GÜM.
GÜM.
Kara Tüy’ün hafif, düzenli vuruşları odanın ritmini belirliyor gibiydi. Selene, turnuvanın getirdiği o ağır kasvetin ortasında Kael’in elini hâlâ bırakmamıştı. Parmaklarındaki o kararlı, korumacı sıcaklık genç adamın tenine işliyordu. Kael bunun farkındaydı; ancak bu kez ne elini geri çekmeye çalıştı ne de bakışlarını kaçırdı. O sıcaklığa sessizce sığındı. Lucien, masanın kenarına kalçasını yaslayarak kollarını göğsünde birleştirdi. Bakışlarını doğrudan Kael’e dikti ve konuştu: “Bugün yaşananlarda bir şey dikkatimi çekti.”
Nero, oturduğu sandalyede hafifçe gerinerek araya girdi: “Bugün mü komutanım? Çünkü yaklaşık kırk tane akılalmaz şey oldu, tam olarak hangisi?” Lucien, Nero’nun bu sulu çıkışını tamamen umursamazlıktan geldi. Keskin gözleri hâlâ Kael’in üzerindeydi. “Kara Yankı yada her neyse. Emir verdiğinde…” diye devam etti, bir anlığına duraksayarak. “Sesin tamamen değişti.” Kael, duyduğu bu tespitle birlikte hafifçe kaşlarını çattı, anlam veremeyerek sordu: “Nasıl yani?”
Lucien zihnindeki o anı tekrar canlandırır gibi gözlerini hafifçe kıstı, yavaşça açıkladı: “Normal bir şekilde konuşmuyordun. Sanki.. o kelimeleri sadece ağzından dökmüyordun.” Habel yattığı yerden doğrulup kafasını salladı: “Harbi lan, şimdi söyleyince hatırladım.”
Nero da onu destekleyerek başını onaylar anlamda salladı: “Evet, kesinlikle. Konuşmuyor da, sanki zihnine o kelimeleri yazıyor gibiydin.”
Kael’in gözleri aldığı bu geri bildirimle hafifçe küçüldü. Çünkü dürüst olmak gerekirse, o anı tam olarak kendisi de hissetmişti. Arenanın o yıkım dolu anında, o canavara karşı “Parçala” dediği saniyede o kelime sadece boğazından çıkan bir ses yığınından ibaret değildi. Doğrudan emretmişti. Ve o emir, saniyeler içinde somut bir gerçekliğe dönüşmüştü.
GÜM.
Kara Tüy bu aydınlanmayla birlikte hızla hareket etti. Kael’in bileğinin iç tarafındaki pürüzsüz deriye siyah mürekkeple kısa, net bir kelime kazıdı:
[ KELİMELER ]
Lucien kolun üzerindeki yazıyı gördüğü anda ciğerlerini doldurarak derin bir nefes aldı:
“İşte tam olarak asıl büyük problem de bu.”
Selene, elini Kael’in parmakları arasında hafifçe sıkarak sessizce sordu: “Ne demek bu komutanım? Söyledikleri ne anlama geliyor?”
Lucien, bakışlarını Kara Tüy’ün parıldayan mürekkebinden bir an olsun ayırmadan cevap verdi: “Bu akademideki normal aura kullanıcıları, içlerindeki enerjiyi sadece yönlendirirler. Onu bir silaha ya da kalkana dönüştürürler. Kael ise…” Lucien durdu, kelimelerini tartarak devam etti: “Kelimeler ile gerçekten emir veriyor.” Habel, kucağındaki dev peluş ayıya biraz daha sarılarak mırıldandı: “Bu söylediğiniz şey aslında bayağı korkutucuymuş.” Lucien başını ağır ağır salladı: “Kara Hakikat ve Yazı yeteneği yüzünden onun ağzından çıkanlar yalnızca alelade birer ses dalgası değil. Doğrudan birer komut.”
Nero, duyduğu bu teorinin dehşetiyle tek kaşını havaya kaldırdı: “Yani şimdi Kael karşısındakine sadece ‘Öl’ derse, ne olacak?”
Lucien, hiçbir tereddüt göstermeden direkt cevap verdi: “Bunu bu dünyada hiç kimsenin üzerinde denemek istemiyorum.”
Sessizlik odadaki oksijeni yeniden tüketmeye başladı. Kael, istemsizce kendi avuç içlerine, parmak boğumlarına baktı. Çünkü o anları hatırladıkça, o canavara emir verirken gerçekten de tamamen farklı hissettiğini kabul ediyordu. Sanki o kelimeler dudaklarının arasından normal bir insan gibi çıkmıyordu. Gerçekliğin tam ortasına keskin bir bıçakla yazılıyor, kazınıyordu. Varoluş, onun kelimelerine itaat ediyordu.
Selene, zihnindeki o karanlık silueti düşünerek yavaşça sordu: “Peki Kara Yankı seni neden dinliyor Kael? Neden senin komutlarına itaat ediyor?”
Kael birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Pencereden sızan soğuk ışık yüzündeki mor çatlakları aydınlatırken, en sonunda tamamen dürüstçe cevap verdi:
“Çünkü o benim düşüncelerime bağlı.”
GÜM.
Kara Tüy, bu itirafla birlikte delicesine bir hızla attı ve hemen bileğin üzerinde yeni bir kelime belirdi:
[ DOĞRU ]
Nero, yazıyı görünce ürpererek oturduğu sandalyede büzüldü: “Şu lanet şey yazmayı bırakabilir mi artık? Gerim gerim gerildim şurada.”
Habel kafasını sallayarak araya girdi: “Yemin ederim ben de aynı durumdayım. Bir gün gece yarısı tek başıma tuvalete giderken bu tüyün benimle arkamdan konuşmaya başlayacağından feci tırsıyorum.” Kael, arkadaşlarının bu samimi korkusu karşısında yüzündeki o yorgun ifadeyi dağıtarak hafifçe sırıttı: “Konuşuyor zaten.”
Nero’nun gözleri şokla açıldı: “ŞAKA YAPIYORSUN DEĞİL Mİ? YAPTIĞINI SÖYLE.”
Kael, muzip bir ifadeyle omuz silkti: “Bazen.”
Nero bu cevabı alır almaz hiç düşünmeden ayakkabılarıyla birlikte direkt yatağın üzerine fırladı: “YOK, BİTTİ! BEN O ODADA KESİNLİKLE UYUMAM BEN!” Selene, Nero’nun bu panik hali karşısında istemsizce sıcak bir kahkaha attı. Ancak neşesi çok uzun sürmedi; bakışlarını yeniden ciddi ve sorgulayıcı bir tonla Kael’e çevirdi: “Kara Yankı dediğin o şey ortaya çıktığında, ne hissettin Kael?” Bu soru… odadaki tüm o komik ve hafif havayı saniyeler içinde silip süpürdü. Atmosfer yeniden o psikolojik gerilimin sınırlarına çekildi. Kael birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi, cevap vermedi. Çünkü zihninin içindeki o hissin kelimelerle karşılığını bulmak hiç kolay değildi. Sonra yavaşça dudaklarını araladı:
“Huzur,”
dedi.
Lucien’ın yüz hatları bu kelimeyi duyduğu anda gerildi. Çünkü bir savaşçının, o saf yıkımın ve canavarlığın ortasında "huzur" bulduğunu söylemesi… felsefi ve klinik açıdan tehlikeli bir cevaptı.
Kael, bakışlarını uzaklara dikerek devam etti: “İlk kez… zihnimde hiçbir acı yoktu.”
GÜM.
Kara Tüy bu itirafla birlikte bir kez daha canlandı. Ve bu kez Kael’in avuç içinin tam ortasına, siyah ve mor mürekkebin asil uyumuyla uzun bir cümle yazdı:
[ ACIYI PAYLAŞTIN ]
Kael’in gözleri avucunun içinde parıldayan bu cümlede çakılı kaldı. Selene bu yazıyı okuduğunda tamamen sessizleşti, göğsüne ağır bir taş oturdu. Çünkü o yaratığın, Kara Yankı’nın aslında neden ortaya çıktığını şimdi çok daha iyi anlamaya başlıyordu.
O şey… sadece öfkeden beslenen ilkel bir canavar değildi. Kael’in çocukluğundan beri omuzlarında, ruhunun en ücra köşelerinde biriktirdiği her şeydi. Yılların getirdiği o ağır yas, atlatamadığı travmalar, sakladığı korkular, sırtındaki suçluluk duygusu… ve en önemlisi, sevdiklerini koruma isteğiydi. Kael’in acı çeken insan benliği, o canavarla acısını paylaşarak teselli bulmuştu.
Habel, ortamdaki bu boğucu psikolojik baskıyı bozmak istercesine boğazını temizledi: “Bir şey soracağım kanka.” Kael, bakışlarını avucundan ayırmadan mırıldandı: “Hmm?”
“O yaratık arenada o kadar dolanırken neden bana dönüp tek bir kez bile bakmadı? Ragnar'dan daha güçlüyüm lan ben!?”
Nero yataktan kafasını kaldırıp gözlerini devirdi: “Sen de Selene'e işkence çektir, seni de görsün ha Habel! İster misin?”
“HAYIR, HAYIR TEŞEKKÜRLER!”
Kael, aralarındaki bu klasik didişmeye hafifçe güldü. Sonra arenadaki o anları zihninde tartarak düşündü: “Çünkü onun tek bir hedefi vardı. O da Ragnar’dı.” Lucien başını olumsuz anlamda hafifçe iki yana salladı: “Hayır, Kael. Daha doğrusu…” Bakışları ciddiyetle Kael’e kaydı: “...onun hedefi Ragnar değil, senin o an zihninde kelimenin tam anlamıyla yok etmek, öldürmek istediğin kişiydi.”
Eğer Kael bir gün zihinsel sınırlarını tamamen kaybeder ve kontrolü o güce devrederse… Kara Yankı dünyada yalnızca tek bir hedef görürdü:
Kael’in yok olmasını dilediği her şeyi.
Revir odasındaki hava, Lucien’ın kurduğu son cümlelerin ardından kimse tek bir kelime dahi etmiyordu. Lucien masanın hemen yanında durmuş, ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirmişti. Keskin bakışları tamamen Kael’e odaklanmıştı; derin derin düşünüyor gibiydi. Çünkü bugün o arenada kendi gözleriyle şahit olduğu şey, yalnızca sınırları zorlayan muazzam bir güçten ibaret değildi. Karşısındaki şey tamamen bilinmezlikti. Ve ucu bucağı kestirilemeyen, ne zaman ne yapacağı öngörülemeyen bu tarz bilinmezlikler, Aura Bastırma Departmanı bu hayatta en çok korktuğu, üzerine en çok titrediği şeylerin başında gelirdi. Lucien odadaki bu boğucu sessizliği nihayet bozarak konuştu:
“Onu tekrar çağır.”
Sessizlik bir anlığına katılaştı. Kael’in yüz hatları bu istek karşısında anında gerildi, gözlerinde sert bir direnç ifadesi belirdi: “Hayır.” Nero, oturduğu sandalyede hemen öne doğru eğilerek Kael’i destekledi: “Bence de kesinlikle hayır. Adam daha yeni kendine geldi zaten.”
Habel kucağındaki peluş ayıyı siper eder gibi göğsüne bastırıp bağırdı: “EVET! BENCE DE ÇOK NET VE TARTIŞMASIZ BİR ŞEKİLDE HAYIR! Reviri de başımıza yıkmasın şimdi!”
Ancak Lucien, gençlerin bu haklı panik dolu çıkışlarına rağmen bakışlarını bir saniye bile Kael’den ayırmadı. Ses tonunu bozmadan devam etti: “Onun üzerindeki kontrol seviyeni, o gücün sınırlarını tam olarak anlamamız gerekiyor Kael. Bu hem senin hem de etrafındakilerin güvenliği için şart.”
Kael’in sesi bu kez eskisinden çok daha sert, adeta bir uyarı barındırır gibi çıktı: “Ya kontrolü kaybedersem? Ya buradaki herkese saldırırsa?”
GÜM.
Kara Tüy, sahibinin ruhundaki bu ani yükselişle birlikte derinin altında hafifçe attı. Lucien birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden Kael’in gözlerinin içine baktı. Sonra, odadaki herkesi şaşırtacak şekilde, katı bir komutan gibi değil; gerçekten bir yetişkin, bir abi gibi konuştu. Ses tonundaki o alışılmış askeri soğukluk tamamen gitmiş, yerine daha önce hiç duymadıkları yumuşak, korumacı bir ton gelmişti:
“Kael.”
Lucien’ın bu hitap şekli içerideki tüm savunma duvarlarını sarsmıştı. Lucien derin bir nefes alarak devam etti:
“Sana burada bir üst olarak emir vermiyorum.”
Kael’in gözleri aldığı bu insani tepkiyle hafifçe büyüdü. Lucien, karşısındaki gencin ruhundaki o derin güvensizliği seziyor gibiydi:
“Sadece sana güvenmek istiyorum.”
Bu çcümle, Kael’in yıllardır etrafına büyük bir titizlikle ördüğü o aşılmaz gardını bir anda düşürmüştü. Çünkü Kael, hayatı boyunca insanların gözünde hep uzak durulması gereken, fısıltılarla konuşulan bir figür olmuştu. İnsanlar ondan ya nefret etmiş ya da feci şekilde korkmuştu. Ama Lucien… İçindeki o yıkıcı güçten ve bilinmezlikten bal gibi korkmasına rağmen, ona bir canavar gibi değil, bir insan gibi güvenmeye çalışıyordu.
Kael ciğerlerini doldurarak derin bir nefes aldı. Bakışlarını yavaşça sağ elinin parmaklarına çevirdi. Kara Tüy tamamen sessizdi.
GÜM.
Çok derinden, oldukça sakin bir ritimle attı. Kael gözlerini yavaşça kapattı ve dudaklarının arasından adeta bir fısıltı döküldü:
“Kara Yankı.”
Kısa bir duraksama yaşandı. Sonra—
Revir odasının içindeki ışıklar bir anda karardı. Tavandaki lambalar birkaç kez düzensizce titredi. Ancak bu kez etrafa yayılan şey, arenadaki o kör edici mor çatlaklar değildi; odayı yavaşça kızıl-siyah tonlarında yoğun bir ışık kaplamaya başladı. Fakat bu ışık kesinlikle saldırgan ya da tehditkâr değildi. Aksine, ruhu dinlendiren tuhaf bir sakinlik barındırıyordu. Gölgeler, odanın tam ortasındaki boşlukta ağır ağır birleşti, kendi ekseninde döndü. Ve en sonunda, o siluet, Kara Yankı tüm heybetiyle ortaya çıktı.
Ama… bu sefer tamamen farklı görünüyordu.
Devasa, gölgeden bedeni hâlâ o kapkara, pürüzsüz karanlığını koruyordu. Göğüs kafesindeki o kemikli, kaburgayı andıran hatlar net bir şekilde seçilebiliyordu. Yere kadar uzanan o upuzun, korkutucu kolları sabitti. Ancak etrafına saçtığı o aura kesinlikle vahşi değildi. Odayı kaplayan kızıllık… derin, sakin ve buram buram yas kokan bir tondaydı.
Ve işin en tuhaf, en akılalmaz kısmı şuydu: Yaratık tamamen hareketsizdi. Kimseye saldırmaya yeltenmiyordu. Yalnızca Kael’in hemen arkasında, onun adeta gölgesiymiş gibi sessizce dikiliyordu. Odadakiler nefeslerini tutmuş bu manzarayı izlerken, Nero yavaşça yattığı yerden kafasını kaldırıp mırıldandı: “Oğlum, bu şey hâlâ feci şekilde korkunç duruyor ama aynı zamanda… acayip üzgün bir havası var lan.”
Habel de gözlerini kırpıştırarak onu onayladı: “Evet lan, harbi. Karşımızda sanki bir turnuvanın final canavarı değil de, dramatik bir geçmiş hikayesi olan karakteri duruyor gibi.”
Selene ise gözlerini o devasa kızıl-siyah siluete sabitlemiş, dikkatlice onu inceliyordu. İlginç bir şekilde, onun varlığından en ufak bir nefret ya da tehdit hissetmiyordu. İçinde saf bir öfke de barındırmıyordu. Yaratığın etrafındaki o yoğun havada hissedilen tek şey, devasa bir ruhsal ağırlıktı. Lucien, adımlarını temkinli ve yavaşça yaratığa doğru yaklaştırdı. Kara Yankı, Lucien’ın hareket etmesiyle birlikte kafasını ağır bir ritimle ona doğru çevirdi. O anda odadaki herkes bir refleksle gerildi. Ama yaratık en ufak bir saldırı hamlesinde bulunmadı. Çünkü onun bağlı olduğu asıl irade, yani Kael şu an tamamen sakindi.
Lucien birkaç saniye boyunca yaratığın o dumanlı, karanlık gövdesini inceledi. Sonra ses tonunu iyice düşürerek, neredeyse kendi kendine konuşur gibi mırıldandı: “İlginç. Gerçekten çok ilginç.” Kael, gözlerini yaratıktan ayırmadan sordu: “Ne oldu? Ne gördün?”
Lucien, parmağıyla yaratığın tam göğüs kafesinin, o kaburgayı andıran çizgilerinin üzerini işaret etti. Orada, siyah dumanların arasında parıldayan incecik, mor çizgilerle yazılmış yazılar vardı. Bunlar rastgele semboller değillerdi. Yan yana gelmiş kelimeler… kırık dökük cümlelerdi.
[ KEŞKE DURDURSAYDIM ]
[ ÇOK GEÇ KALDIM ]
[ KORU ]
[ HATIRLA ]
Selene’nin gözleri yazıları tek tek okuduktan sonra şokla büyüdü, dudakları titredi: “Bu… bu kelimeler…”
Lucien, acı bir tebessümle başını sallayarak Selene’in cümlesini tamamladı: “Bunlar, Kael’in yıllardır kendi içine gömdüğü, zihninin en karanlık odalarında bastırdığı asıl düşünceleri.”
Kara Yankı’nın o korkunç, gölgeden bedeninde, aslında Kael’in bilinçaltı tüm çıplaklığıyla gerçekliğe kazınmıştı. Kael bir anda derin bir sessizliğe gömüldü. Göğsü hızla kalkıp inerken o mor kelimelere bakakaldı. Çünkü o cümlelerin bazılarını… kendi zihninde ne zaman kurduğunu, ne ara bu kadar büyüttüğünü kendisi bile hatırlamıyordu.
GÜM.
Kara Yankı yavaşça hareket etti. Sonra yavaşça Kael’in hemen arkasına geçip durdu. O devasa, korkutucu gövdesini hafifçe öne doğru eğerek Kael’in omuzlarının üzerine doğru uzandı. Bu duruş… bir canavarın avını köşeye sıkıştırması gibi değildi. Aksine, onu dünyadaki tüm kötülüklerden, tüm o acımasız bakışlardan korumak ister gibi sahiplenici bir kalkandı. Habel bu manzarayı gördükten sonra birkaç saniye boyunca nutku tutulmuş gibi sustu. Sonra sesindeki o samimi şaşkınlıkla sessizce mırıldandı: “Oğlum… Bu şey seni resmen canı gibi seviyor galiba lan.”
Nero gözlerini devirerek araya girdi: “Valla ben kendi adıma konuşacak olursam, bir silahın ‘seviyor’ kısmına hâlâ tam olarak alışamadım. Ama görüntü harbi acayip.” Kael istemsizce başını arkaya doğru kaldırıp, hemen tepesinde duran o kızıl-siyah duman kütlesine, Kara Yankı’ya baktı. Onun varlığından en ufak bir korku duymadığını fark etti.
Çünkü içten içe, ruhunun en derininde şu gerçeği biliyordu: O yaratık, hiçbir zaman dışarıdan gelmiş yabancı bir canavar ya da başka bir varlık olmamıştı. O şey… yalnızca Kael’in yıllardır hiç kimseye anlatamadığı, tek başına bir köşede çürümeye terk ettiği, yapayalnız bırakılmış çocukluğunun ve bastırılmış ruhunun ta kendisiydi.
Odayı kaplayan o dumanlı kızıl aura, etrafa tuhaf ve ağır bir sıcaklık yayıyordu. Bu sıcaklık insanı rahatlatan cinsten bir esinti değildi; buram buram bir yas duygusu barındıran, içinize işleyen sessiz bir acı gibiydi. Selene, göğsü heyecanla inip kalkarken yavaşça nefes aldı. İçindeki o saf, beyaz aura hâlâ çok hafif bir şekilde teninin üzerinde aktif durumdaydı. Tam o saniyede, Kara Yankı’nın o gözleri ve yüz hatları olmayan, tamamen karanlıktan oluşan çehresi ağır bir ritimle Selene’ye doğru döndü.
Nero oturduğu yatağın üzerinde, mavi gözlerini kocaman açıp elini kızıl saçlarının arasına dalarak geriye doğru sindi: “Tamam, bak bu ani kafa çevirme hareketini hiç ama hiç sevmedim işte. Tırstım şu an.”
Habel, turkuaz gözlerini kucağındaki peluş ayının arkasına gizleyip sarışın saçlarını sallayarak mırıldandı: “Eğer bu lavuk bizi burada tek hamlede çiğ çiğ yerse, ahirette ilk seni suçlayacağım Kael, haberin olsun.”
Ancak Kara Yankı onların bu korkularını boşa çıkardı; saldırmak adına en ufak bir kıpırtı dahi göstermedi. O devasa, gölgeden bedeni yavaşça aşağıya doğru eğildi. Mürekkep gibi durmadan akan, upuzun kolu yavaşça ileriye doğru hareket etti.
Selene, kendisine doğru uzanan o kapkara pençeyi görünce birkaç saniye boyunca adeta taş kesildi, nefesini tuttu. Gece karanlığını andıran o simsiyah saçları omuzlarından geriye doğru dökülürken, yaratığın o korkutucu, devasa eli… inanılmaz bir dikkatle genç kızın başının üzerine dokunmuştu. Sanki sertçe dokunursa kırılacak, paramparça olacak çok narin, kutsal bir şeye dokunuyormuş gibi muazzam bir hassasiyet barındırıyordu bu temas. Selene, ela gözlerini kırpmadan tepesindeki bu gölgeye bakakaldı.
GÜM.
Odadaki herkes bir anda dilini yutmuş gibi sustu. Kara Yankı’nın yüzeyindeki o akışkan karanlık hafifçe dalgalandı. Sonra… ağzı dahi olmayan o boşluktan, kulakları tırmalayan bozuk bir ses yükseldi. Kesik kesik, derinden gelen, bu dünyaya ait olmayan insandışı tekinsiz bir yankıyla mırıldandı:
“…Ko…ru…”
Selene’nin ela gözleri duyduğu bu kelimeyle şok içinde büyüdü.
Yaratık, o pürüzsüz karanlığın içinden sesini bir kez daha yükseltti. Bu kez kelime çok daha net, çok daha kararlı dökülmüştü o görünmez dudaklardan:
“…Koru…”
Kael, siyah saçlarının altından parıldayan kahverengi gözlerini gölgeye çevirerek duyduğu sesle birlikte oturduğu yerde belirgin bir şekilde irkildi. Göğsü hızla kalkıp inerken derin bir şok yaşıyordu. Çünkü ilk kez tamamen kendi başına, bağımsız bir şekilde konuşmuştu. Yaratık o devasa eliyle Selene’nin gece karası saçlarını son derece hafif ve narin hareketlerle okşamaya devam ediyordu. Görünüşü ne kadar ürkütücü ve rahatsız ediciyse, sergilediği bu tavır bir o kadar dokunaklı ve hüzünlüydü.
Nero, karşısındaki bu akılalmaz manzarayı birkaç saniye boyunca ağzı açık izledikten sonra yutkunarak mırıldandı: “Beyler, galiba bende bir temassızlık var. Ben bu arkadaki izbandutla acayip bir duygusal bağ kurmaya başlıyorum şu an.”
Habel hemen yanından kafasına peluş ayıyla vurur gibi yaptı: “LAN KENDİNE GEL! YARATIK O YARATIK!”
Nero omuz silkti, gözleri dolmuş gibi yaptı: “Ama baksana şuna, acayip üzgün bir yaratık bu. İçim parçalandı şurada.”
Lucien ise tüm bu dönen makarayı ve şaşkınlığı bir kenara bırakmış, gümüş gözlerini kısarak Kara Yankı’yı analiz ediyordu. Gümüş renkli saçları revirin loş ışığında hafifçe parlarken, az önce yaşanan o kısa sahnede çok önemli, hayati bir detayı fark etmişti. Bu tekinsiz varlık, yalnızca Kael’in içindeki o yıkıcı duyguları ve travmaları dışarı vurmuyordu… Aynı zamanda Kael’in zihnindeki asıl öncelikleri, değer verdiklerini de harfiyen sırtında taşıyıyordu. Kael bu hayatta kimi her şeyden sakınıyor, kimi canı pahasına korumak istiyorsa… Kara Yankı da tam olarak o kişiyi koruma refleksi gösteriyordu.
Selene, başının üzerindeki o devasa elin sıcaklığını hissederken yavaşça ve fısıltıyla konuştu: “Benden… benden nefret etmiyor.”
Kael, genç kızın bu şaşkınlığına karşılık kahverengi gözlerini onun ela gözlerine sabitleyerek hemen cevap verdi: “Hayır, etmiyor.” Kısa bir duraksamanın ardından, Kael gözlerini o kızıl-siyah ışıktan oluşan devasa siluete sabitleyerek ekledi:
“Çünkü ben senden nefret etmiyorum.”
Kara Yankı’nın o devasa eli, Selene’nin başının üzerinden yavaşça ve incitmeden geri çekildi. Ardından tekrar eski konumuna gelerek, Kael’in hemen arkasında adeta aşılmaz bir zırh, sadık bir koruyucu gibi sabitlendi.
Lucien ciğerlerini doldurarak derin bir nefes aldı, elini çenesine götürdü: “Bu durum artık yalnızca basit bir enerji yönlendirmesi ya da alelade bir aura yeteneği olmaktan tamamen çıktı.”
Habel yattığı yerden araya girdi: “Hocam yalnız biz o kısmı yaklaşık üç bölüm önce falan çoktan geçtik, siz biraz arkadan geliyorsunuz galiba.”
Lucien, Habel’ın bu sulu şakasına hiç takılmadan, soğukkanlılıkla devam etti: “Kara Yankı’nın şu an sergilediği bu spesifik davranış biçimi… doğrudan duygusal ve psikolojik bir refleks gösterdiğinin kanıtı.”
Nero kaşlarını kaldırarak sordu: “Yani komutanım, şimdi bu gölgenin kendine ait bir bilinci, bir aklı falan mı var?”
Lucien başını hafifçe yana doğru eğerek tam olarak emin olamadığını belirtti: “Tam değil.” Bakışlarını keskinlikle yeniden Kael’e çevirdi: “Ama Kael’in iç dünyasındaki o bastırılmış düşünceler, zihnindeki o yoğunluk ve travmatik birikim o kadar muazzam bir boyutta ki… Varlık, sahibinden bağımsız olarak tamamen ayrı bir davranış modeli, bir koruma mekanizması oluşturmaya başlamış olabilir.”
Kael bunu duyunca sustu. Siyah saçları yüzünün önüne düşerken, kahverengi gözleri derin bir dalgınlıkla zemine kilitlendi. Çünkü kendi iç dünyasına dürüstçe baktığında şu gerçeği zaten çok iyi biliyordu: Kara Yankı bu zamana kadar hiçbir zaman rastgele, anlamsız hamleler yapmamıştı. Attığı her adımda, söylediği her kırık kelimede… Kael’in kendi ruhundan kopup gelen feryat figan bir parça gizliydi.
GÜM.
Kara Yankı’nın göğüs kafesinde, o kemikli hatların üzerinde mor mürekkeple yazılı duran kırık dökük cümleler, bu kabullenişle birlikte hafifçe parıldayarak odanın karanlığını aydınlattı:
[ KORU ]
[ YALNIZ BIRAKMA ]
[ GEÇ KALMA ]
Selene, o mor çizgilerin arasından süzülen kelimeleri tek tek okuduğunda ela gözleri yavaşça aşağıya, yatağın örtüsüne doğru indi. Göğsüne oturan o ağır taşla birlikte artık Kael’in ruhundaki o asıl büyük yarayı tamamen anlamıştı.
Kael’in bu hayattaki en büyük korkusu, tehlikeler ya da gücünü kaybedip aciz duruma düşmek değildi. Onun asıl ödünü koparan, zihnini her gece bir cehenneme çeviren tek bir şey vardı:
Değer verdiği, sığındığı birini daha ellerinin arasından kayıp giderken izlemek ve yine tamamen yapayalnız kalmaktı.
Nero, oturduğu yatağın kenarından bir süre yaratığı süzdü. İçindeki o bitmek bilmeyen merakla, biraz da çekinerek elini yavaşça havaya kaldırıp salladı.
“Selam.”
Kara Yankı’nın o gözleri ve çehresi olmayan karanlık kafası, hantallıkla ve yavaşça Nero’ya doğru döndü.
Nero, o kaskatı bakışsızlıkla göz göze (!) geldiği anda elini jet hızıyla indirdi: “Tamam, çok büyük pişman oldum şu an. Geri aldım selamımı.”
Habel, yan tarafta tutamadığı bir kahkahayla yatağın içinde geriye doğru devrildi: “OĞLUM! Sen harbiden delisin lan! Dünyayı yıkacak güce sahip antik bir gölge canavarına mahalle bakkalına selam verir gibi selam mı verilir?”
Tam o saniyede—
Kara Yankı aniden ve tek bir büyük hamleyle ileriye doğru hareket etti.
Nero, o devasa gölgenin üzerine doğru geldiğini görünce büyük bir refleksle yatağın üstüne fırlayıp ayaklandı: “LAN GELİYOR! VALLA GELİYOR! KAEL ÇEK ŞUNU!”
Ancak yaratık kimseye saldırmadı. Mürekkep gibi akan o upuzun, karanlık kolu yavaşça uzandı. Ve herkesin hayret dolu bakışları arasında, Nero’nın -komodinin üzerine bıraktığı yarım kahve bardağını parmaklarının arasına aldı.
Herkes donakalmıştı. Nero şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: “…Ha?”
Kara Yankı birkaç saniye boyunca elindeki o küçük bardağı inceledi. Sonra, tamamen bilinçli ve haince bir hareketle bardağı yavaşça ters çevirdi. Bardaktaki tüm kahve, yatağın üzerinde dikilen Nero’nun kızıl saçlarının tam ortasından aşağıya doğru döküldü.
ŞAP.
Kahve damlaları Nero’nun yüzünden aşağıya doğru süzülüyordu.
Sonra—
Habel, gördüğü bu manzara karşısında artık dayanamayarak kendini yataktan aşağıya attı ve yerde yuvarlanarak gülmeye başladı: “PUHAHAHAHAHA! Oğlum, yaratığın ilk zorbaladığı sen oldun!” Nero ise olduğu yerde taş kesilmişti, saçlarından kahve damlaları akarken büyük bir şokla mırıldandı: “Ben… Az önce koskoca bir kadim gölge yaratık tarafından resmen zorbalandım. Hem de kendi kahvemle.”
Kara Yankı’ynın o yüzsüz çehresindeki akışkan karanlık hafifçe kıpırdandı. Bu hareket, dışarıdan bakıldığında apaçık bir sırıtışı andırıyordu. Kael, arkasındaki bu absürt manzarayı izlerken istemsizce elini yüzüne kapattı: “Bu şey niye karakter olarak bana benzemeye başladı? Benim içimde böyle bir pislik mi yatıyor yani?”
GÜM.
Kara Tüy, sahibinin bu isyanına karşılık Kael’in bileğinin iç tarafına parıldayan mor çizgilerle çok kısa, tek kelimelik bir yazı kazıdı:
[ KOMİK ]
Habel yerdeki halının üzerinde debelenerek daha da yüksek sesle gülmeye başladı: “LAN! Kael! Bu iki lavuk bildiğin mizah öğrenmiş oğlum! Resmen dalga geçiyorlar!”
Nero, kafasındaki ıslaklığı umursamadan yatağın üzerindeki yastığı kaptığı gibi büyük bir öfkeyle Kara Yankı’ya doğru fırlattı. Ancak yastık, yaratığın o ışık bedeninin içinden hiçbir şeye çarpmadan, boşluktan geçer gibi geçip gitti.
PAT.
Yastık arkadaki duvara çarpıp yere düşerken, Kara Yankı birkaç saniye boyunca yerdeki yastığa baktı. Sonra o kaskatı, karanlık yüzünü yavaşça yerdeki Habel’a doğru çevirdi. Habel’ın gülüşü o saniyede bıçak gibi kesildi, yutkunarak geriye doğru süründü: “Dur. Bak kardeşim, demin her şey çok iyi gidiyordu. Aramızdaki o elektriği hissetmiştim ben.” Kara Yankı aniden öne doğru eğildi. O devasa, yüz hatları olmayan ürkütücü kafası Habel’ın dibine, burun buruna gelecek kadar yaklaştı. Habel olduğu yerde tamamen donakaldı: “Kael. Kardeşim. Bu şey niye şu an tam bir avcı gibi tepemde dikilmiş bana bakıyor?”
Yaratığın göğüs kafesindeki o mor parıltılı yazılar bir anda yer değiştirerek tek bir kelimeye dönüştü:
[ GÜRÜLTÜLÜ ]
Bu kez Nero yatağın üzerine kendini bırakarak kahkahayı bastı: “HAHAHAHAHA! Hak ettiğini buldun sarışın bomba! Adam resmen senden rahatsız oldu!”
Habel panikle bağırdı: “LAN! Resmen beni sana şikayet ediyor Kael!”
Daha Habel cümlesini bitiremeden, Kara Yankı’nın uzun gölge eli bir anda uzanarak Habel’ın kapüşonunu arkasından kavradı. Ve onu tek bir hareketle yatağın üzerinden havaya doğru kaldırdı. Habel, havada ayaklarını sallayarak çaresizce çırpınıyordu: “KAEL! KAEL CANIM KARDEŞİM! ŞUNU GERİ ÇAĞIR VALLA ÖLECEĞİM ŞİMDİ!”
Kael, uzun zamandır tüm o kasvetli duvarları yıkarak gerçekten, içtenlikle gülmeye başladı. Selene bile odadaki bu aşırı absürt ve samimi duruma daha fazla dayanamadı, elini ağzına götürerek neşeli bir kahkaha attı. Onların bu neşeli sesini duyan Kara Yankı, Habel’a zarar vermeden, son derece yavaş ve yumuşak bir şekilde tekrar yere bıraktı.
GÜM.
Ardından, sanki hiçbir şey yapmamış gibi büyük bir asaletle tekrar Kael’in arkasındaki yerine geçti ve koruyucu konumunu aldı.
Selene, bir süre ela gözlerini Kael’in o nadiren görülen gülümseyen yüzünde gezdirdi. Genç kızın yüzündeki o neşeli gülüş yerini yavaşça çok daha yumuşak, derin ve anlamlı bir ifadeye bıraktı.
“Kael,” dedi Selene, sesini hafifçe alçaltarak.
Kara Tüy, bu seslenişin sahibinin ruhuna dokunmasıyla birlikte derinin altında çok hafif attı.
Selene, ela gözlerindeki o sarsılmaz inançla devam etti: “Artık bu dünyada, bu karanlığın içinde tek başına, yalnız savaşmak zorunda değilsin.”
Kael’in aldığı nefes bir anlığına göğsünde tıkandı, ritmi tamamen bozuldu. Çünkü bu basit cümle… onun tüm o travmalarla dolu hayatı boyunca hiç kimseden, tek bir insandan bile duymadığı cinsten bir sığınaktı.
Selene’nin dudaklarında çok hafif, huzurlu bir tebessüm belirdi: “Bir dahaki arena maçında, o sahaya tekrar çıktığında…” Bakışları Kael’in boynuna ve ellerine kadar uzanan o mor çatlaklara kaydı: “…Sadece kendini ve içindeki canavarı kontrol etmeyi değil; hemen yanındaki bizleri, yanındakileri düşün.”
Sessizlik, adeta zamanı durdurmuş gibi odaya hükmetti. Kael’in göz bebekleri hafifçe titredi. Çünkü o cehennem gibi geçen maçta, zihninin en ücra köşesinde tam olarak bunu hedeflemişti. Ve hayatında ilk kez, birisi onun bu gizli feryadını, bu koruma çabasını hiçbir kelimeye dökmeden tamamen anlayabilmişti.
Tam o saniyede, arkalarında dikilen Kara Yankı’nın göğsündeki mor yazılar yavaşça eriyerek yerini yepyeni bir cümleye bıraktı:
[
YALNIZ DEĞİL ]
Kael, birkaç saniye boyunca gölgenin üzerinde parıldayan o yazıya kilitlendi. Göğsündeki o ağır yükün hafiflediğini hissederken, çok küçük ama son derece kararlı bir hareketle başını yavaşça salladı.
BÖLÜM NOTU
Selamlar! **Öfkenin Tezahürü** eserinin yeni bölümü yayımda.
Bu bölümde Kael ve Selene'in ilişki dinamiği hakkında sizlere biraz bahsetmek istiyorum.
Antik Grek düşüncesinde sevgi farklı kavramlarla açıklanır. Bunlardan ikisi özellikle dikkat çeker:
**Eros (ἔρως):** Arzu, tutku ve romantik çekim üzerine kurulu sevgidir.
**Agape (ἀγάπη):** Karşılık beklemeden, fedakârlıkla ve kişinin iyiliğini isteyerek sevme biçimidir.
Kael ve Selene'in ilişkisi arzudan, şehvetten veya yalnızca bedensel bir çekimden doğmaz. Daha çok Agape'ye yakın bir sevgiyle; birbirini tamamlayan, birbirinin yaralarını gören ve karşılık beklemeden korumaya çalışan bir bağ üzerine kuruludur.
Selene'in görünüşünü daha önce açıklamıştım, fakat unutanlar için küçük bir bilgi vereyim:
Selene, Kael'in annesine oldukça fazla benzeyen bir görünüme sahiptir.
Bu yüzden Kael'in en çok kıyamadığı kişilerden biri Selene'dir.
Fakat bu bilgi henüz seride açık şekilde gösterilmedi. Küçük bir yazar söyleşisi gibi düşünebilirsiniz. :)
İyi okumalar!

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı