At arabaları görkemli bir meydanda durduğunda, Kael aşağı indiği an devasa bir insan ve kalabalığıyla karşılaştı. Dört krallığın da sancakları dalgalanıyordu: Kuzey’in sert zırhlı şövalyeleri, Batı’nın işlemeli cübbeleriyle büyücüleri ve Güney’in hafif zırhlı, keskin bakışlı suikastçı adayları...
"Hey Kael!"
Kael arkasına döndüğünde, tanıdık bir yüz gördü. Kuzey Akademisi’nden Gil, yüzünde geniş bir gülümsemeyle ona doğru geliyordu.
"Demek sen de turnuva için seçildin! Nasılsın dostum? Uzun zaman oldu."
Kael, Gil'in elini sıkarken gülümsedi. "İyiyim Gil. Seni burada, sağ salim görmek güzel."
Gil'in yüzü bir anlığına ciddileşmişti "Kael... O gün için sana yeterince teşekkür edemedim. Hayatımızı kurtardığını o kaostan bizi çekip aldığını biliyorum…."
"Sorun değil Gil," dedi Kael, samimiyetle."Önemli olan hepimizin burada olması. Ros ve Soren nerede? Onları etrafta göremiyorum?"
Gil iç çekerek başını iki yana salladı. "Hayır, seçilmediler. Soren’in yaraları da hâlâ tam iyileşmedi, dinlenmesi gerekiyor…”
Bu arada kael etraftaki ihtişama baksana dostum... Havada uçan gemileri hiç bu kadar yakından görmemiştim. İnsanların kıyafetleri bile bir garip, sanki farklı bir dünyadaymışız gibi"
Yurda yerleştiklerinde Rota, yatağına kendini bırakıp tavana baktı. "Yarın büyük gün Kael. Şaka maka, kıtanın en iyi yetenekleriyle aynı arenaya çıkacağız."
Kael pencerenin önünde, Merkez Krallığın ışıklarını izliyordu.
"Haklısın, heyecanlı mısın?"
"Heyecan mı? Kalbim yerinden çıkacak gibi resmen, ama biliyor musun, senin o sakin halini görünce kendimi daha iyi hissediyorum. Yarın orada ne olursa olsun, bir ekip olduğumuzu unutmayalım, tamam mı?"
Ertesi gün, dev arenanın atmosferi anlatılamaz bir seviyedeydi. On binlerce insan arananın etrafını doldurmuş, bağırmaları etrafı titretiyordu ekip yerini aldığında Thalendir, sanki tüm bu kalabalık kendisi için toplanmış gibi kibirli bir tavırla el sallıyordu.
"Bu tezahüratlar... Sonunda hak ettiğim kitleye kavuştum,"
Kimse ona bakmıyordu bile….
O sırada arenanın en yüksek noktasında, altın bir tahtta oturan adam ayağa kalktı. Kral Arkonis Thal!.
Kral, elini hafifçe kaldırdığında on binlerce kişilik kalabalık bir anda sustu. Sesi, yansıtıcı bir büyü sayesinde arenanın her köşesinde yankılandı: ayrıca büyülü bir ekrandan arenanın
tamamı izleyicilere aktarılıyordu tüm krallıklılardaki insanlar bu büyük turnuvayı evlerinden ve sokaklardan izliyorlardı Nerya ve vaelmon ise malikanede turnuvayı izliyorlardı
"Beş Krallığın genç yetenekleri, hoş geldiniz! Bugün burada sadece güçlerimizi yarıştırmak için değil, geleceğin büyük büyücülerini ve savaşçılarını selamlamak için toplandık. Adil olun, cesur olun ve sınırlarınızı aşın. Bugün kazanan, sadece bir şampiyon değil, tarihin bir parçası olacak. Hepinize başarılar diliyorum!"
Kral konuşurken, Kael’in gözleri kralın hemen sağında duran o figüre takıldı. Baş Büyücü Luminos.
Altın rengi gözleri, sanki bir güneş gibi parlıyordu. Luminos başını hafifçe eğip Kael’in olduğu tarafa baktığında, Kael bir an için kalbinin durduğunu hissetti. sanki Zaman yavaşlamış gibiydi. Arenadaki tüm gürültü kesildi, Sanki o delici bakışlar Kael’in doğrudan ruhuna ulaşıyordu.
"Kael….”
“KAEL!”
“Dostum iyi misin?"
Rota’nın sarsmasıyla Kael irkilerek kendine geldi. yüzü Kan teri içindeydi.
"Ne? Hayır, iyiyim... Sadece kalabalık..."
"Rakipler belirlenecek birazdan, umarım ilk turdan elenmeyiz,"
O sırada bir görevli, kralın yanına gümüş bir kutu getirdi. Kutuda açıldığında, içeriden elmas gibi parlayan, etrafına bembeyaz bir aura yayan saf bir bitki çıktı: "Astra Lumina."
Kael, çiçeği gördüğü an donup kalmıştı. Bu oydu... Annesini iyileştirecek, kuzeyin harabelerinde aramayı planladığı o efsanevi bitki tam karşısında duruyordu.
Görevli duyuruyu yaptı:
"Bu turnuvanın ödülü Astra Lumina! Sadece en ağır lanetleri kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda saf mana özüyle kullanıcısını bir sonraki seviyeye taşır. 4. halkadaki bir öğrenciyi kısa sürede 5. halkaya ulaştıracak bir güç kaynağıdır!"
Kael’in dişlerini sıktı. "Ne olursa olsun..." diye mırıldandı içinden.
"Bu turnuvayı kazanmalıyım!"
Uzak köşede Zephyros, endişeyle kaşlarını çattı.
"Kuzeyin harabelerinden bunu nasıl çıkardılar? Kael... Umarım kendine hakim olabilirsin evlat."
Rakipler dev büyülü ekranda belirdiğinde arenada büyük bir gürültü koptu.
İlk Maç: Revia (Doğu Akademisi - Büyücü sınıfı) vs İrina (Güney Akademisi - Suikastçı Sınıfı)
İrina, Güney Krallığı’nın o karanlık ve çevik suikastçılarından biriydi. Üzerindeki deri zırh vücuduna tam oturmuştu, bakışları ise bir avcınınki kadar keskindi.
“Revia... Adını çokça duydum,” dedi Irina, hafifçe öne doğru eğilip saldırı pozisyonu aldı.
“Doğu’nun 4 halkalı dahisi olduğunu biliyorum. Ama burası akademiye benzemez beni hafife almasan iyi edersin!”
Revia’nın yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu.
Turnuva hakemi dövüşü başlattığında İrina bir anda Revia'ya doğru fırladı. Revia, gözlerini kapatıp manasını zemine yaydı. Bir saniye sonra, sağ tarafındaki gölgeden bir hançerin parıltısı yükseldi.
Revia asasını yere vurdu:
"Buz Duvarı!"
Tam hançerin saplanacağı noktada sert bir buz tabakası yükseldi. İrina’nın hançeri buza çarparken, suikastçı kız havada bir ters takla atarak geri çekildi. Ancak Revia ona nefes aldırmadı.
"Buzdan Mızraklar!"
Yerden yükselen onlarca sivri buz mızrağı İrina’ya doğru fırladı. İrina, inanılmaz bir esneklikle mızrakların arasından sıyrılıp, adeta bir dansçı gibi hareket ediyordu. Tam o sırada, İrina elindeki hançerlerden birini Revia’ya fırlattı. Revia başını hafifçe yana eğerek hançerden kaçtı, ancak bu bir şaşırtmacaydı.
Hançer yere düştüğü anda duman saçmaya başladı. Irina, dumanın içinden fırlayıp bir anda Revia’nın dibinde belirdi.
“Çok yavaşsın!” dedi İrina, diğer hançerini Revia’nın boğazına doğrultarak.
Tam o anda Revia’nın dudaklarında hafif, bir tebessüm belirdi.
"Dondurucu Alan."
Revia’nın durduğu yerin etrafındaki 3 metrelik alan aniden mutlak sıfıra yaklaştı. İrina’nın hançeri Revia’ya ulaşmaya milimetreler kala, suikastçı kızın ayakları yere buzla mühürlenmişti. Irina şok içinde aşağı baktığında; buz sadece ayaklarına değil bacaklarından yukarıya doğru da yayılıyordu.
“N-ne zaman...?” diye kekeledi İrina.
“Hançerini fırlattığın an, manamı yere hapsetmiştim,” dedi Revia sakince. Asasını İrina’nın kalbine doğru uzattı.
“Savaş bitti!”
İrina hareket edemiyordu. Vücudu soğuktan titremeye başlamıştı. Hakem elini kaldırdı:
"Kazanan: Doğu Akademisi'nden Revia!"
Arenadaki seyirciler coşkuyla ayağa fırlarken, Kael ve Rota, Revianın bu kısa süren savaşından etkilenmiş gibi birbirlerine bakakaldılar. Thalendir ise kollarını bağlamış:
"Fena değildi, ama benim tekniklerimin yanından bile geçemez," diyerek kibrinden ödün vermedi.
Revia asasını geri çektiğinde buzlar çözüldü. İrina yere çökerek, nefes nefese kalmıştı. Revia arkasını dönüp giderken İrina seslendi:
“Gelecek sefere... O buzu parçalayacağım Revia!”
Revia durmadı, sadece elini hafifçe kaldırıp yürümeye devam etti.
Arena’nın devasa dev ekranında isimler tekrardan belirdi:
İkinci Maç: Kael (Doğu Akademisi - Büyücü Şövalye Sınıfı) vs Melina (Batı Akademisi - büyücü Sınıfı)
Kael sahaya adımını attığında, üzerinde zephyros un ona verdiği, rünlerden oluşan bir kıyafet vardı , belinde ise Anka kılıcı…
"Büyücü-Şövalye mi?" Tribünlerden bir uğultu yükseldi.
"Hadi canım, o sınıfa mensup olanların sayısı artık bir elin parmaklarını geçmiyor.”
“Hem büyüde hem kılıçta ustalaşmak imkansıza yakındır!"
Kael’in karşısında duran Melina, mor cübbesinin içinde oldukça zarif ve tehlikeli görünüyordu. Elindeki yakut asa, etrafa sıcak bir enerji yayıyordu.
Kral Arkonis Thal, tahtında hafifçe öne doğru eğildi. Gözleri Kael’in üzerindeydi.
"Büyücü-Şövalye demek... Merkez Krallık’ta bile sayıları bu kadar azalmışken, Doğu’dan böyle bir gencin çıkması şaşırtıcı. Yeteneklerini merak ettim şimdiden."
Kralın yanındaki Luminos ise kıpırdamadan Kael’e bakıyordu.
"Luminos, bu genç senin de mi ilgini çekti yoksa?"
Luminos bakışlarını çekmeden cevap verdi:
"Evet majesteleri... Manası sakin, ancak bu çocuk fırtına öncesi sessizliği andırıyor. Nasıl bir düello olacak, ben de merak ediyorum."
Melina asasını havaya kaldırdı.
"Büyücü-Şövalye ha? İlginç bir sınıf. Ama benim alanıma girmene asla izin vermeyeceğim!"
Melina’nın asası parlamaya başladı, etrafında ateşten kalkanlar dönmeye hazırlanıyordu. Hakem elini havaya kaldırdı.
"Başlayın!"
Melina daha ilk kelimesini söylemeden, arenadaki herkesin kulaklarında sadece bir "Çın!" sesi yankılandı.
Kael olduğu yerde yoktu. Bir saniye önce durduğu yerde sadece havaya savrulan birkaç toz zerreciği kalmıştı.
"Ne—"
Melina’nın göz bebekleri korkuyla küçülmüştü. Boynunda hissettiği o buz gibi metal, tüm vücudunun kaskatı kesilmesine neden oldu.
Kael, Melina’nın tam dibinde, kılıcı kızın boğazına milimetreler kala duruyordu. Ne bir büyü halkası görünmüştü ne de bir mana patlaması. Sadece saf, ham bir hız. Kael o kadar hızlı fırlamıştı ki, büyülü ekran bile onu takip edememiş gibiydi.
Melina’nın asası elinden düştü. Kalbi boğazında atıyordu
kekeleyerek, "N-nasıl...?" diye sordu. Sesi titriyordu;
Arenadaki binlerce insan sanki topluca nefesini tutmuş gibiydi. Kimseden çıt çıkmıyordu. Kral Arkonis bile bir an için donup kalmıştı.
Hakem, şaşkınlıktan birkaç saniye donakaldıktan sonra, Kael’i işaret etti:
"K-kazanan... Doğu Krallığı’ndan Kael!"
Bir anda tüm arena yıkılırcasına bir gürültüyle sarsıldı.
"Bu da neydi böyle?"
"Hiçbir şey göremedim! Işınlanma büyüsü mü kullandı yoksa?"
“Bir insan nasıl bu kadar hızlı olabilir?"
Thalendir bile oturduğu yerde kaskatı kesilmişti.
"Bu çocuk... az önce ne yaptı öyle?"
Kael, kılıcını ağır bir şekilde kınına soktu. Kimseye bakmadan, arenasının ortasından yürüyerek ayrıldı. Bakışları tek bir saniye bile Melina’nın üzerinde durmadı; onun gözleri sadece yükseklerde duran o çiçeğe, Astra Lumina’ya odaklıydı.
Kral şaşkınlıkla:
”Az önce ne olduğunu görebildin mi Luminos”
Luminos’un dudaklarında ince, tekinsiz bir gülümseme belirdi.
"Fiziksel hız değil majesteleri, manayı kaslarına o kadar kusursuz bir şekilde işledi ki vücudunu bir mermiye dönüştü.”
“Anlaşılan Doğu akademisi sahaya gerçek bir canavar sürmüş."

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı