Kael’in ağzından çıkan ses artık bir insana ait olamayacak kadar yabancılaşmıştı. Sesi daha kalın, daha boğuk çıkıyordu. Koca turnuva alanı boyunca dalga dalga yayılıyor; çatlak, saf öfke dolu ve boğuk haykırış duvarlara çarpıyordu. Kael'in dudaklarından dökülen her bir kelimede etrafındaki mor aura daha da genişliyor, sınırları zorluyordu. Canavar, onun hemen arkasında devasa bir gölge gibi tekrar yükselmiş, bekliyordu. Ve Kael, içindeki o dipsiz karanlığı serbest bırakmış, şarkısını haykırıyordu:
“BU BENİM… UYANIŞIM…!”
“KAYBEDECEK HİÇBİR ŞEYİM KALMADI…!”
“ARTIK DEĞİŞİMİN SAVAŞI BU…!”
BOOOOOOOM!
Söylediği her cümleyle birlikte arena platformu sarsılıyor, zemin boydan boya derin yarıklarla çatlıyordu. Ragnar, bu tekinsiz baskıyı yok etmek adına bütünleştiği Kanlı Diken ile amansız bir hamle daha yaptı.
ŞRRAAAAAK
Kırmızı ve siyahın birbirine karıştığı o devasa bıçak dalgası, Kael’in durduğu noktayı tamamen yuttu. Tribünler nefesini tuttu ancak Kael, o ölümcül dalganın içinden hiçbir şey olmamış gibi, adımlarını milim bile sektirmeden yürüyerek çıktı. Yüzünde, insanı dehşete düşüren kocaman, çarpık bir tebessüm vardı. gözbebekleri… tamamen kapkaraydı. Ragnar, turnuva başladığından beri ilk kez kontrolünü kaybetmeye başlayarak bağırdı:
“NE BOKSUN SEN, NE ÇEŞİT BİR CANAVARSIN?!”
Kael onun bu sorusuna zerre değer vermedi, ona bir cevap sunmadı. Yalnızca o çatallı, yırtılan sesiyle şarkısına devam etti:
“ARTIK ESKİ BEN DEĞİLİM…!”
“YIKILSAM BİLE DURMAYACAĞIM…!”
GÜM.
Canavar, sahibinin rezonansıyla birlikte yeniden harekete geçti. Koskoca salon bir kez daha zifiri bir karanlığa gömüldü. Ve Kael, arkasındaki gölgeye doğrudan ve kesin bir emir verdi. Çıkan ses tonu salondaki herkesin dizlerini titretecek kadar ağırdı:
“…Selene’ye yaptığı her bir darbenin…”
“…tam iki katını yap ona.”
Ardından— siyah canavarın o kapkara yüzeyi ilk kez bir değişim geçirdi. Akan zifiri karanlığın tam ortasında, tekinsiz bir gülümseme şekil almaya başladı. Uzun, jilet gibi sivri ve insani normlardan tamamen uzak dişler belirdi. Ve gölge yaratık… güldü. Derinden gelen, hırıltılı ve buz gibi bir sesle.
Ragnar’ın yüzündeki o kibirli ifadeden eser kalmamıştı artık, sırıtışı tamamen kayboldu. Çünkü bu sahnede ilk kez… avcı pozisyonunda olmadığını, köşeye sıkışan bir ava dönüştüğünü iliklerine kadar hissetmişti.
BOOOOOOOOOOM!
Canavar tek bir salisede gözden kayboldu. Ragnar büyük bir refleksle bedeniyle birleşen Kanlı Diken’i yukarıya kaldırdı ama geç kalmıştı.
ŞRRRRRRRRAAAAAAK!
İlk amansız darbe doğrudan Ragnar’ın göğüs kafesini çok daha derin yardı, etrafa taze bir kan seli patladı. Hemen ardından gelen ikinci darbe ise tam yüzünün ortasına indi.
ÇAT!
Kırılan kemiklerin ürkütücü sesi koca salonda yankılandı. Ragnar aldığı muazzam fiziksel güçle geriye doğru savruldu ancak yaratık onun peşini bir an bile bırakmadı. Çünkü bu varlık artık sadece saldırmıyordu; Kael’in emri doğrultusunda acımasız bir infaz gerçekleştiriyordu.
ŞRAK!
Ragnar’ın sağ bacağı tek bir pençe darbesiyle darmadağın oldu.
ŞRAK!
Sağ kolunu kaplayan o mutasyona uğramış Kanlı Diken uzvu ortadan ikiye yarıldı.
ŞRAK!
Göğsündeki yarıklar daha da genişledi, kaburgaları açıldı. Ragnar, can havliyle hayatında ilk kez salonda yankılanan gerçek bir acı çığlık kopardı:
“AAAAAARGH!”
Birinci sınıf öğrencileri gördükleri bu şiddet karşısında korkuyla ayağa fırladı. Çünkü az önce Selene’in o ringde yaşadığı çaresizliğin… çok daha ağırı, çok daha acımasız olanı şimdi Ragnar’ın başına geliyordu. Canavar, Ragnar’ı saçlarından yakalayıp büyük bir nefretle metal zemine çaktı.
BOOOOOOM!
Hiç duraksamadı, yerdeki bedeni tek hamlede tekrar havaya kaldırdı ve bir kez daha yüzünün ortasına vurdu.
BOOOOM!
Ve bir kez daha.
BOOOOOOM!
Koskoca arena zemini bu amansız darbelerin ağırlığına dayanamayarak tamamen çökmeye, aşağıya doğru ufalanmaya başladı. Ragnar, bilincini kaybetmemek için elindeki parçalanan Kanlı Diken’i körlemesine sağa sola savuruyordu ama karşısındaki gölge yaratık bu zayıf hamleleri umursamıyordu bile. Kolu kopuyordu, saniyeler içinde mor mürekkeple yeniden oluşuyordu; göğsü parçalanıyordu, anında kusursuzca yenileniyordu. Kael ise platformun diğer ucunda bağırmaya, o tekinsiz melodiyi haykırmaya devam ediyordu:
“KORKMUYORUM ARTIK…!”
“ACININ İÇİNDEN DOĞDUM…!”
Etrafta dönen çürümüş mor aura tüm salonu tamamen esir almıştı. Lucien’ın locadaki yüz hatları feci şekilde gerilmişti. Çünkü tecrübeli asker net bir biçimde görebiliyordu; Kael’in insani zihni, o bastırılmış öfkenin ve karanlık gücün altında giderek daha fazla kayboluyor, rayından çıkıyordu. Ancak Kael durmuyordu. Çünkü şu an o darmadağın olmuş zihninde dönüp duran tek bir sahne vardı: Selene’nin yerdeki o kanlar içindeki hareketsiz hâli. Sedyeden damlayan kanlar. Ragnar’ın ettiği o iğrenç hakaret. O acımasız tekmeler.
GÜM.
Siyah canavar, kael'den aldığı bu saf nefret dalgasıyla Ragnar’ın kafasını iki yanından sıkıca yakaladı. Ve onun yüzünü, parçalanmış arena zeminindeki keskin beton bloklarına büyük bir nefretle sürttü.
ŞRRRRRRRK!
Sıçrayan taze kan ve ufalanan beton parçaları birbirine karışarak etrafa dağıldı. Ragnar artık gülmüyordu, gülemiyordu. Çünkü hayatında ilk kez gerçekten… yolun sonuna geldiğini, ölmeye başladığını hissediyordu. Kael, ciğerlerini zorlayan ağır ve kesik bir nefes aldı. Adımlarını yavaşlatarak, dumanların arasından Ragnar’ın yattığı noktaya doğru yürümeye başladı. Dudaklarından dökülen o tekinsiz şarkı artık daha kısık sesli, daha derindeydi; ama salondakiler için çok daha korkutucu, çok daha ölümcüldü:
“BU…”
“…DEĞİŞİMİN SAVAŞI…”
GÜM.
GÜM.
GÜM.
Arena çökmüştü. Lafta değil, kelimenin tam anlamıyla koca platform aşağıya doğru göçmüştü. Beton katmanları un ufak olmuş, sarsıntının şiddetiyle tribünlerin bazı bölgeleri kökünden parçalanarak yerinden sökülmüştü. Ve bu yıkımın tam ortasında... Ragnar yerdeydi. Gövdesi, bacakları, yüzü tamamen kan içindeydi. Bedenini istila eden Kanlı Diken artık o vahşi, bütünleşik formunu koruyamıyordu. Kırmızı-siyah jiletli parçalar, etine giren damarlardan koparak birer birer zemine dökülüyordu. Kanlı Diken bilincini kaybetmesiyle birlikte feci bir hızla çözülmeye başlamıştı.
Ancak canavar... hâlâ dimdik ayaktaydı.
O devasa, zifiri karanlık, gövdesindeki mor damarları ritmik bir nefretle atan korkunç yaratık, Ragnar’ın darmadağın olmuş bedeni üzerinde bir cellat gibi dikiliyordu. Ve o karanlık yüzünde açılan o sivri dişli, yırtıcı gülümseme saniyeler geçtikçe daha da büyüyordu. Ragnar, ciğerlerine dolan kan yüzünden kesik kesik nefes almaya çalıştı. Ağzından yoğun bir kan tükürürken, gözlerinde saf bir ölüm korkusuyla yukarıya, Kael’ye baktı.
Kael, dumanların ve etrafta uçuşan kıvılcımların arasından yavaş adımlarla yaklaştı. Çürümüş mor aura hâlâ tüm bedenini bir zırh gibi sarmaktaydı. Ama... içindeki o yakıcı öfkenin zirvesi artık geride kalmıştı. Çünkü ruhunun arzuladığı intikam... tam önünde duruyordu.
Siyah canavar, başını yavaşça yerdeki kurbanına doğru çevirdi. Hemen ardından Kael’in sesi duyuldu. Kesik kesik, boğuk ve çatallı bir sesti bu;
“…o…”
GÜM.
Canavar uzun, kemikli gölge kolunu havaya doğru kaldırdı.
“…rospu…”
Etraftaki tüm mor aura, yaratığın o devasa pençesinde yoğun bir kütle halinde toplanmaya başladı.
“…çocuğu.”
BOOOOOOOOOOOOOOOOOOM!
Siyah canavarın o muazzam mor yumruğu, Ragnar’ın tam parçalanmış göğüs kafesinin ortasında patladı.
Ve koca arena, bu akılalmaz darbenin ağırlığıyla tamamen aşağıya doğru çöktü. İki canavarın durduğu noktada devasa, ucu bucağı görünmeyen derin bir krater açıldı. Oluşan şok dalgası sadece salonu değil, tüm akademinin ana binalarını kökünden titretti. Tribünleri çevreleyen devasa cam paneller büyük bir gürültüyle patlayarak öğrencilerin üzerine saçıldı, bazı birinci sınıflar rüzgarın şiddetiyle oturdukları yerlerden geriye doğru savruldu.
Kanlı Diken, darbenin yarattığı yıkımla birlikte binlerce küçük parçaya ayrılarak tamamen ufalandı. Ragnar’ın o kibirli kızıl aurası tek bir salisede dağılıp yok oldu.
Ve Ragnar... bir daha hareket etmedi.
Gövdeyi saran mor aura yavaşça küçülmeye, etraftaki karanlık çekilmeye başladı. Siyah canavarın o devasa bedeninden siyah mürekkep parçaları dökülüyordu. Sanki ruhuna yüklenen o amansız görev nihayet son bulmuş, açlığı yatışmış gibiydi. Kael, kraterin kenarında birkaç saniye boyunca tamamen hareketsiz kaldı. Sonra... rezonansla sivrilen dişleri yavaşça eski, insani haline döndü. Yüzünü ve boynunu istila eden mor çatlaklar derisinin altına doğru çekilerek kayboldu. Canavar kapkara başını son bir kez Kael’e doğru çevirdi ve ardından... sıvı bir mürekkep dalgası gibi zemine dökülerek dağıldı.
Karanlık sıvı havada süzülerek Kael'in gölgesine karıştı. Elleri milim bile titremiyordu. Çünkü içindeki o yırtıcı canavar, o susturamadığı derin acı... bir süreliğine de olsa tamamen susmuştu.
Eğitmen Lucien, ciğerlerindeki ağır nefesi dışarıya verirken omuzlarındaki yükün hafiflediğini hissetti. Tribündeki Habel ile Nero ise gördükleri bu güç karşısında şoktan konuşamıyordu bile. Arena görevlileri, sedyeler ve tıbbi ekiple birlikte kraterin dibindeki Ragnar’a doğru koştu. Ancak Lucien, o tecrübeli gözleriyle sonucun çoktan kesinleştiğini biliyordu. Komutan, yavaşça ve ağır bir otoriteyle elini havaya kaldırdı. Bütün salonun, tüm akademinin iliklerine kadar duyacağı o sarsılmaz ses tonuyla konuştu:
“Kazanan…”
“…Kael.”
Salondaki öğrencilerden tek bir kişi bile alkışlamadı. Tek bir sevinç çığlığı yükselmedi. Çünkü tribündeki herkes... Kael’in yaydığı o tekinsiz karanlıktan, gerçekliği büküşünden ölesiye korkmuştu.
Kael, arkasında bıraktığı yıkıma bakmadan yavaşça arkasını döndü. Sağ elini hafifçe havaya kaldırdı. Kara Tüy ortaya çıktı, parmaklarının arasında tekinsiz bir ritimle, adeta yaşayan bir kalp gibi son kez kımıldadı.
GÜM.
Ardından parçalanmış arena merdivenlerine doğru yürümeye başladı. Yavaş adımlarla, üstü başı tamamen kan içinde, ruhu yorgun... ama zihni bir o kadar sakin ve dingin. Habel ile Nero, merdivenlerin hemen bitiminde, koridor girişinde onu bekliyordu. İkisi de karşılarında yürüyen bu gence bakarken birkaç saniye boyunca ne diyeceklerini, nasıl bir tepki vereceklerini bilemediler.
Sonra Nero, kollarını göğsünde birleştirip o her zamanki ciddi ama bu kez hafifçe sarsılmış ses tonuyla sessizce mırıldandı:
“…Sen harbi korkunç bir herifsin.”
Kael, duyduğu kelimeyle birlikte hafifçe başını yana doğru çevirdi. Ve o darmadağın dövüşün ardından ilk kez... yüzünde çok küçük, samimi bir tebessüm belirdi.
Habel ise Kael’in bu rahatlığına inat, hâlâ arkadaki o devasa krateri ve un ufak olmuş beton yığınlarını izliyordu. Gözlerini o yıkımdan alamayarak yutkundu:
“…Oğlum…” dedi Habel, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı