BOOOOOOOOOOOOOOM.
Dövüş alanı bu kez sarsılmadı, adeta acıyla inledi. Kael’in bedeninden fışkıran kızıl-siyah enerji dalgası, zincirlerinden boşanmış bir nehir gibi bütün zemin boyunca yayılarak kıvılcımlar saçtı. Hava dalgası o kadar yoğundu ki, tribünlerdeki en arka sıralar bile bu dalgalanmayı tenlerinde hissetti.
KORTİZOL SEVİYESİ: %150
Ve hemen altındaki o hayati gösterge—
BOZULMA SEVİYESİ: %0
Aura Bastırma Departmanı’nın kurduğu tüm sistemler aynı anda çıldırdı. Kontrol panellerindeki kırmızı ışıklar durmaksızın yanıp sönmeye başlarken, salonun dört bir yanında tiz alarm sesleri yankılandı. Lucien, her zamanki soğukkanlılığını tamamen bir kenara bırakarak bir hışımla oturduğu yerden ayağa kalktı. Gümüş gözleri şok içinde ekranlara kilitlenmişti: “Bu seviyede bir enerji yüklemesinde… Deneyimsiz birisinin zihni hâlâ nasıl bu kadar stabil kalabilir?!”
Üst konsey üyeleri de artık oturdukları yerde duramıyor, dehşet içinde birbirlerine bakıyorlardı. Çünkü Kael’in vücudundaki bu aura akışı, bilinen tüm insan fizyolojisi kurallarına ve akademi kitaplarına düpedüz aykırı görünüyordu. Normal bir öğrencinin bu seviyede çoktan bilincini kaybedip amansız bir canavara dönüşmesi gerekirdi.
GÜM.
Kara Tüy, sahibinin parmakları arasında çılgınlar gibi, adeta yırtıcı bir kalbin ritmiyle atıyordu. Kael’in kahverengi gözbebekleri bu muazzam güç yoğunluğuyla hafifçe küçülmüştü. Ancak yüzünde, dudaklarının kenarından tüm çehresine yayılan kocaman, engellenemez bir sırıtış vardı. Hiçbir yük taşımayan, saf bir mutlulukla gerçekten eğleniyordu genç adam.
Habel, karşısındaki bu akılalmaz manzarayı ve Kael’in o hakiki neşesini görünce meydan okuyan bir kahkaha patlattı: “HAHA! Sonunda be! Sonunda o içindeki gerçek yüzün ortaya çıktı, aradığım Kael deliren değil tamamiyle kendine hakim olandı!”
Kael bu lafa kelimelerle cevap vermedi. Onun yerine bir anda—
Ayaklarının altındaki beton zemin büyük bir gürültüyle havaya uçtu. Kael olduğu yerden göğe doğru sıçradı. Ama bu hareket, alışılagelmiş düz bir zıplayıştan çok uzaktı. Siyah ceketi havada savrulurken, genç adamın bedeni koca arena içinde adeta ışıktan bir top gibi sekiyordu. Bir sütuna, havada görünmez bir enerji noktasına, zemine, karşı duvara—her yere sadece mikrosaniyeliğine temas ediyor, ardından daha büyük bir ivmeyle tekrar fırlıyordu.
Kızıl-siyah enerji izleri, alanın içinde karmaşık ve muazzam birer zigzag çizerek havada kalıyordu. Tribünlerdeki öğrenciler artık kafalarını ne tarafa çevireceklerini şaşırmış, gözleriyle bu hızı takip etmeyi tamamen bırakmışlardı.
Ve işin en inanılmaz tarafı—Kael, tüm bu süratin ortasında, nefes nefese kalmasına rağmen bağıra bağıra şarkı söylüyordu.
“YIKILSAM BİLE DÖNMEYECEĞİM—!”
BOOOOOOM.
Kael, yüksek tavanın demir kirişlerine basıp aldığı güçle ok gibi yeniden aşağıya doğru indi. Habel, üzerine doğru gelen bu tehlikeyi sezerek ikiz hançerlerini çaprazlama havaya kaldırdı.
ÇİNG ÇİNG ÇİNG.
Çarpışan silahların etkisiyle etrafa kızıl kıvılcımlar saçıldı. Ama Kael durmuyor, sanki havada dans ediyormuş gibi ritmini hiç kaybetmiyordu. Şarkının nakaratı arenayı inletmeye devam etti:
“DEĞİŞİMİN SAVAŞI BUUUU—!”
GÜM.
Kara Tüy’ün boyu bir kez daha uzadı ve etrafındaki kızıl-siyah aura keskin bir girdap gibi dönmeye başladı. Kael, havada kusursuz bir ters takla atarken bir anda Habel’ın tam önünde belirdi.
Habel, aralarındaki bu sıfır mesafeyi görünce sırıttı: “Yakaladım seni!”
Ama—Kael aynı salisede tekrar ortadan kayboldu. Habel’ın turkuaz gözleri hayretle büyüdü. Çünkü Kael’in gölgesi bu kez tam olarak arkasındaydı. Bir an sonra yanında. Hemen ardından tam tepesinde. Genç adamın geride bıraktığı aura izleri, arena sınırları içinde delirmiş bir fırça darbesi gibi sürekli yer değiştiriyordu.
Nero, heyecandan kendini tutamayarak tribündeki koltuğun üzerine çıktı: “LAN! Bu bildiğin harita hilesi! Adam fizik kurallarını reddediyor resmen!”
Selene ise arka sırada otururken istemsizce, içten gelen bir huzurla gülümsüyordu. Çünkü Kael’in yüzünde, o aşina olduğu kasvetli acıyı, geçmişin travmatik gölgelerini görmüyordu. Genç adamın her bir hamlesinde, yüzündeki her bir ifadede saf, katıksız bir özgürlük hissi vardı.
BOOOOOOM.
Habel, üzerindeki bu muazzam baskıyı kırmak adına sonunda tüm gücüyle kendi büyük hamlesini yaptı. Elindeki kızıl hançerlerin yaydığı enerji havada yüzlerce keskin parçaya ayrıldı ve Kael’in hareket alanına doğru amansız bir aura yağmuru gibi yağdı. Ancak Kael, yerçekimini hiçe sayan kıvrak hareketlerle havada yön değiştirerek tüm o ölümcül parçaların arasından tek bir darbe bile almadan sıyrılmayı başardı. Ve hâlâ tüm gücüyle şarkıya devam ediyordu:
“BENİ DURDURAMAZSINIZ—!”
GÜM.
Kael havada kendi etrafında fırıl fırıl dönerek aşağıya, doğrudan zemine doğru inişe geçti. Kara Tüy’ün ucunu sertçe havaya savururken bağırdı:
“KARA YAZIT!”
ÇİZİK.
Kızıl-siyah harfler, bu kez havada saniyeler içinde devasa boyutlarda şekillenerek parıldadı:
[ HIZLAN ]
BOOOOOOM.
O anda bütün arena, izleyenlerin gözünün önünden tamamen silindi. Çünkü Kael artık… arkasında ne bir iz, ne bir gölge bırakamayacak kadar, ışık hızını zorlayan bir sürate ulaşmıştı. Habel’ın gözleri tamamen açıldı; hançerlerinin üzerindeki o canlı gözler bile bu inanılmaz hızı algılamakta ve hedefe kilitlenmekte feci şekilde zorlanıyordu.
“…Oha,” diyebildi Habel, şaşkınlıkla.
Tam o anda—
PATLAMA.
Kael’in dipten gelen güçlü tekmesi Habel’ı doğrudan yukarıya, göğe doğru savurdu. Kael, onun yükselme hızından çok daha süratli bir biçimde havaya sıçradı ve sert bir yumruğu arkadaşının gövdesine geçirdi.
BOOOOM.
Habel dengesini toparlamaya çalışırken, Kael yer değiştirip bir darbe daha indirdi.
BOOOOM.
Bütün bu darbelere ve havada savrulmasına rağmen, Habel’ın yüzündeki o deli dolu kahkaha bir an bile eksilmiyordu. Çünkü o da artık Kael’in bu muazzam ritmine kapılmış, dövüşün getirdiği o katıksız heyecanla tamamen eğlenmeye başlamıştı.
Kael, gökyüzünün en uç noktasında ters bir ivmeyle havada süzülürken, şarkının son ve en vurucu kısmını bütün salonu titretecek bir haykırışla tamamladı:
“ARTIK ESKİ BEN DEĞİLİM!”
GÜM.
Kızıl-siyah aura dalgası, bu son haykırışla birlikte devasa bir kubbe gibi bütün arenanın içini kapladı, havayı tamamen kendi rengine boyadı. Ve o saniyede, tribündeki en kıdemsiz öğrenciden dövüşü izleyen en rütbeli Konsey üyelerine kadar herkes zihninde tek bir ortak düşüncede birleşti:
Kael artık yalnızca yıkıcı bir güce sahip olan tehlikeli bir çocuk değildi. O, içindeki tüm zincirleri tek tek kırarak, ilk kez gerçekten kendisi olmaya başlıyordu.
BOOOOOOOOOOM.
Güçlendirilmiş kulelerin bariyerleri bile bu son darbeyle çatırdayarak sinyal vermeye başladı. Kael ile Habel, sahayı ikiye bölen muazzam bir güçle yeniden kafa kafaya gelmişti. Havaya sıçrayan kızıl kıvılcımlar bütün zemin boyunca bir havai fişek gösterisi gibi dağılırken, tam o saniyede herkesi dehşete düşüren bir şey oldu.
İkisinin de enerji yoğunluğu, sanki birbirini körüklüyormuş gibi bir kez daha tırmanışa geçti, rezonans yükseldi.
KORTİZOL SEVİYESİ: %200
Bütün salon, çıt çıksa duyulacak cinsten ölümcül bir sessizliğe büründü. Çünkü akademi kitaplarında yazan net bir kural vardı: %100 seviyesi, sıradan bir enerji kullanıcısı için bilincin tamamen devredışı kaldığı, akıl sağlığının yitirildiği mutlak sınır çizgisiydi.
Fakat bu iki deli, o sınırın tam üzerini katlayarak geçmiş ve, durmuş birbirlerinin yüzüne bakarak açık açık gülüyorlardı.
BOZULMA SEVİYESİ: %0
Aura Bastırma Departmanı’nın izleme ekranlarında bu kez panik alarmları bile çalmadı; sistem, verileri algılayamadığı için ardı ardına kilitlenme ve uyarı kodları vermeye başladı. Konsey görevlilerinden biri, titreyen elleriyle masasından doğrularak haykırdı: “…Bu kesinlikle imkânsız! Hücresel düzeyde damar bozulmalarının çoktan başlamış, etlerinin parçalanmış olması gerekiyordu!”
Bir diğer görevli ise nefes bile almadan, önündeki parıldayan dijital panele şu notları düşüyordu:
ÖZNE: KAEL
KORTİZOL SEVİYESİ: %200
ZİHİNSEL STABİLİTE: AKTİF
BOZULMA: SIFIR
Aşağıda, dövüş çizgisinin hemen kenarında bekleyen Lucien’ın gümüş gözlerindeki bakışlar iyice ağırlaştı. Çünkü Kael’in bedeninden taşan kızıl auranın dokusu gözle görülür bir biçimde değişiyordu. O parlak, hırçın kızıllık artık saf görünmüyordu; kıvrılarak yükselen enerjinin kalbine, yavaş ama son derece kararlı bir şekilde koyu bir siyahlık karışıyordu. Sanki zifiri bir gece, harlı bir alevi ağır ağır yutuyor gibiydi. Fakat en tuhafı, bu birleşmeye rağmen enerji akışı milimetrik bir kararlılıkla stabil kalmaya devam ediyordu.
GÜM.
Kara Tüy, Kael’in elinde neredeyse patlayacakmış gibi çılgınca bir ritimle çırpınıyordu. Genç adamın kahverengi göz bebekleri bu yoğunlukla iyice küçüldü ama yüzündeki o sınırları zorlayan, eğlenen sırıtış daha da büyüdü:
“HAHA…”
Habel hemen karşısında, her an saldırmaya hazır bir yırtıcı gibi dikiliyordu. Onun aurası da bütünüyle kızıla kesmişti ancak yapısal olarak Kael’inkinden çok farklıydı. Kael’in enerjisi ne kadar ezici ve bastırıcıysa; Habel’ınki bir o kadar vahşi, sınır tanımaz ve amansızdı.
KORTİZOL SEVİYESİ: %200
Sıvı bir lavı andıran kızıl aura, Habel’ın sımsıkı tuttuğu ikiz hançerlerin namlusundan aşağıya doğru şelale gibi akıyordu. Derken, sahanın ortasında akılalmaz bir kırılma yaşandı.
ŞRAAAAAK.
Habel’ın tam sırt bölgesinde, enerjinin sıkışmasıyla kızıl bir aura çatlağı daha infilak etti. Ve o çatlağın içinden süzülen enerjiler, saliseler içinde şekil alarak üçüncü bir hançere dönüştü.
Kısa süreli bir şok dalgası salona yayıldı. Bu yeni oluşan üçüncü hançer, diğer ikisinden yapı olarak tamamen farklıydı; çok daha uzun, çok daha ince bir namluya sahipti. Ve kabzasının hemen üzerinde… tekinsiz bir biçimde kıpırdayan tek bir büyük göz tasarımı vardı.
O göz, büyük bir yavaşlıkla tamamen açıldı.
GÜM.
Arenanın üzerindeki ışıklar, o gözün açılmasıyla birlikte bir saniyeliğine tamamen kararıp dalgalandı.
Nero, tribünde oturduğu koltuktan adeta yaydan fırlayan bir ok gibi ayağa kalktı: “OHA! Lan adama dövüşün ortasında yeni güncelleme mi geldi!”
Selene ise ela gözlerini iyice kısarak sahaya odaklandı. Çünkü o üçüncü hançerden etrafa süzülen kızıl auranın ağırlığı, Habel’ın o ana kadar sergilediği tüm enerjilerden kat kat daha yoğun ve tehlikeliydi.
Habel, arkasında havada süzülen yeni hançerini usta bir bilek hareketiyle döndürdü. Yüzündeki o çocuksu neşe yerini saf bir odaklanmaya bırakırken sırıttı: “Tamam beyler. —Kara Tüy ve Kael— Eğlence bitti, şimdi harbi ciddiyim.”
Kael’in siyah saçlarının altından parıldayan kahverengi gözlerinde de benzer bir meydan okuma belirdi, sırıtışı genişledi:
“Ben de.”
BOOOOOOOOOM.
Sahanın ortasında iki devasa güç dalgası yeniden infilak etti. Habel bu sefer düz, tahmin edilebilir bir açıyla gelmiyordu; arkasındaki gözlü silahla birlikte üç hançer aynı anda, tamamen bağımsız koordinatlarla harekete geçmişti. Biri tam sol kanattan göğsünü hedefliyor, ikincisi yukarıdan kafasına iniyor, o tekinsiz büyük gözün olduğu üçüncüsü ise tamamen kör noktadan, arkasından sızıyordu.
Kael’in gözleri bu kusursuz geometri karşısında hafifçe büyüdü: “Üç farklı açı mı?”
Habel, o her zamanki deliliğiyle dilini dışarı çıkarıp sırıttı: “Bu hançerin üzerindeki gözler yalnızca etrafı izlemek için tasarlanmadı aşkım, niyetini de yakalıyor!”
ÇİİİNG.
Kael, ilk hançeri Kara Tüy’ün gövdesiyle muazzam bir refleksle blokladı. Yukarıdan inen ikinci darbeyi ise gövdesini milimetrik bir açıyla yana doğru eğerek boşa çıkardı. Ancak o kör noktadan, tamamen sinsice sızan o üçüncü, gözlü hançer—Kael’in ne kadar hızlı olduğunu hesaba katarak rotasını saliseler içinde değiştirdi ve genç adamın yanağını ince bir çizgi halinde yırttı.
ŞIP.
Yere tek bir damla kan düştü. Tribünlerdeki kalabalıktan tek bir ses halinde uğultu yükseldi: “İlk darbe geldi! Çocuk Kael’i çizmeyi başardı!”
Habel, darbesinin hedefini bulmasıyla birlikte havada neşeli bir kahkaha attı: “HAHA! Sonunda seni yakalamayı başardım!”
Kael, elinin tersiyle yanağından süzülen o sıcak kanı yavaşça sildi. Parmaklarının ucundaki kırmızı sıvıya birkaç salise boyunca boş gözlerle baktı. Ardından… dudaklarının kenarında bambaşka bir gülümseme filizlendi.
Fakat bu kez yüzündeki o tebessüm az öncekiler gibi neşeli ya da çocuksu değildi; çok daha durgun, çok daha derin ve karanlık bir ton barındırıyordu.
GÜM.
Bedenini sarmalayan o kızıl auranın içindeki siyah şeritler, bu gülümsemeyle birlikte biraz daha genişledi, baskın hale geldi.
Dövüşün başından beri sakinliğini korumaya çalışan Lucien’ın göğsü bu değişimle birlikte gerildi, dişlerini sıkarak mırıldandı: “…Kael.”
Çünkü genç adamın etrafına yaydığı o yeni siyahlık, yapı olarak o kontrolsüz canavara, Kara Yankı’ya feci şekilde benziyordu. Fakat en ürkütücü olan kısmı şuydu ki; sistemlerde en ufak bir bozulma emaresi görünmüyordu. Kael kontrolünü falan kaybetmiyordu; tam aksine, o karanlığı bizzat iradesiyle kontrol ederek, onu kendi lehine değiştirip evrimleştiriyordu. İşte bu bilinçli değişim, vahşi bir delilikten çok daha korkutucuydu.
GÜM.
Kara Tüy, sahibinin bu sessiz kararlılığı karşısında bileğinin iç tarafına mor parıltılarla yeni bir emir kazıdı:
[ DEVAM ET ]
Kael gözlerini yavaşça kapattı, ciğerlerini sahadaki o yoğun aura kokusuyla doldurarak derin bir nefes aldı. Ardından, içindeki tüm o enerjiyi tek bir noktada sabitleyerek Kara Yazıt yeteneğini yeniden tetikledi. Fakat bu kez kalemin ucunu havaya ya da zemine savurmadı; parmaklarının arasındaki kalemi doğrudan kendi göğsüne, kalbinin üzerine doğru bastırarak kelimeyi kendi bedenine kazıdı:
[ KIRILMA ]
BOOOOOOOOOM.
Kael’in gövdesinden dışarı fışkıran aura basıncı, saniyeler içinde koca areandaki tüm hava akımını emerek devasa bir boyuta ulaştı. Genç adamın tüm kasları ve damarları enerjinin ağırlığıyla gerilirken, o simsiyah ve kızıl enerji akımları birer zırh gibi bedeninin üzerinde, cildinin hemen üstünde çılgınlar gibi dönmeye başladı.
Habel, karşısında duran bu yeni formu ve Kael’in yaydığı o muazzam karizmatik gücü gördüğünde, elindeki hançerleri sıkılaştırırken hayranlıkla gözlerini kırpıştırdı: “Tamam be. Kabul ediyorum, bu hamlen harbiden kelimelerle tarif edilemeyecek kadar havalıydı.”
GÜM.
GÜM.
GÜM.
Arena artık tamamen kontrolsüzce taşan bir aura okyanusuna dönüşmüştü. Sırf salonda biriken basınç yüzünden bile tribünlerde nefes almak, göğüs kafesine tonlarca yük binmiş gibi ağırlaşıyordu. Kael’in o zifiri karanlığı andıran kızıl-siyah aurası bir sis gibi bütün zemine yayılıp sinsi sinsi ilerlerken; Habel’ın kıpkırmızı, hırçın enerjisi ise etrafta gözle görülür rüzgarlar estiriyor, temas ettiği zemin üzerinde derin, jilet gibi kesikler bırakıyordu.
Fakat her iki tarafta da durum sabitti:
KORTİZOL SEVİYESİ: %200
BOZULMA SEVİYESİ: %0
A.C.D görevlileri, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi hâlâ önlerindeki ekranlara bakıyordu. Araştırmacılardan biri, titreyen parmaklarıyla gözlüğünü düzeltirken fısıldadı: “Kontrol kaybı yok. En ufak bir zihinsel sapma… Hâlâ yok.”
Lucien ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, sessizlikle sahayı izliyordu. Çünkü o da, yukarıdaki Konsey üyeleri de çok iyi biliyordu ki bu düello artık turnuvada bir üst tura çıkmak ya da basit bir puan kazanmakla ilgili değildi. Bu… insan iradesinin sınırlarını ölçen devasa, canlı bir deneydi. Ve Kael ile Habel, akademi tarihinin tüm sınırlarını buracıkta, herkesin gözü önünde baştan yazıyorlardı.
BOOOOOOM.
Habel arkasındaki üçüncü hançeri de dahil ederek üç silahıyla birden yeniden ileri atıldı. Kızıl enerji hatları, arena havasını keskin geometrik dilimlere ayırarak ilerledi. Ancak Kael bu kez kaçmadı, hatta gardını bile değiştirmedi. Dudaklarındaki o keyifli sırıtış eşliğinde Kara Tüy’ü havaya doğru kaldırdı.
GÜM.
Dudaklarından dökülen kelimeler her zamankinden çok daha rahattı:
“…Kara Yazıt.”
Kızıl-siyah mürekkep dalgaları havada süzülerek saniyeler içinde şekil aldı. Fakat bu sefer yazılan emir, öncekiler gibi tek bir kelimeden ibaret değildi; çok daha uzun, çok daha karmaşık hatlara sahipti:
[ ÇARP ]
Kısa süreli bir sessizlik oldu. Sahadaki hava akımı bir saliseliğine tamamen durdu.
Ardından—
KRRRRRSHHHHH.
Kael’in gövdesinden taşan aura adeta patlama yaşadı. O akışkan, dumanlı kızıl-siyah enerji bir anda doğanın en hırçın elementine, saf bir elektrik formuna büründü. Arena zemininden tavanına kadar her yer, çıtırdayarak etrafa saçılan siyah-kızıl yıldırımlarla kaplandı. Kulakları sağır eden bu çatırtılar, gökyüzünün tam ortadan ikiye bölünmesini andırıyordu.
Habel’ın turkuaz gözleri şaşkınlıkla büyüdü: “Lan, bu ne?!”
BOOOOOOOOOM.
Kael’in bedeninden fırlayan devasa bir yıldırım hattı, doğrudan Habel’ın göğsüne çarptı. Habel, aldığı şok darbesiyle ayakları zemini kazıyarak metrelerce geriye doğru kaydı. Fakat daha dengesini toparlamasına, hançerlerini düzeltmesine fırsat kalmadan—
Kael ortadan kayboldu. Hayır, bu basit bir hız veya ışınlanma değildi; genç adam kelimenin tam anlamıyla bir elektrik akımı gibi havada akıyordu.
ZİIIIIIING.
Kael saliseler içinde Habel’in tam önünde bitiverdi. Siyah saçları havada yıldırımlarla dalgalanırken, bütünüyle şimşeklerle kaplanmış olan sağ yumruğunu arkadaşının çenesine doğru savurdu.
BOOOOOOM.
Habel aldığı darbenin şiddetiyle yana doğru savrulurken, ayaklarının altındaki beton zemin de tuzla buz oldu. Ancak Kael’in ritmi kesilmedi.
ZİNG.
Bir anda yukarısında belirdi. Bir salise sonra sağında. Hemen ardından tekrar tam önünde. Yaptığı her amansız hamlede, attığı her adımda sahada siyah-kızıl yıldırımlar patlıyordu.
ÇAT. ÇAT. ÇAT.
Kael’in yumrukları artık bildiğimiz o kemik ve etten oluşan fiziksel darbeler gibi hissettirmiyordu; doğrudan sinir sistemine, zihne vuran saf bir elektrik akımı gibiydi. Habel ise tüm bu baskının altında, yüzündeki o deli dolu neşeyle kahkahalar atmaya devam ediyordu: “HAHAHAHA! İŞTE BU BE! DAHA FAZLA GEL!”
Üç kızıl hançer havada amansız bir savunma dairesi çizerek döndü ama yıldırım formuna bürünmüş olan Kael, o ölümcül namluların arasındaki en dar boşluklardan bile bir elektrik akımı gibi sızıp geçmeyi başardı.
Nero, heyecandan tamamen delirmiş vaziyette bariyerlerin üzerine tünemişti: “Oğlum bu bildiğin son seviye bölüm sonu canavarı dövüşü! Bende istiyorum Kael!”
Selene’nin ela gözleri ise hayranlık ve şaşkınlıkla irileşmişti. Çünkü Kael’in o yıldırımlarla kaplı yüzünde, duru, mutlu bir ifade vardı. İçindeki karanlığa teslim olup kendini kaybetmemişti; tam aksine, o karanlığı bükerek ilk defa kendi öz benliğini, gerçek gücünü buluyordu.
BOOOOOOOM.
Kael, havada kazandığı ivmeyle sert bir diz darbesini Habel’ın göğsüne indirdi. Habel büyük bir gürültüyle sırtüstü yere çakıldı ancak o her an tetikte bekleyen üçüncü hançer, tamamen kör noktadan haince bir kavis çizerek Kael’in üzerine savruldu.
ŞRAAAK.
Kael’in sol omzunda ince ama derin bir kesik açıldı, beyaz tişörtün üzerinden kırmızı bir leke yayıldı.
Habel, sırtını çarptığı zeminden tek bir hamlede doğrularak ayağa kalktı. Gövdesini saran o hırçın kızıl enerji turnuva kulesinin tavanına kadar yükselirken sırıttı: “Tamam temiz vuruştu. Ama şimdi sıra bende.”
Üç hançer havada senkronize bir biçimde dönmeye başladı ve dövüşün başından beri ilk kez, aralarında görünmez bir bağ varmış gibi birbirlerine zincirlendiler. Hançerlerin uçlarından çıkan kızıl aura ipleri, saniyeler içinde bütün aretayı kapsayan, kaçışı imkânsız ölümcül bir örümcek ağı oluşturdu.
Kael ise omzundan süzülen kana rağmen hâlâ gülümsüyordu, vücudundan akan şimşekler zemini eritirken parmaklarının arasındaki Kara Tüy’e baktı ve neşeyle bir kahkaha attı: “Bizim Kara Tüy’ün canı sıkılmış galiba, baksana sabırsızlanıyor.”
GÜM.
Kalem, sahibinin bu sözü üzerine aniden form değiştirip uca doğru feci şekilde sivrileşti ve ucundan simsiyah kıvılcımlar saçmaya başladı.
Habel, o kalemin ne zaman böyle şekil değiştirse başlarına bela açtığını bildiğinden yüzünü ekşitti: “…Yemin ediyorum senin şu durup durup söylediğin gizemli cümlelerden artık harbi korkmaya başladım!”
BOOOOOOOOOM.
İkisi de son rezervlerini ortaya koyarak aynı salisede ileri atıldı. Kael siyah-kızıl bir şimşek gibi öne fırlarken, Habel üçlü hançer ağını tamamen onun üzerine doğru kapattı.
Kızıl dalgalar, siyah yıldırımlar, şimşek çatırtıları ve ardı arkası kesilmeyen enerji patlamaları… Sahadan yükselen toz ve duman yüzünden koca arena bir anlığına tamamen görünmez oldu.
Artık son darbe anıydı. İkisi de birbirinin tam burun hizasındaydı. Kael’in yıldırımlarla kaplı, havayı büken o muazzam sağ yumruğu ile Habel’ın üç koldan inen ölümcül hançer darbeleri tam orta noktada birbirini parçalamak üzereyken—
Birden turnuva salonunun tavanındaki devasa hoparlörlerden kulakları tırmalayan bir alarm sesi patladı.
“DÜELLO MERKEZİ SİSTEM TARAFINDAN SONLANDIRILMIŞTIR.”
BOOOOOOM.
Kural ihlali durumlarında devreye giren kalın, aşılmaz enerji bariyerleri ikisinin tam arasına dikey bir duvar gibi indi. Çarpışmanın yarattığı devasa şok dalgası bariyerlere vurup geri teperken, tribündeki öğrencileri bile koltuklarında sarstı. Hem Kael hem de Habel, bu ani engelleme yüzünden son anda büyük bir güçle geriye doğru savrularak zemine indiler.
Uzun saniyeler boyunca salona kurşun gibi ağır bir sessizlik hakim oldu. Ardından akademi ana bilgisayarının o mekanik, ruhsuz sesi salonda yankılandı:
“SONUÇ: BERABERE.”
Koskoca arena sakinleri birkaç saniye boyunca ne diyeceğini bilemeyerek öylece kalakaldı. Ardından tribünlerden, sanki bir baraj kapısı yıkılmış gibi aynı anda yüzlerce ses yükseldi:
“Berabere mi?! Dalga mı geçiyorsunuz oğlum!”
“Lan koskoca turnuva arenasının altını üstüne getirdiler, beton kalmadı yerde!”
“Böyle bir dövüşün kazananı nasıl olmaz?!”
Aşağıda, Habel ellerini dizlerine koymuş, ciğerlerine hava pompalamaya çalışırken derin derin nefes alıyordu. Ardından kafasını gökyüzüne doğru kaldırıp keyifli bir kahkaha attı: “HAHA! Kael… Yemin ederim bu hayatımda geçirdiğim en iyi vakitti galiba.”
Kael de en az onun kadar nefes nefeseydi, göğsü hızla inip kalkıyordu. Siyah saçları alnına yapışmıştı ama o her zamanki asık, soğuk çehresinin yerinde hâlâ o samimi, duru gülümseme duruyordu.
Lucien, platformun kenarından aşağıya, sahanın ortasında duran bu iki gence doğru baktı. Ve turnuvanın başından beri ilk kez, göğsünü dolduran o ağır yükü dışarı üfleyerek rahat bir nefes verdi.
Çünkü bu dövüşün en başından beri asıl amaç turnuvada kimin daha güçlü olduğunu kanıtlamak ya da bir madalya kazanmak değildi. Asıl amaç… bu kadar canavarca bir gücün, bu kadar yüksek bir kortizol seviyesinin altında bile delirmeden, birbirini öldürmeden, hâlâ birer insan olarak kalabileceklerini tüm dünyaya göstermekti. Ve ikisi de bunu başarmıştı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı