Arena tamamen boşaltılmıştı. Turnuva alanındaki kalabalık dağılmış olsa da, koridorlarda süzülen havada en ufak bir sakinleşme emaresi yoktu. Çünkü az önce herkesin gözü önünde yaşanan o dehşet verici sahne sıradan bir okul düellosu değildi; doğrudan doğruya bir felaketti.
Kael o dipsiz karanlığın içinde kendini tamamen kaybetmemişti.
Hâlâ Kael’di. Yorgun, içten içe kırılmış, ama bilinci tamamen yerinde.
Nero, koridor girişinde durup onun bu sakinleşen halini birkaç saniye boyunca sessizce izledi. Ardından, ortamdaki o ağır havayı dağıtmak istercesine hafifçe gülümseyerek konuştu:
“…Oğlum, bundan sonra seninle tartışırken kelimelerimi ekstra dikkatli seçeceğim.”
Habel hemen araya girdi, ellerini iki yana açarak isyan etti: “Valla ben dikkat mikkat etmek yerine, direkt kavga etmem! O mor pençeleri bir daha göreceğime ölürüm daha iyi, en azından tek hamlede giderim!” Kael, arkadaşlarının bu hallerine yorgun bir tebessümle karşılık verdi. Ancak bakışları, saniyeler içinde Selene’in acil müdahale için taşındığı karşı koridora doğru kaydı. Tam o anda, sağ kolunun içine gizlenen Kara Tüy derisinin hemen altında hafifçe kımıldadı. Bileğine yakın bir noktada, siyah mürekkep damarlarından oluşan küçük bir yazı belirdi:
[ KORUNDU ]
Kael beliren yazıya birkaç saniye boyunca sessizce baktı. Ruhundaki o hırçın dalgalanmanın dindiğini hissederek fısıldadı:
“…Evet.”
Eğitmen Lucien, öğrencisinin bu sessiz anını ve kolundaki yazıyı çok net görmüştü ama hiçbir şey söylemedi. Çünkü tecrübeli komutan şu kritik gerçeği fark etmişti: Kael artık sadece içindeki o yıkıcı gücü kontrol etmiyordu; aynı zamanda o gücü serbest bırakma sebebini, yani kendi iradesini de kontrol altında tutuyordu. Bu, onun gibi tekinsiz yeteneklere sahip insanlar için önemliydi. Hem de çok önemliydi.
Tam o sırada— koridorun derinliklerinden ağır, ritmik bir baston sesi yankılanmaya başladı.
TOK.
TOK.
TOK.
Uzun, bembeyaz saçları omuzlarına dökülen yaşlı bir adam, dumanların arasından yavaş adımlarla onlara doğru yaklaştı. Üzerindeki simsiyah resmi üniforma, akademideki diğer görevlilerinkinden tamamen farklı ve çok daha eski bir tasarıma sahipti. Ceketinin sol göğüs kısmında, geçmiş dönemin efsanevi oluşumu A.C.D’nin gümüş amblemi parıldıyordu. Yaşlı adamın etrafına yaydığı aura hissi muazzam derecede ağırdı; ancak bu güç insanı ezmiyor, aksine dipsiz bir okyanus gibi derin hissettiriyordu. Lucien, gelen figürü görür görmez anında dikleşti ve saygıyla başını eğdi:
“Konsey Üyesi Orion.”
Habel, yaşlı adamın heybetini görünce Nero’nun kulağına doğru fısıldadı: “Lan, bu adamın ismi niye hikayelerin ortala bölümünde ortaya çıkan o aşırı güçlü karakterler gibi?” Nero gözlerini adamdan ayırmadan onayladı: “Çünkü muhtemelen üflese bizi arenadaki o kratere gömecek kadar güçlü.” Orion’un keskin bakışları, kısa bir süreliğine arkadaki arena enkazına kaydı. Ragnar’ın son darbeyle gömüldüğü o devasa kraterde, parçalanmış bariyer sistemlerinde ve en sonunda Kael’in üstündeki taze kan izlerinde durdu. Kael, üzerinde dönen bu ağır incelemeye hiç geri adım atmadan, doğrudan yaşlı adamın gözlerinin içine bakarak karşılık verdi.
Ve Konsey Üyesi Orion’un ciddi yüz hatlarında hafif, takdir dolu bir tebessüm belirdi:
“Demek bahsettikleri o genç sensin.”
Kael, sessizliğini koruyarak adamın ne diyeceğini bekledi. Orion, elindeki işlemeli bastonunu sertçe yere vurdu. Ardından, ortamdaki tüm gerginliği tek bir anda silecek kadar sakin ve sarsılmaz bir ses tonuyla konuştu:
“A.C.D’ye katılımın resmi olarak onaylandı, Kael.”
Habel’in ağzı şokla açıldı: “…HA? Ciddi misin sen?”
Nero şaşkınlıkla yutkundu: “Bir dakika… Az önce koskoca turnuva alanını havaya uçurdu, bu yapılan şey bir ödül mü yani?”
Eğitmen Lucien bile birkaç saniye boyunca ne diyeceğini bilemez halde şaşırmış göründü. Çünkü Konsey, normal şartlar altında bu tarz kritik ve tehlikeli durumlar için asla bu kadar hızla karar vermezdi. Günlerce süren toplantılar yapılırdı.
Orion, Kael’in gözlerinin içine bakarak konuşmaya devam etti:
“Bugün burada sergilediğin o muazzam yıkımdan sonra… Seni bu duvarların arkasında, kontrolsüz bir şekilde dışarıda bırakmak Konsey için çok daha büyük bir risk olur.” Kael birkaç saniye boyunca kelimeleri zihninde tarttı. Sonra yüzündeki donuk ifadeyi bozmadan, düz ve mekanik bir sesle sordu:
“…Risk mi?”
Orion başını hafifçe yana doğru eğdi, gözleriyle Kael’i süzdü:
“…Senin gibi ruhunun içi kırık dökük olan insanlar, Kael...Ya günün sonunda dünyanın başına gelecek en büyük felaket olurlar…” Yaşlı adamın bakışları çok kısa bir an için gencin sağ elindeki Kara Tüy’e kaydı: “ya da o felaketleri dünyadan silecek tek güç olurlar.” Kael, hayatında ilk defa zihninin derinliklerinde farklı bir düşünceye kapıldı. Çünkü yıllardır ilk defa birisi ona sadece yok edilmesi ya da bastırılması gereken bir “sorun” veya bir "canavar" gibi bakmıyordu. Tehlikeliydi, evet, ölümcüldü; ama aynı zamanda bir şeyleri değiştirebilecek, işe yarayabilecek biri gibi görülüyordu.
Orion, gitmek üzere arkasını dönmeden önce son kez kelimelerini seçti:
“Şimdi git ve iyice dinlen, genç adam. Çünkü bugünden sonrası…” Bastonunu yere vurdu: “senin için çok daha zorlu ve karanlık olacak.”
Yaşlı adam, merdivenlerden yukarıya doğru çıkarak yavaş adımlarla gözden kayboldu.
Habel, adamın gidişinin ardından birkaç saniye boyunca sessiz kaldıktan sonra heyecanla doğrudan Kael’e döndü: “…Oğlum! Yani teknik olarak, akademiyi dümdüz ettikten sonra resmi olarak anakarakter olsun lan!”
Nero ise her zamanki gerçekçi tavrıyla söze girdi: “Adam koca okulu yıktı, turnuva sistemini patlattı ve günün sonunda üst düzey bir devlet kadrosuna işe alındı. Muazzam kariyer planlaması.”
Kael, arkadaşlarının bu kendi aralarındaki atışmalarını dinlerken yorgun bir şekilde içini çekti. Ve turnuva başladığından beri ilk kez, içindeki o taşan enerjinin tamamen çekilmesiyle birlikte, gerçekten iliklerine kadar tükendiğini hissetti.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı