Revirin beyaz odası sessizdi. Etrafta ne bir kavga gürültüsü ne de arenadan taşan o boğucu enerjiler vardı; yalnızca baş ucundaki tıbbi cihazların düzenli ve tekdüze sesleri yankılanıyordu.
BİP.
BİP.
BİP.
Selene, yatağın başlığına halsizce yaslanmış durumdaydı. Sol omzu baştan aşağı kalın beyaz bandajlarla sarılmıştı ve yüzünün sağ tarafında, Ragnar’ın darbelerinden kalan belirgin morluklar göze çarpıyordu. Kaburgalarında, o son acımasız tekmenin yarattığı sızı hâlâ taptaze durmaktaydı. Vücudunu çevreleyen beyaz aurası, şu an oldukça düşük bir seviyede, neredeyse görünmez bir tonda aktifti; tüm gücüyle genç kızın içsel dokularını onarmaya ve iyileşmesini hızlandırmaya çalışıyordu. Odanın sessizliği, kapının yavaşça aralanmasıyla bölündü. İçeriye, ellerinde poşetlerle Habel ve Nero girdi. Nero her zamanki gibi bir elinde büyük boy bir kahve taşıyordu; ancak Habel’in kucağında, revirin o ciddi havasına tamamen ters düşen, absürt derecede büyük ve tombul bir peluş ayı vardı.
Selene, kapıdan giren ikiliye birkaç saniye boyunca anlamsız bakışlarla baktı. Ardından tek kaşını hafifçe yukarı kaldırarak sordu: “O kucağındaki peluş ne alaka, Habel?” Habel, koca ayıyı yatağın ayak ucuna doğru fırlatırken son derece ciddi bir ses tonuyla cevap verdi: “Travma ayısı.” Nero gözlerini devirdi, kahvesinden bir yudum alıp araya girdi: “Maalesef şaka yapmıyor. Alırken aynen bu şekilde söyledi tezgahtara.”
Selene, Habel’in bu tuhaf ciddiyeti karşısında istemsizce küçük, samimi bir kahkaha attı. Ancak yüzündeki o neşeli ifade çok kısa sürdü. Bakışları hemen arkadaşının arkasına, açık kalan revir kapısının boşluğuna kaydı. Kael orada değildi. Koridorda da görünmüyordu. Selene birkaç saniye boyunca belki arkadan gelir diye bekledi. Gelen giden olmayınca, sesindeki o merakı ve endişeyi gizlemeye, olabildiğince normal görünmeye çalışarak sordu:
“O… gelmedi mi?”
Nero ile Habel aynı anda birbirine baktı. Aralarındaki o kararsız sessizlik, bir iki saniye olması gerekenden fazla uzadı. Selene, odadaki bu ani enerji değişimini ve arkadaşlarının bakışlarındaki o çekingenliği anında fark etmişti. Yüzündeki tebessüm tamamen kayboldu: “…Ne oldu? Bir şey mi gizliyorsunuz, ne bu haliniz?”
Habel’in yüzünde her zaman görmeye alışık olunan o tasasız sırıtış yoktu. Nero elindeki sıcak kahveyi yavaşça masanın üzerine bıraktı. Omuzlarını dikleştirip derin bir nefes alarak konuştu: “Kael biraz… kontrolden çıktı, Selene. Yani, nasıl desem.. çıldırdı.” Selene’in kaşları endişeyle çatıldı, yatakta hafifçe dikleşmeye çalıştı: “Ne kadar çıldırdı?”
Yine kısa bir sessizlik oldu. Habel, kollarını göğsünde birleştirip dışarıya doğru konuştu: “Koca turnuva alanı çöktü. Koca bir krater var.” Selene’nin gözleri şokla açıldı: “Ne?”
Nero, daha fazla saklamanın bir anlamı olmadığını düşünerek yatağın hemen kenarındaki boş sandalyeye oturdu. Ve turnuva alanında, Selene sedyeyle çıkarıldıktan sonra yaşanan her şeyi tek tek, tane tane anlatmaya başladı. Ragnar’ın Kael’i ilk başta nasıl amansızca dövdüğünü, keskin hamlelerle boğazını nasıl yardığını aktardı. Kael’in o darbelere rağmen Lucien'a karşı bizzat “arkadaşlarımın suratına bakamam.” dediğini söyledi. En önemlisi de, Kara Tüy’ün Kael’in tüm koluna ve bedenine delice bir hırsla
“öldür”
emirleri yazdığını anlattı. Selene dinledikçe yüz hatları yavaş yavaş geriliyor, nefesi daralıyordu. Ardından Habel söze girdi ve o kapkara, tekinsiz varlıktan bahsetti. O yüzü olmayan, gövdesinden kalın mor damarlar akan, Ragnar vurdukça ve parçaladıkça saliseler içinde hiçbir şey olmamış gibi yeniden oluşan gölge yaratığı tasvir etti. Habel o anları anlatırken, kollarındaki tüylerin ürperdiğini gizleyemedi:
“O şey, o yaratık… Ragnar’ı bildiğin çiğ çiğ yedi orada. Hayatımda öyle bir baskı görmedim.”
Selene duyduklarıyla sarsılırken genç kız derin, titrek bir nefes aldı. Bakışları bir noktaya kilitlenirken geçmişteki o günü anımsadı ve yavaşça Habel ile Nero'ya döndü:
"Lucien'in odasına gittiğimiz ve Kael'in kan kustuğu günü hatırlıyor musunuz?" Habel ve Nero aldıkları bu ani soru karşısında duraksadılar, ardından ikisi de hızla kafalarını sallayarak onayladı. Hemen o saniyede, üçünün de zihninde aynı aydınlanma yaşandı. Hepsi bir anda, Kael'in o gün kaldığı illüzyonvâri durumun içindeyken tam olarak ne söylediğini kelimesi kelimesine hatırlamışlardı. Kael o yarı baygın, sayıklayan haliyle bu odada anlatılan gölge yaratığı gördüğünü bizzat kendi ağzıyla söylemişti. Demek ki o gün zihninin içinde hapis kalan canavar, bugün arenada canlı bir felaket olarak serbest kalmıştı.
Nero, bakışlarını Selene’ye sabitledi: “Ve işin en tuhaf, en sarsıcı kısmı ne biliyor musun?” Selene sessizce, gözlerindeki o yoğun merakla Nero’nun ağzından çıkacak kelimeleri bekledi.
Nero ciddi bir ses tonuyla devam etti: “…Kael’in o an etrafındaki dünyada umurunda olan tek şey sendin, Selene.” Sessizlik. Selene’nin gözbebekleri hafifçe büyüdü, kalbinin ritmi hızlandı. Nero lafını bölmeden devam etti: “Ragnar, seni o halde yerde bıraktıktan sonra senin hakkında iğrenç laflar etmeye, o hakaretleri Kael’in yüzüne karşı tekrarlamaya devam etti. İşte tam o saniyede… Kael’in etrafındaki aura tamamen renk değiştirdi. Saf, çürümüş bir mor oldu.” Habel heyecanla araya girdi, elleriyle büyüklük tasviri yaparak:
“Oğlum, adam tek bir hamlede Kael’in sol kolunu omzundan koparıp yere attı lan!”
Selene aniden yatakta doğrulmaya çalıştı, yaralı omzunun sızısını unutup bağırdı: “Ne? Kolu mu koptu?!” Habel kafasını salladı: “Sonra yerdeki koluna ‘gel’ dedi, kol havaya kalktı ve şrak diye yerine geri takıldı. Saniyeler içinde kemikler kaynadı, deri kapandı.” Selene, şaşkınlıktan ve dehşetten donakalmıştı: “NE?! Nasıl yani?” Nero, genç kızın bu aşırı haklı şokuna karşılık istemsizce hafifçe güldü: “Aynen öyle! İnan bana, tribünde Habel’le ben de tam olarak şu an senin verdiğin tepkinin aynısını verdik. Ağzımız açık kaldı.”
Sonra Nero’nun ses tonu tekrar o eski, ağır ciddiyetine büründü. Bakışlarını yere indirdi: “Ama en korkutucu, bizi en çok geren şey bu fiziksel yenilenme değildi, Selene.” Selene sessizce, içinde büyüyen o büyük korkuyla bekledi. Nero birkaç saniye sustuktan sonra yavaşça kelimelerini seçti: “…Kael artık acıyı normal bir insan gibi hissetmiyor. Sol kolu koparken yüzünde en ufak bir acı belirtisi yoktu; aksine, kafasını yana eğip Ragnar’ın yüzüne karşı deliler gibi güldü.”
Selene’nin bakışları istemsizce kendi bandajlı ellerine, aşağıya doğru kaydı. Çünkü Ragnar’ın o ağır darbelerinin ne kadar yıkıcı, ne kadar can yakıcı olduğunu bizzat kendi bedeninden biliyordu. Ve Kael’in o lanetli Öfkepati yeteneği yüzünden… arenadaki o tüm acıları, kendi kırılmalarını da birebir içinde hissettiğini netlikle hatırladı. Kael tüm bu acıların üzerine bir de kendi darbe yükünü eklemişti. Habel derin bir iç çekti, ortamı yumuşatmak ister gibi: “…Oğlum, işin en absürt tarafı, herif Ragnar’ı resmen bağıra çağıra, tuhaf bir şarkı söyleyerek dövdü.” Selene şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: “Şarkı mı? Ne şarkısı?” Nero kafasını salladı: “Evet, bildiğin melodik bir şekilde haykırıyordu. İçindeki tüm o birikmiş nefreti, uğradığı haksızlıkları kusar gibiydi.” Habel ekledi: “Tam bir oyun sonu canavarı gibiydi yani. Okulun tüm test cihazları kortizol seviyesinden dolayı patladı, elektrikler söndü.”
Selene birkaç saniye boyunca zihninde canlanan manzarayı sindirmeye çalıştı. Göğsünün sıkıştığını hissederek yavaşça sordu: “Şu an nerede? Durumu nasıl?” Nero omuz silkti, tam bir konumu o da bilmiyordu: “Akademinin çatısında tek başına oturuyor olabilir.”
Habel araya girdi: “Yahut banyoda saatlerdir duş alıyordur. Çünkü turnuva bittiğinde herifin üstü başı, yüzü gözü tamamen Ragnar’ın ve kendisinin kanıyla kaplanmıştı. Bildiğin dağılmıştı çocuk.” Selene’nin içindeki o suçluluk duygusu giderek büyüdü, yüz hatları iyice gerildi: “Yani… durumu kötü mü?” Bu kez Nero hemen cevap veremedi. Çünkü Kael’in o dövüş bittikten sonraki halini hatırladığında, ilk kez bir şeyden tam olarak emin olamıyordu. Sonra sessizce ekledi: “Fiziksel olarak bir şeyi kalmadı, o mor mürekkep her yerini kusursuzca onardı zaten. Ama… gözleri…” Nero cümlesini tamamlayamadı. Çünkü Kael’in o turnuva alanından çıkarken arkasında bıraktığı enkazı izleyen o simsiyah, bomboş bakışlarını düşünmek bile insanı huzursuz etmeye yetiyordu.
Selene yavaşça üzerindeki beyaz battaniyeyi parmaklarıyla sıktı. Odanın zeminine bakarak, çok hafif, neredeyse duyulmayacak bir ses tonuyla fısıldadı:
“Maçtan önce… Aramızdaki bağ kopacak mı diye düşünmüştüm.” Habel anında lafa atladı, gözlerini büyüterek: “LAN MANYAK MISIN?! Ne kopması?” Nero da onu destekledi, hafifçe gülümseyerek: “Adam senin intikamını almak için resmen koskoca akademiyi, turnuva platformunu aşağıya indirdi, Selene. Daha ne yapsın?”
Selene başını hafifçe öne doğru eğdi. Ve hayatında ilk kez… Kael’e karşı bu kadar derin, bu kadar ağır bir suçluluk hissetti.
Çünkü Kael’in anlatılan o kontrolsüz halini gözünün önüne getirdiğinde, aklına gelen tek bir gerçek vardı: O çocuk, sırf kendisi için, o içindeki canavara biraz daha teslim olmuş ve kendi insani zihnini kaybetme pahasına o sınırı aşmıştı.
Habel getirdiği o absürt derecede devasa peluş ayıyı yatağın yanındaki dar boşluğa sığdırabilmek için adeta bir savaş vermekteydi. “Oğlum, şunu niye zorla buraya tıkıştırmaya çalışıyorsun? Çek şunu şuradan,” dedi Nero, bardağını masaya bırakırken. Habel ayının göbeğine sert bir yumruk vurup sabitleyerek homurdandı: “Yahu kaç kere söyleyeceğim, bu sıradan bir ayı değil. Travmatik iyileşme ayısı bu. Bilimsel olarak sakinleştiriyor insanı.” Selene, sızlayan kaburgalarına rağmen gözlerini devirdi: “Öyle bir şey yok, Habel. Uydurma kafandan.”
Tam o sırada— kapının kolu yavaşça aşağı indi ve kapı açıldı.
Odadaki üç baş da eş zamanlı olarak o yöne doğru döndü. İçeri giren figür Kael’di. Sağ elinde alelade, buruşmuş küçük bir plastik poşet tutuyordu. Poşetin içerisinde parıldayan küçük bir çilekli süt kutusu görünmekteydi. Kael, birkaç saniye boyunca kapının eşiğinde, sanki içeri girip girmemek arasında kalmış gibi öylece bekledi. Üzerindeki o kan gölüne dönmüş dövüş kıyafetlerini değiştirmiş, temiz bir şeyler giymişti. Ama... yüzünün durumu hâlâ korkunç bir haldeydi. Sağ gözünün hemen altında koyu bir morluk vardı; dudağının kenarı patlamış ve kurumuş kan lekesiyle kalmıştı. Ve hepsinden daha kötüsü— boynundan başlayıp çenesinin keskin hatlarına kadar uzanan o ince mor çatlaklar tamamen kaybolmamıştı. Yaradan ziyade, derisinin hemen altında sıvı bir mor ışık sürekli dolaşıyor, canlılıkla nabız gibi atıyordu. Selene bu manzarayı gördüğü anda, yaralı omzunun sızısını tamamen unutup yatakta istemsizce doğruldu:
“…Kael.”
Kael, genç kızla doğrudan göz teması kurmaktan kaçındı. Bakışlarını yere sabitleyerek yavaş adımlarla yatağa doğru yürüdü. Ardından poşetin içindeki çilekli sütü çıkardı ve Selene’nin sağlam olan sol elinin hemen yanına, komodinin üzerine bıraktı. Sesi pürüzlü ve kısıktı: “…Seviyorsun diye aldım.” Habel ile Nero, görünmez bir işaret almış gibi aynı anda birbirine baktı. Çünkü Kael’in ağzından çıkan o tek cümle... hissettirdiği o yoğun tükenmişlik ve yorgunluk, odadaki oksijeni emip götürmüştü sanki.
Selene önce komodinin üzerindeki küçük süt kutusuna, ardından yavaşça başını kaldırıp Kael’in yüzüne baktı. Ve boynundaki mor çatlakları çok daha yakından, dikkatle inceleme fırsatı buldu. Çünkü onlar sıradan bir darbe izi ya da yırtık gibi durmuyordu; yaşayan, organik birer parça gibiydiler. Ara sıra derinin altında yön değiştiriyor, hafifçe kımıldıyorlardı.
GÜM.
Kara Tüy, Kael’in ruhunun en derin yerinde çok derinden, ritmik bir şekilde atıyordu. Selene bu tekinsiz rezonansı kendi içinde hissettiğinde yüz hatları gerildi, kalbi sıkıştı:
“…Acıyor mu?”
Kael birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden öylece bekledi. Zihnindeki o uyuşukluğu dağıtmak ister gibi gözlerini kırpıştırdı ve en sonunda dürüstçe cevap verdi:
“Bilmiyorum.”
Bu iki kelimelik kısa konuşma, odadaki herkesi tamamen sessizliğe mahkum etti. Çünkü Kael gerçekten emin değildi. Canı yanıyor muydu, yoksa kara canavarın getirdiği o muazzam darbe yükü yüzünden artık acı kavramına tamamen yabancılaşmış, alışmış mıydı? Nero, ortamdaki bu ağır ve boğucu havayı dağıtmak istercesine boğazını temizleyerek sessizliği böldü: “Yalnız, şu an harbi korkunç görünüyorsun, haberin olsun yani.” Kael, ruhsuz bir şekilde karşılık verdi: “Sağ ol, moral oldu.” Habel hemen lafa atladı, ellerini havaya kaldırarak: “Yok yok, cidden şaka yapmıyoruz. Hani o büyük hikayelerin final bölümünde tüm gücünü kaybedip acınası bir halde normal hayata dönmeye çalışan o eski baş düşmanlar olur ya... Aynen öyle duruyorsun şu an.”
Kael’in dudaklarının kenarı istemsizce hafifçe yukarı kıvrıldı, çok küçük bir tebessüm belirdi. Ama Selene gülmedi. Gözlerini o canlı mor çatlaklardan tek bir saniye bile ayıramıyordu. Sonra, içindeki o yoğun endişeye karşı koyamayarak yavaşça sağlam olan elini ona doğru uzattı:
“Bakabilir miyim?”
Kael birkaç saniye boyunca Selene’nin uzanan parmaklarına, ardından onun gözlerine baktı. Redd etmek istedi ama yapamadı; sessizce başını hafifçe öne doğru salladı. Selene, titreyen parmak uçlarını Kael’in boynundaki o parıldayan mor çatlağa dokundurduğu anda—
GÜM.
Mor çizgiler, tenindeki o sıcak temasla birlikte hafifçe yön değiştirerek hareket etti. Kael’in göğsü ani bir refleksle sarsıldı, nefes alış verişi bir anlığına tamamen bozuldu. Ama geri çekilmedi, Selene’nin elini uzaklaştırmadı. Selene’nin yüzü dehşetle gerildi, parmaklarını yavaşça geri çekti: “Bu… bu normal bir şey değil, Kael.” Kael yorgun bir iç çekişle gözlerini kapattı: “Fark ettim.”
Habel, ortamın ciddiyetinden feci şekilde rahatsız olarak tekrar araya girdi: “Gerçi az önce arenada kendi kolunu çat diye yerine geri takman da pek normal sayılmazdı ya, neyse.” Selene, duyduğu bu sözle birlikte bakışlarını hızla Kael’e çevirdi: “Gerçekten doğru mu bu?”
Kael birkaç saniye sustu, sanki çok sıradan, sabah ne yediğini anlatıyormuş gibi düz bir ses tonuyla konuştu:
“Ragnar kopardı. Ben de sadece… geri çağırdım.”
Nero oturduğu yerden hayretle bağırdı: “Oğlum adam bildiğin koluna ‘gel’ dedi ve koca uzuv havada uçup şrak diye omzuna geri oturdu lan!” Habel kafasını sallayarak onu onayladı: “Ben hâlâ o anın şokunu atlatabilmiş değilim. Rüya falandı herhalde diyorum kendi kendime.”
Selene, karşısında duran ve neredeyse insan olmaktan çıkmış gibi görünen genç adama birkaç saniye boyunca öylece baktı. Ardından gözleri hafifçe dolmaya, etrafı bulanıklaşmaya başladı. Çünkü ilk kez... Kael’in sırf sevdikleri uğruna kendi bedenini ve ruhunu ne kadar acımasızca zorladığını, nasıl bir bedel ödediğini gerçekten görüyordu. Ve Kael, Selene’nin gözlerinde biriken o yaşları fark ettiği anda... bakışlarını hızla odanın başka bir köşesine kaçırdı.
Çünkü çok iyi biliyordu; eğer o dolu gözlere bir saniye daha bakmaya devam ederse, içindeki o taş gibi sertleştirdiği savunma mekanizması tamamen çökecek, ruhu yumuşayacaktı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı