyi fark etmişti. Kara Yankı artık sadece kendisinden çıkan, onun körü körüne verdiği komutları uygulayan cansız bir enerji kütlesi ya da kukla değildi. O, kendi duygularını tartabiliyor, etrafındaki tehlikeleri seziyor ve en önemlisi…
Kael’in değer verdiği insanları korumak için tamamen kendi kararlarını vermeye başlıyordu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı