Habel ile Nero’nun arkalarında bıraktığı yıkım yüzünden devasa arena platformu hâlâ ince ince titreşiyordu. Ağır darbe noktalarındaki derin çatlaklar, az önce nasıl bir can pazarından dönüldüğünün birer kanıtı gibi zeminde öylece durmaktaydı.
Tribünlerdeki öğrenciler, şaşkınlıklarını hâlâ üzerlerinden atamamış bir şekilde hararetle tartışıyordu.
“Oğlum, o heriflerin gerçekten birinci sınıf olduğuna emin miyiz? Resmen areneya gömdüler birbirlerini.”
“Şu Pasif-Kızıl türünü kullananlar neden istisnasız her seferinde birer akıl hastası gibi davranıyor?”
“Çünkü doğaları gereği öyleler. İçlerindeki enerji doğrudan delilikle besleniyor.”
Komutan Lucien, kontrol panelinin başından ayrılmadan tok ve otoriter bir sesle salonda yankılandı: “On dakika mola. Herkes durumunu gözden geçirsin.”
Bu emirle birlikte salondaki gergin hava anında dağıldı. Öğrenciler bir nebze olsun rahat nefes alabilmek adına içecek otomatlarına doğru koşturmaya, aldıkları küçük sıyrıkları kontrol etmeye ve az önceki dövüşü heyecanla analiz etmeye başladı.
Habel, maç biter bitmez kendini doğrudan metal zemine bırakmıştı. Yıldız gibi uzanmış bir halde göğe bakarak inledi: “Şu an ciğerlerime tek bir saniye daha nefes doldurmaya çalışırsam, muhtemelen öleceğim.”
Nero, kızıl saçlarını geriye doğru savurarak arkadaşının hemen yanına rahatlıkla çömeldi. Kolundaki zırhı çözerken, deri altındaki taze kesiklere bakıp homurdandı: “…O akışkan hızın gerçekten aşırı şekilde sinir bozucu.”
Habel sırıttı, kafasını hafifçe Nero’ya doğru çevirdi: “Eee, senin o binayı temelinden sarsacak cinsten inen ayı gibi yumrukların da pek iç açıcı sayılmazdı hani.”
Kael, o koyu kahverengi gözlerindeki sarsılmaz durgunlukla yanlarına kadar yürüdü. Yerde nefes nefese yatan ikiliye birkaç saniye boyunca tamamen düz, ifadesiz bir suratla baktı. Sonra kelimeleri tek tek seçerek konuştu:
“…Açık konuşmak gerekirse, ikiniz de katıksız birer psikopatsınız.”
Nero, bu tespite karşı mavi gözlerini kırpıştırıp sırıttı: “Teşekkür ederim, bunu hak edilmiş bir övgü olarak kabul ediyorum”.
Habel de yerinde doğrulup sırıttı: “Askeri standartları göz önüne alırsak bu kesinlikle bir iltifat sayılır.”
O sırada Selene Aurelius, arenanın hemen kenarında tek başına, asaletle sessizce dikiliyordu. Etrafındaki o sarsılmaz Beyaz Aura o kadar hafif, o kadar ince bir tül gibi açıktı ki, dışarıdan bakıldığında neredeyse fark edilmiyordu. İlginç bir şekilde, dövüşler sırasında hafif yara almış veya zihinsel olarak Kortizol baskısı altında ezilmiş bazı öğrenciler istemsizce onun yakınındaki alanlarda durmayı tercih ediyordu. Çünkü Selene Aurelius’un yaydığı o saf auranın menziline girmek… İnsan ruhuna garip bir sakinlik hissi aşılıyordu.
Habel kafasını o tarafa doğru çevirdiğinde bu durumu anında fark etti: “…Vay canına. Şu kızın enerjisi gerçekten hileli bir güç.”
Selene, ela gözlerini kalabalığa çevirerek düz bir sesle cevap verdi: “Benim bir şey yaptığım yok. Sadece… İnsanlar yanıma gelince sessizleşiyor.”
Nero ise bıkkınlıkla kendi kolunu gösterdi: “Harika gerçekten. Benim yanımdaki insanlar ise sessizleşmek yerine genellikle yoğun bir panikle ambulans ya da sedye çağırmayı tercih ediyor.”
Kael, Nero’nun bu benzetmesine karşı içindeki o ağır melankoliye rağmen istemsizce hafifçe güldü.
Tam o saniyede—salonun tavanındaki devasa dijital ekranların cızırtıyla yeniden titredi ve bir sonraki eşleşme kırmızı piksellerle ekrana düştü.
[ SONRAKİ DÜELLO: SELENE AURELIUS vs AYLA VERN ]
Habel, ekrandaki ismi görür görmez heyecanla anında ayağa fırladı: “OHA! İşte şimdi feci bir maç daha geldi. Şu meşhur canlı zincir kullanan kız sahneye çıkıyor.”
Kael’in koyu kahverengi gözleri hafifçe daraldı, kaşlarını çattı. Ayla Vern. Turuncu-yeşil karmaşık bir aura kullanan, kendi sınıflarının en dişli öğrencilerinden biriydi. Orta boylu, kızıl rengi sert saçları ve avını süzülen bir yırtıcı gibi bakan keskin gözleri olan bir kızdı. En dikkat çekici yanı ise, beline bir kemer gibi dolanmış olan o aura bazlı kırbaç-zincir karışımı Dışavurum.
Silahın adı: Paslı Yeşil. Canlı zincir rezonansına sahip, tamamen kullanıcının Kortizol enerjisiyle beslenen silahtı.
Ayla Vern, ağır adımlarla areneya doğru yürürken, belinden serbest bıraktığı o ağır metalik zincir zemine sürtünerek sert, tiz bir ses çıkarıyordu.
ŞŞŞRRK.
Kızın etrafından yayılan turuncu-yeşil renkli aura, metal halkaların üzerinde adeta birer elektrik akımı gibi parıldıyordu. Tribünlerdeki üst dönemler fısıldaşmaya başladı:
“…Ayla gerçekten bayağı güçlü bir rakip gibi.”
“Özellikle orta ve yakın menzilli dövüşlerde zincir rezonansı tam bir kabusa dönüşüyor.”
“Selene Aurelius’un bu menzil avantajına karşı işi gerçekten çok zor.”
Selene, tüm bu fısıltılara zerre kulak asmadan, o sarsılmaz beyaz askeri üniformasının içinde sakince areneya doğru yürüdü. Arena ışıklarının altında adeta parlıyordu. Ancak onu diğer dövüşçülerden ayıran bir fark vardı: Aurası, Nero ya da Habel’inki gibi etrafı ezen, baskılayan bir güç barındırmıyordu. Tam tersine… Ortamda bir yokluk, bir boşluk hissi uyandırıyordu.
Komutan Lucien, iki kızın da yerini almasıyla birlikte sağ elini havaya kaldırdı: “Başlayın.”
ŞLAK!
Arenada ilk taarruzu başlatan taraf saniyeler içinde Ayla Vern oldu. Beline sarılı olan Paslı Yeşil, kızın tek bir bilek hareketiyle hızla açıldı. Ağır metal halkalardan oluşan zincir havada onlarca metre uzayarak, adeta avına saldıran ölümcül bir yılan gibi doğrudan Selene Aurelius’un üzerine doğru fırladı.
Ama… Selene yerinden bir milim bile kıpırdamadı.
ŞRAAK!
Genç kızın Dışavurum'u, Beyaz Ay anında ellerinin arasında şekil aldı. Uzun, feci keskin hatlara sahip beyaz enerjiden bükülmüş bir keskin nişancı tüfeği formuna bürünmüştü.
Salondaki kıdemli öğrenciler şok içinde bağırdı: “NE?! Silahın formunu bu kadar bir hızlı mı değiştirdi?”
Selene Aurelius, devasa beyaz tüfeği tek eliyle rahatlıkla havaya doğru kaldırdı ve gözünü bile kırpmadan tetiğe bastı.
BOOM!
Silahın namlusundan çıkan saf beyaz aura mermisi, havada üzerine doğru gelen o ağır metal zincirin tam zayıf halkasına çarparak onun yönünü güçle saptırdı. Ayla Ver’in gözleri büyüdü, şaşkınlıkla mırıldandı: “…Aşırı derecede hızlı.”
Ancak hemen ardından yüzünde vahşi bir sırıtış belirdi ve zincirini tek bir hamleyle geri çekti. İçindeki Kortizol enerjisini yukarı doğru pompaladı. Paslı Yeşil anında havada çoğalmaya, kendi rezonans kopyalarını yaratmaya başladı. Artık Selene’in karşısında tek bir hat yoktu; zincirler dört farklı ölümcül yönden aynı anda Selene’i kuşatmak üzere kırbaç gibi şaklıyordu.
ŞAK! ŞAK! ŞAK!
Selene, bu kuşatmaya rağmen bir adım bile geri çekilmiyordu. Sadece milimetrik derecede küçük gövde hareketleriyle, adeta havada süzülüyormuş gibi darbelerden kaçınıyordu. Attığı her adım, yaptığı her vücut çalımı… Tamamen minimum enerji harcayacak şekilde programlanmış gibiydi.
Kael, arenanın kenarından genç kızın bu kusursuz dövüş geometrisini pürdikkat izliyordu: “…Selene'in kullandığı Beyaz Aura, dövüş esnasında neredeyse zerre kadar fazladan enerji harcamıyor.”
Komutan Lucien, memnun bir ifadeyle başını hafifçe salladı: “Çünkü o tamamen bir Verimlilik Tipi. Selene, zihnini stabilitede tutarak dövüş alanında tek bir gereksiz hareket bile yapmıyor.”
Ayla Vern, rakibinin bu sarsılmaz savunması karşısında hırslanarak zincirini tüm gücüyle doğrudan metal zemine doğru vurdu.
BOOM!
Ağır platformun metal kaplamaları darbenin şiddetiyle parçalandı ve tonlarca keskin metal parçası hızla Selene’e doğru bir şarapnel bulutu gibi fırladı. Tam o saniyede, Selene'in ellerindeki o beyaz keskin nişancı tüfeği anında beyaz ışıklara bölünerek dağıldı. Ve saliseler içinde yeniden, tamamen farklı bir formda vücut buldu.
Bu kez—hafif makineli bir askeri tüfek olmuştu.
RATATATATAT!
Namludan ardı ardına fırlayan beyaz aura mermileri havayı gürültüyle yardı. Üzerine doğru gelen tüm o ölümcül taş ve metal parçaları, daha Selene’in gövdesine yaklaşamadan havada tek tek vurularak un ufak edildi.
Salon iyice galeyana gelmişti: “Silahı saniyeler içinde yine form değiştirdi! Bu kızın yeteneği resmen bir hile!”
Ayla Vern’in yüzündeki o eğlence yerini hırsa bırakmıştı: “…Tamam, madem öyle istiyorsun, sınırları biraz daha zorlayalım.”
Kızın turuncu aurası aniden yoğun bir patlamayla yukarı tırmandı. Ölçüm ekranı yandı:
[ KORTİZOL: %52 ]
Paslı Yeşil’in turuncu-yeşil halkaları, bu stres hormonu yüklemesiyle birlikte koyu kızıl bir ton almaya başladı. Zincirlerin hızı saniyeler içinde üç katına çıktı ve Selene’in o sarsılmaz hareket kabiliyetini aşarak, bir anda kızın sağ bileğini şiddetle sardı.
ŞLAK!
Tribünlerdeki öğrenciler feci bir heyecanla ayağa fırladı: “Yakaladı! Maç buraya kadarmış, zincir rezonansı bir kez dolandı mı kurtuluş yok!”
Ayla Vern, zafer çığlığıyla birlikte zinciri kendine doğru güçle çekti. Selene, maçın başından beri ilk kez dengesini kaybederek öne doğru sendeledi. Ve tam o anda—Ayla Vern, o muazzam hız avantajını kullanarak doğrudan Selene’in en yakın menziline sızdı. Zincirin ucundaki yoğun keskinlikteki o rezonans bıçağı, Selene’in beyaz boynuna doğru ölümcül bir kavisle indi.
Ama… Selene'in o sarsılmaz yüz ifadesi bir milim bile değişmedi.
Genç kızın bedenindeki Beyaz Aura, o ölümcül bıçak tenine değmeden tam bir milisaniye önce, aniden devasa bir şok dalgası gibi dışarıya doğru genişledi.
FŞŞŞŞŞ—
Koskoca arena salonu o saniyede bir anda mutlak bir sessizliğe gömüldü. Çünkü salondaki herkes, hayatlarında ilk kez… O sarsılmaz Beyaz Aura’nın gerçek, saf yoğunluğunu iliklerine kadar hissetmişti. Bu enerji Nero’nunki gibi korkutucu ya da yıkıcı değildi. Ama… Alandaki tüm sesleri, tüm frekansları adeta yutarak susturuyordu.
Ayla Vern’in gözleri şokla tamamen büyüdü. Boynuna doğru indirdiği zincir-bıçak havada asılı kaldı ve kızın aldığı nefesler anında düzensizleşti: “…Ne… Ne oluyor bana…”
Ellerinde tuttuğu o güçlü zincirler, saniyeler içinde tüm enerjisini kaybederek yavaşladı. Çünkü Selene Aurelius’un bu muazzam gücü yalnızca insanları sakinleştirmiyordu. Karşıdaki rakibin içindeki tüm duygu akışını, tüm o saf biyolojik dürtüleri bastıran bir güçle bastırıyordu. Kızın içindeki öfke bir anda buharlaşıp gidiyor, adrenalin seviyesi hızla aşağı düşüyor ve ruhundaki o vahşi savaş isteği saniyeler içinde tamamen sönüyordu.
Kael, oturduğu yerden bu muazzam duygusal çöküşü ve baskıyı kendi zihninde hissedince gözlerini şaşkınlıkla açtı: “…Bu… Bu muazzam bir şey.”
Komutan Lucien, gümüş gözlerini kısarak mırıldandı: “Beyaz Sessizlik. Selene’in geliştirdiği o en nadir, en tehlikeli yeteneği.”
Arena platformu artık tamamen sessizliğe bürünmüştü. Ayla Vern, tüm iradesini zorlayarak Selene’e saldırmak, o bıçağı indirmek istiyordu; ancak biyolojik olarak bedeni artık bu askeri emre itaat etmiyordu, kasları tamamen gevşemişti.
Selene, o sarsılmaz ve duru ela gözleriyle rakibine bakarak yavaşça sağ elini kaldırdı. Elindeki o hafif makineli tüfek, havada bir kez daha ışık hızında şekil değiştirerek bu kez kısa namlulu, beyaz bir tabanca formuna büründü. Ve silahın namlusu, doğrudan Ayla Vern’in tam alnının ortasına soğukça dayandı.
Selene Aurelius, sakinlikle konuştu:
“…Daha fazla zorlama. Teslim ol.”
Ayla Vern, alnındaki o soğuk beyaz namluya bakarak birkaç saniye boyunca ciğerlerine nefes çekmeye çalıştı. Ardından, içindeki tüm o savaş hırsının tamamen söndüğünü fark ederek sinirli ama bir o kadar da çaresiz bir şekilde güldü:
“…Lanet olsun… saçma feci bir yetenekmiş.”
Kızın ellerindeki o ağır metal halkalar anında un ufak olarak havaya dağıldı ve Paslı Yeşil tamamen söndü.
Komutan Lucien, sağ elini havaya kaldırdı:
[ KAZANAN: SELENE AURELIUS ]
Dehşete düşmüş salon halkı birkaç saniye boyunca o sessizliği korudu. Ardından, tribünlerden yavaş yavaş yükselen ve tüm salonu kaplayan devasa bir alkış tufanı koptu. Çünkü arenadaki her bir öğrenci ve askeri personel o saniyede aynı gerçeği tamamen idrak etmişti.
Selene Aurelius’un Beyaz Aura’sı… Sadece düz bir kaba güç barındırdığı için güçlü değildi. O, Nero ya da Habel’in saf gücünden çok daha korkunç bir şey yapıyordu.
Doğrudan insanın ruhunu, duygularını ve varoluşunu kontrol ediyordu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı