insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Turnuva arenasının zemini, o devasa yıkımın ardından adeta baştan yaratılmıştı. Ancak burası artık o eski, bildikleri alışıldık dövüş alanına hiç benzemiyordu. Meydanı çevreleyen yeni enerji bariyerleri eskisinden kat kat daha kalın ve aşılmaz duruyordu; tribünlerin etrafına yerleştirilen ek aura baskı kuleleri ise havada görünmez bir ağırlık yaratıyordu. Etraftaki güvenlik görevlilerinin sayısındaki devasa artış da gözden kaçacak gibi değildi. Çünkü akademideki artık en kıdemli yöneticisinden en alt kademesine kadar herkes çok net bir gerçeğin farkındaydı: Bu turnuvadaki öğrenciler kesinlikle normal sınırlar içinde değildi.

Geniş salon tıklım tıklım doluydu. Fakat bu kez kalabalığın arasında o bildik, sabırsız turnuva heyecanından ziyade, her an patlamaya hazır tekinsiz bir gerginlik hakimdi. Çünkü devasa arenaların tepesindeki dijital ekranda parıldayan o iki isim, bütün fısıltıları kesmiş, herkesi derin bir sessizliğe gömmüştü.

ÖZEL DÜELLO

KAEL MORİAN
VS
HABEL GREEN

Nero tribünün en ön sırasındaki yerine kurulmuş, ekrana bakarken derin bir iç çekerek mırıldandı: “Valla bu gidişle akademi sigorta şirketini tamamen batıracak. Her hafta burayı sıfırdan inşa etmekten bütçe kalmadı adamlarda.”

Aşağıda, dövüş alanının hemen kenarında dikilen Lucien’ın yüzünde her zamanki o katı ciddiyet vardı. Gümüş renkli gözlerini iki kapıya doğru çevirmişti. Bu özel düello, aslında Aura Bastırma Departmanı’nın doğrudan üst konseyden kopardığı özel bir talepti. Çünkü Konsey, kulislerde dönen onca fısıltının ardından tek bir şeyi kendi gözleriyle canlı olarak doğrulamak istiyordu: Kael, içindeki o yıkıcı canavarı gerçekten zapt edip kontrolünü yeniden kazanabilmiş miydi?

Büyük metal kapıların açılmasıyla arenaya ilk adım atan Habel oldu. Rahat tavırlarından hiçbir şey kaybetmemişti; elleri ceplerinde, omzuna attığı beyaz havlu ve yüzündeki o bildik, her şeyi hafife alan muzip gülüşüyle sahaya doğru ilerliyordu. Sarışın saçları hareket ettikçe savrulurken, bedeninden yükselen yeşil aura etrafa hafifçe yayılmaya başlamıştı. Ancak onun enerjisini dikkatle inceleyen keskin gözler, o yeşil yoğunluğun içinden sızan çok ince, kızıl renkli stres çatlaklarını net bir şekilde seçebiliyordu.

KORTİZOL SEVİYESİ: %21

Habel sahanın tam ortasına kadar gelip durdu. Ardından başını yavaşça karşı tarafa doğru kaldırdı ve onunla eş zamanlı olarak sahaya giriş yapan Kael’i gördü.

O anda bütün salona derin bir sessizlik çöktü. Kael, acele etmeden, son derece sakin ve kendinden emin adımlarla yürüyordu. Üzerindeki o uzun, simsiyah ceketini yeniden kuşanmıştı. En son boynunu tamamen esir alan o korkutucu mor çatlakların neredeyse tamamı silinmiş, teni eski haline dönmüştü. Bedenini sarmalayan aurası yeniden o bildik kızıl tona bürünmüştü ama bu kez… eskisinden çok daha durgun, çok daha pürüzsüz ve tamamen kontrol altındaydı.

GÜM.

Bileğindeki Kara Tüy tamamen sessizdi, sahibinin iradesine boyun eğmiş bir şekilde bekliyordu. Kael tam ortada durup Habel ile göz göze geldi.

Habel, karşısındaki siyah saçlı gence birkaç saniye boyunca dik dik baktı. Sonra, odadaki o gergin havayı tek bir hamlede dağıtacak şekilde çocukça bir muziplikle dilini çıkardı ve sırıttı:

“Evet beyler, ikinci raunt başlıyor o zaman.”

Kael, arkadaşının bu hiç değişmeyen ciddiyetsiz tavrı karşısında istemsizce hafifçe güldü, kahverengi gözlerinde yumuşak bir ifade belirdi: “Bu sefer de arena tamamen üzerimize çökerse, Lucien herhalde konseyi falan beklemez, bizi kendi elleriyle boğar.” Uzaktan onların bu konuşmasını duyan Lucien, ses tonunu hiç yükseltmeden tok bir şekilde cevap verdi: “Doğru.” Nero oturduğu yerden arkasına yaslanıp güldü: “Bak sen, komutanımız bugün dürüstlük gününde galiba.”

Selene ise tribünde, onların biraz daha arkasındaki koltukta oturuyordu. Bedenindeki turnuva bandajları hâlâ sarılıydı, hareketleri kısıtlıydı ama o ela gözlerini bir an bile Kael’in üzerinden ayırmıyordu. Çünkü Selene çok iyi biliyordu ki, bu savaş geçmişteki gibi saf bir öfkeden, intikam hırsından ya da çaresizlikten doğmamıştı. Bu kez iki taraf da inanılmaz derecede sakindi. Bu sakinlik kontrolsüz bir öfkeden çok daha büyük bir güç barındırıyor, izleyenleri çok daha fazla ürkütüyordu.

Lucien elini havaya doğru kaldırdı, parmaklarındaki enerji hafifçe parladı ve buyurdu:

“Başlayın.”

GÜÜÜÜM.

Habel, emrin verildiği o mikrosaniyede yerinden fırladı. Bedenindeki yeşil aura muazzam bir basınçla patlarken, havada ŞRAK diye keskin bir ses yankılandı. Habel'ın ellerinde Kızıl Diş belirdi. Habel, arena zemini üzerinde adeta yeşil bir ışık çizgisi gibi kayarak Kael’e doğru uçtu.

Ancak Kael, geçmişteki maçların aksine bu kez panikle geriye kaçmadı, yerinden bile kıpırdamadı.

GÜM.

Kızıl aura bir anda Kael’in ayaklarının altından yükseldi. Habel’ın yeşil hançerinin ucu, Kael’in yüzüne tam olarak ulaşacağı o kritik milimetrede—Kael büyük bir soğukkanlılıkla elindeki Kara Tüy’ü yukarı doğru kaldırdı.

ÇİİİNG.

İki muazzam auranın doğrudan çarpışması, yeni yapılan bariyerleri bile zangırdatarak bütün arenayı titretti. Kızıl ve yeşil dalgalar havada birbirine girerek kıvılcımlar saçıyordu. Habel, hançerini bastırırken hâlâ yüzsüzce sırıtıyordu: “HAHA! İşte tam olarak görmek istediğim performans buydu!”

ŞRAK.

Habel sol elindeki ikinci hançeri yıldırım hızıyla aşağıdan yukarıya doğru savurdu. Kael, gövdesini hafifçe geriye doğru çekerek bu hamleden sıyrıldı. Fakat Habel bu kez turnuvanın ilk saatlerinden çok daha esnek, çok daha hızlı hareket ediyordu.

KORTİZOL SEVİYESİ: %39

Habel’ın yeşil aurası iyice yoğunlaştı, boynunu sarmalayan kızıl stres çatlakları belirginleşerek cildine yayıldı. Genç adam o kadar büyük bir sürate ulaştı ki, bir anlığına arena içinde tamamen gözden kayboldu.

Kael kahverengi gözlerini hafifçe kıstı, zihnini tamamen dış dünyaya kapatıp aurasının titreşimlerine odaklandı. Sonra, hiçbir görsel veri olmadan aniden arkasına doğru döndü.

ÇİİİNG.

Arkadan sinsi bir açıyla gelen hançer, tam zamanında kalkan Kara Tüy’ün gövdesine çarptı. Çarpışmanın şiddetiyle havaya parlak kıvılcımlar sıçradı. Habel havada bir takla atıp geri çekilirken alaycı bir tavırla takıldı: “Ooo, bakıyorum da refleksler tavan yapmış. Ne bu, gizli bir Öfkepati tekniği falan mı?” Kael, siyah saçlarının arkasından hafifçe gülümseyerek cevap verdi: “Bilmem”

GÜM.

Kael’in saf kızıl aurası dalgalar halinde zemine doğru yayıldı. Fakat bu yayılan enerji, revir odasındaki o insanı boğan, nefes aldırmayan kasvetli ağırlıkta değildi. Aksine, jilet gibi keskin, nereye vuracağı tamamen milimetrik olarak hesaplanmış rafine bir güç barındırıyordu.

Habel, üzerine doğru gelen bu yeni enerjinin niteliğini hissettiği anda gözlerini hafifçe açtı: “Vay be. Demek o canavarı gerçekten zapt etmeyi, kontrol altına almayı başarmışsın.”

Kael sessizce, içten gelen bir samimiyetle mırıldandı: “Bunu tek başıma yapmadım. Sizlerin, yani yanımda duranların yardımı sayesinde oldu.”

Sahanın ortasında bir saniyeliğine çok tuhaf, duygusal bir sessizlik yaşandı. Ancak Habel, o bildik muzipliğiyle bu duygusal havayı anında sabote ederek sırıttı: “Bana bak, öyle hemen sulu göz takılıp duygusallaşma sahada, valla acımam fena döverim seni.”

BOOOOM.

Aura dalgaları bu kez çok daha büyük bir gürültüyle patladı. Ama bu sefer saldırı sırası Kael’deydi. Kızıl bir ışık çizgisi, arena zemini boyunca inanılmaz bir süratle ilerledi. Kael’in elindeki Kara Tüy’ün gölgeden boyu bir anda uzayarak devasa bir kırbaç gibi havayı yardı.

ŞRAAAK.

Habel, üzerine doğru gelen bu devasa gölge darbesinden son anda gövdesini yere doğru atarak, kıl payı bir mesafeyle eğilerek kurtuldu. Ancak Kael’in darbesi o kadar milimetrik geçmişti ki, Habel’ın o çok sevdiği sarışın saçlarının birkaç teli havada uçuşarak yere döküldü.

Habel yerdeki tozların arasından fırlayarak bir anda çıldırdı: “LAN! OĞLUM! Yavaş gel! Saçıma dokunma! Her şeye vur ama tarzıma leke sürme!”

Nero, tribündeki koltuğundan ayağa kalkıp ellerini ağzına boru yaparak tüm gücüyle aşağıya doğru bağırdı: “Kael, oraya yüklen! Adamın bu hayattaki tek ve en büyük zayıf noktası, bütün korkusu o saçları zaten! Kel bırak herifi!”

Selene, Nero’nun bu deli dolu bağırışına ve Habel’ın düştüğü o komik duruma daha fazla dayanamayarak istemsizce neşeli bir kahkaha attı.

Arena içindeki hız faktörü artık akılalmaz bir boyuta ulaşmıştı. İki genç de sınırlarını sonuna kadar zorluyordu. Habel’ın yeşil aurası tüm sahayı kaplayacak şekilde genişliyor, bedenindeki kızıl stres çatlakları gücünün zirvesine çıktıkça daha da büyüyordu. Kael’in kızıl aurası ise genişlemek yerine tam tersine, onun gövdesinin etrafında çok daha yoğun, çok daha katı ve bükülmez bir zırh gibi sıkışıyordu.

Kael, artık içindeki o yıkıcı gücü tamamen kendi öz iradesiyle manipüle etmeyi öğreniyordu. Bu iki yakın arkadaş arkalarında hiçbir nefret, hiçbir intikam ya da ölüm korkusu barındırmadan; sadece birbirlerine ve kendi güçlerine duydukları o sonsuz güvenle, tüm yeteneklerini sergileyerek sonuna kadar dövüşüyordu.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı