Revir odasındaki o gürültülü kahkahalar, zamanın akışıyla birlikte yavaş yavaş dinerek yerini huzurlu bir sessizliğe bırakmıştı. Ama içerideki atmosfer tamamen değişmişti. Yaşadıkları tüm o travmatik anlara, aldıkları ağır darbelere rağmen, ilk kez sıradan ve normal bir arkadaş grubu gibi hissediyorlardı. Selene, beyaz yatağın kenarına ilişmiş, elindeki çilekli süt kutusunun pipetini açmaya çalışıyordu. Kael ise pencerenin hemen yanına geçmiş, sırtını duvara yaslamıştı. Boynundan çenesine uzanan o mor çatlaklar hâlâ varlığını koruyordu ama az önceki o hırçınlığını kaybetmiş, daha sakin bir tonda parıldıyordu. Kara Tüy sessizdi.
GÜM.
Çok derinden, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif bir ritimle attı. Habel, savaşın yorgunluğuyla kendini yatağa tamamen bıraktı ve tavanı izleyerek mırıldandı: “…Bugün şu odada ve arenada yaşananların yüzde doksanını bir psikoloğa anlatsak, herif bize tek kelime etmeden direkt en ağırından kırmızı reçeteli ilaçları dayardı.” Nero, oturduğu sandalyede arkasına yaslanıp sırıttı: “Yüzde onunu dinledikten sonra da zaten arkasına bakmadan revirden kaçardı muhtemelen.”
Kael, duyduğu bu diyalog üzerine dudaklarının kenarıyla hafifçe güldü. Selene, pipeti süte batırırken gözlerini ondan ayıramıyordu. Bu gülüş, onun yüzündeki o yorgun ifadeyi bir anlığına da olsa tamamen silip süpürmüştü. Tam o esnada kapı tekrar çalındı.
Nero, gözlerini devirerek kapıya doğru seslendi: “Eğer gelen yine o suratsız, yaşlı konsey adamlarından biriyse, topluca uyuyoruz.”
Ancak kapı Nero'nun tahmin ettiği gibi açılmadı. İçeri giren kişi Lucien’dı. Elinde birkaç kalın dosya tutuyordu ve her zamanki o mesafeli, keskin yüz ifadesinden, zihninde ciddi bir şeylerin döndüğü çok net anlaşılıyorordu.
Habel yattığı yerden hafifçe doğrulup selam durur gibi yaptı: “Komutanım, hayırdır? Bu sefer kimi infaz etmeye gidiyoruz? Kimi yazdı konsey?”
Lucien, dosyaları masaya bırakırken Habel’a dik dik baktı: “Şu an tam olarak seni infaz etmeyi düşünüyorum, Habel.”
Nero bu lafın üzerine kendini tutamayarak direkt sesli bir kahkaha patlattı.
Lucien, masanın üzerine bıraktığı evrakları düzelttikten sonra bakışlarını doğrudan pencere kenarında duran Kael’e çevirdi. Odanın neşeli havasını tek bir cümleyle dağıttı: “Ragnar yaşıyor.” Kael’in yüzündeki o sakin ifade hiç değişmedi, tek bir kası bile titremedi. Selene, çok ince bir detayı hemen fark etmişti. Kael’in dövüşten sonra, dik omuzları, bu haberle birlikte hafifçe gevşemişti. Çünkü Kael, içindeki o canavara rağmen aslında Ragnar’ı öldürmek, ellerini tamamen geri dönülmez bir kana bulamak istememişti. Lucien derin bir nefes alarak detay vermeye devam etti: “Durumu oldukça ağır. Yoğun bakım ünitesinde tutuluyor. Ama doktorlar yaşayacağını söyledi. Aurası kısa bir sürede onu iyileştirecek.”
Nero, parmaklarını masada tıkırdatarak mırıldandı: “Gerçi ölmekten beter olmuştur. Ragnar gibi gururlu bir herife bu yenilgi baya bir koymuştur şimdi.”
Habel kafasını sallayarak onu onayladı: “Oğlum adam beton mikseri gibi dövüldü arenada. Kolay değil o travmayı atlatmak.”
Lucien, konuşulan esprilere dahil olmadan ciddi ve sorgulayıcı bir ifadeyle tamamen Kael’e döndü: “O siyah canavar.”
Oda, bu kelimenin telaffuz edilmesiyle birlikte anında ölümcül bir sessizliğe büründü. Kael’in gözleri hafifçe daraldı. Lucien adımını Kael’e doğru yaklaştırarak devam etti: “Onu çağırdığında.. o karanlığı serbest bıraktığında, kontrol tamamen sende miydi? Gerçekten ne yaptığının bilincinde miydin?”
Kael birkaç saniye boyunca sessizce düşündü. Siyah mürekkep damarları derisinin altında yavaşça kıpırdandı.
GÜM.
Kara Tüy göğsünde hafifçe attı. Kael, Lucien’ın gözlerinin içine bakarak dürüstçe cevap verdi:
“Hayır.”
Bu tek kelimelik dürüst cevap, odanın havasını bir kez daha o eski, ağır ve boğucu tonuna geri döndürdü. Selene’in elindeki süt kutusunu tutan parmakları hafifçe sıkıştı, karton kutu biraz büküldü. İçindeki o korku tekrar filizleniyordu.
Lucien ise bu cevabı zaten çok önceden tahmin etmiş gibi gözlerini yavaşça kapattı, derin bir iç çekti: “Tahmin etmiştim. O gücün bir bedeli olmalıydı.”
Kael başını tekrar pencereye doğru çevirdi. Dışarıda, akademinin ve şehrin ışıkları parıldıyordu. Sonra, zihnindeki o karanlık durmadan bir şey fısıldıyordu, düşünerek sessizce mırıldandı: “Kara Yankı... Ama beni dinledi.” Lucien gözlerini açıp sert bir sesle karşılık verdi: “Şimdilik.”
GÜM.
Tam o sırada, Kara Tüy ani bir hareketle Kael’in bileğine doğru kaydı. Siyah mürekkep, derinin üzerinde hızla şekil alarak kısa, net bir yazı bıraktı:
[ SADIK ]
Nero yazıyı okur okumaz oturduğu yerden öne doğru fırladı: “Yok artık! Bu lanet şey resmen kendi içinde karakter gelişimi yaşıyor ya lan!” Habel de şaşkınlıkla gözlerini açtı: “Bir bölüm sonra Kael’e gidip bahçeden çiçek falan koparıp getirirse hiç şaşırmam. Bildiğin evcil hayvana bağladı silah.”
Kael, arkadaşının bu abartılı tepkilerine karşı gözlerini devirmekle yetindi. Ama Selene... Selene o bilekteki kelimeye çok uzun süre, gözlerini kırpmadan baktı. Çünkü o kelime, Nero ve Habel’in aksine ona feci şekilde korkutucu gelmişti. Bilinci olan bir gücün, iradesi olan ölümcül bir silahın bu denli bir sadakat belirtmesi normal bir durum değildi. Bu sadakatin arkasında ne tür bir açlık saklıydı, kestiremiyordu. Lucien, masadaki dosyalardan birinin kapağını sertçe açtı. Sayfalardaki mühürleri göstererek ciddi bir ses tonuyla konuştu:
“Turnuva devam edecek.”
Habel yattığı yerden adeta bir yay gibi doğruldu: “…NE? Şaka mı bu?”
Lucien net bir sesle cevap verdi: “Arena tamamen çöktü, evet. Ama yenisi çoktan hazırlanıyor.”
Nero, şaşkınlıkla araya girdi: “Yahu bu akademi neden bu kadar zengin arkadaş? Herifler saniyeler içinde koca arenaları sıfırdan kuruyorlar.” Lucien onun bu sorusunu tamamen umursamazlıktan gelerek devam etti: “Konsey özellikle bu turnuvanın yarıda kalmamasını ve devam etmesini istedi.”
Kael, bakışlarını pencereden ayırmadan sordu: “Neden?”
Lucien’ın keskin bakışları, kısa bir süre boyunca Kael’in o mor çatlaklarla dolu yüzünde sabit kaldı. Sesindeki o karanlık ton odayı doldurdu: “Çünkü artık turnuvadaki hiç kimse diğer öğrencileri umursamıyor, Kael. Herkes yalnızca seni görmek istiyor.”
Bu cümle, Kael’in iç dünyasında en ufak bir memnuniyet ya da gurur kırıntısı bile yaratmadı. Aksine, göğsünün sıkışmasına neden oldu. Çünkü o bakışların ne anlama geldiğini hayatı boyunca çok iyi deneyimlemişti. Korku, merak, yoğun bir tehdit hissi ve dışlanmışlık... Hayatı boyunca insanların ona, o "canavara" baktığı o aynı lanetli bakışlar tekrar üzerine çekilmişti. Kendini yine o dipsiz yalnızlığın içinde hissetti.
Selene, Kael’in omuzlarındaki o ani ağırlaşmayı, bakışlarındaki o tanıdık kırılmayı ve içine kapanma dürtüsünü anında fark etti. Ve ilk kez... Kimseyi umursamadan, tereddüt bile etmeden yatağın kenarından uzanıp Kael’in titreyen elini sıkıca tuttu.
Kael, tenine değen bu ani sıcaklıkla birlikte hafifçe irkildi. Refleks olarak elini çekmek istedi ama Selene’in parmaklarındaki o kararlı tutuşu hissedince durdu. Elini geri çekmedi. Selene, onun gözlerinin içine bakarak, sesindeki o sonsuz güven ve huzur verici tonla sakin bir şekilde konuştu:
“Bu sefer yalnız değilsin, Kael.”
Kael, Selene’nin gözlerindeki o saf samimiyeti gördüğünde, zihnindeki o uğuldayan korku dalgaları tamamen yatıştı.
GÜM.
Kara Tüy, bu sıcak temasla birlikte Kael’in avuç içinin tam ortasına yavaşça kaydı. Ve oraya, ikisinin de görebileceği şekilde küçük, net bir yazı kazıdı:
[ DOĞRU ]

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı