Kael gözlerini açtığında, kendini Merkez Krallığı’nın en batı ucunda yükselen,dağlık bir alanda buldu. Ancak Kael’in etrafını görecek hali yoktu. Mühür yüzüğü çıktığı için bedeninden taşan saf karanlık mana, kontrolsüz bir girdap gibi dönmeye, devam ediyor damarlarında gezinen melez güç yüzünden bilinci gitgide kapanıyordu önünde duran maskeli adam arkasını dönerek kael'e seslendi
"Büyünden korktukça, bedenine daha fazla yük bindiriyorsun... Panik yapma evlat. Gözlerini kapat, derin bir nefes al. karanlık manayı dışarı atılması gereken bir zehir gibi değil, sanki en başından beri bedeninin, bir parçasıymış gibi düşün.”
Kael, bilincini açık tutmaya çalışarak kendisini maskeli yabancının dediklerini yapmaya zorladı derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı ve İçindeki o karanlık mananın sakinleştiğini hayal etti.
Kael’in bunu yapmasıyla birlikte, sırtındaki iki siyah kanat yavaşça küçüldü ve bir şekilde bedeninin içine geri girdi.taşan karanlık manası da yavaşça dinmişti,
Ortalık tamamen sakinleştiğinde, maskeli adam Kael’e doğru bir adım attı. Elinde tuttuğu, mühür yüzüğünü, Kael’in parmağına yavaşça geri taktı. Yüzük yerine oturduğu an, Kael’in kalan son tekinsiz aurası da tamamen gizlendi ve bedeni tekrardan eski sıradan görüntüsüne geri kavuşmuştu.
Kael, bedenindeki o korkunç baskının kalkmasıyla rahat bir nefes almıştı. Doğrulmaya çalışarak yabancıya baktı.
"Teşekkür ederim bayım..."
"Ama... anlamıyorum. Bana neden yardım ettiniz? Sizi tanımıyorum bile."
Maskeli adam tek bir kelime bile etmedi. Sadece Kael’in önünde hafifçe eğildi ve elini Kael’in darmadağın olmuş saçlarının üzerine, koydu. O temasta, Kael’in daha önce hiç hissetmediği ama ruhunun derinliklerinde ona çok tanıdık gelen tuhaf bir şefkat vardı.
"Bunca zaman... İhtiyacın olan her an, yanında olamadığım için beni affet evlat…"
Maskeli yabancının ses tonunda, Sadece pişmanlık, özlem ve yılların getirdiği ağır bir yük vardı.
Kael’in daha ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden yavaşça eğildi ve çocuğu kollarının arasına aldı. Kael’in başını nazikçe kendi göğsüne yasladı.
Kael, bir anda gelen bu sıcak şefkat karşısında ne diyeceğini şaşırmıştı.maskeli adamın kollarında o kadar tuhaf, bir güven hissi vardı ki... Sanki hayatı boyunca hiç hissetmediği, ama ruhunun derinliklerinde hep eksikliğini duyduğu o "baba" sıcaklığıydı bu. Kael in boğazı düğümlenmişti,Tek bir kelime dahi edemedi, sadece o güvenli kolların arasında öylece kaldı.
Kael, kalbinin üzerindeki bu ağır duygu selinden sıyrılıp başını kaldırmaya yeltendi. bir şeyler diyecekken...
Sarılan kolları bir anda boşluğa düşmüştü.
Kael gözlerini açtığı anda, maskeli adam sanki hiç orada olmamış, gibi aniden ortadan kaybolmuştu. Ne bir mana izi kalmıştı geriye, ne de bir gölge. Dağ başında sadece Kael ve kayaların arasından esen sert rüzgarların sesi kalmıştı.
Kael, şaşkınlıkla etrafına bakındı.
"Bekle! Gitme!" diye bağırdı boşluğa doğru. sesi kayalıklardan yankılanırken ona cevap veren kimse olmadı”.
Tam o sırada, ayaklarının dibinde yavaşça yerde süzülen bir şey dikkatini çekti. Kael eğilip baktığında,taşların üzerinde parıldayan bir ışınlanma parşömeni gördü, maskeli yabancı eve güvenle dönebilmesi için Kael’e son, bir yol bırakmıştı.
Kael, parşömeni eline alıp göğsüne bastırdı. Yüzündeki şaşkınlık ve kalbindeki o tarif edilemez sıcaklıkla, boşluğa doğru uzun uzun bakakaldı.
Zephyros, Merkez Krallığı'ndan Krowel malikanesine döndüğünde yüzü adeta kireç gibi bembeyazdı . Kapıdan adımını atar atmaz, saatlerdir sihirli ekranın başında deliye dönmüş olan Nerya ona doğru fırladı ve cübbesine yapıştı.
"Kael... Kael nerede, Zephyros?! Ekranlar neden kapandı?
Zephyros, hayatı boyunca girmediği kadar ağır bir yükün altında eziliyordu. Başını öne eğdi, gözlerini Nerya’dan kaçırarak olan biteni anlatmaya başladı:
"Büyü kalktığında..." dedi Zephyros, sesi titreyerek.
"Kael sahada değildi, Nerya. Merkez Krallığı'nın aranmadık yerini,bırakmadım. Şehri baştan aşağı taradım ama... Kael’den en ufak bir mana kırıntısı, tek bir iz bile bulamadım.."
Duydukları karşısında Nerya’nın dünyası başına yıkılmıştı, tam yere yığılacakken arkasından uzanan kollar onu yakaladı. Vaelmon, kızını sıkıca tutarak göğsüne yasladı ama kendisi de öfkeden ve çaresizlikten dişlerini sıkıyordu. Zephyros ise başını yerden kaldıramıyordu; kardeşine, yeğenini ne pahasına olursa olsun güvende tutacağına dair söz vermişti ama şimdi o çocuk yoktu.
malikanenin içinde derin bir sessizlik çökmüşken, bahçeden güçlü bir ışınlanma büyüsünün parıltısı sızdı. Hemen ardından dış kapı sertçe çalındı.
Vaelmon kapıyı hızla açtığında, karşılarında üstü başı toz içinde kalmış, ama sapasağlam duran Kael’i gördüler.
Nerya, Kael’i gördüğünde bir saniye bile düşünmeden oğluna doğru atıldı, Kael’e öyle bir yapıştı ki, sanki bıraksa çocuk yeniden yok olacaktı.
"Kael... Tanrım, buradasın!" diye hıçkırdı. "Bir daha asla... seni başka krallıklara,göndermeyeyim! Seni… kaybettim sandım!"
Zephyros, karşısındaki yeğenini gördüğünde hem büyük bir şaşkınlık yaşadı hem de göğsüne oturan o devasa taş kalkmış gibi, derin bir nefes aldı. Vaelmon, ortamı biraz olsun sakinleştirmek için öne çıktı:
"Nerya, tamam, sakin ol... Kael'i boğuyorsun resmen. Bırak da çocuk içeri geçsin, bize olup biteni anlatsın."
Kael salondaki koltuğa oturduğunda, annesinin elini bırakmadan başından geçen her şeyi tek tek anlattı:en sonunda maskeli adamın kendisini batı dağlarına ışınladığını söyledi
Vaelmon, yumruğunu yanındaki ahşap masaya öyle bir indirdi ki, masa ortadan ikiye ayrılmıştı.
"Luminos...! Lanet herif! Eğer onu bir kez bile elime geçirirsem, Merkez Krallık falan dinlemem, kendi ışığında boğarım!"
Zephyros ise şaşkınlık içindeydi, odanın içinde volta atmaya başladı.
"Anlamıyorum... Eğer Luminos, Kael’in yarı iblis olduğunu orada gördüyse ve mühür kırıldıysa, neden hala krallıktan buraya bir ordu kapımıza dayanmadı? Kael’in Krowel ailesinden olduğunu çok iyi biliyorlar."
Vaelmon’un bakışları karardı. "O herif arkamızdan neler planlıyor bilmiyorum... Ama her ne peşindeyse, krallığı başlarına yıkacağım!"
Bir gün sonra Kael, üzerindeki şoku biraz olsun atlatarak Doğu Akademisi’ne geri döndü. Bahçeden adımını atar atmaz Rota ve Lyra, endişeden delirmiş bir halde koşturarak yanına geldiler.
Rota, Kael’in omuzlarını sarstı. "Kael! Dostum nerelerdeydin sen?! Senin için o kadar endişelendik ki! Lyra 'Kael'e bir şey oldu' diye sabahtan beri başımın etini yedi resmen!"
Kael tam durumu toparlamak için konuşmaya yeltenecekken, Lyra hızla Kael’in elini tutarak onun lafını kesti. Gözleri endişeyle parlıyordu.
"Kael, turnuva bittiğinde yetkililer seni ve Ronan’ı patlamanın etkisiyle acilen revire kaldırdıklarını söylediler. Ama Rota’yla revire koştuğumuzda seni orada göremedik! Neden bize haber vermeden,oradan ayrıldın?"
Kael, duydukları karşısında şaşırmıştıi: “Revir mi? Anlaşılan kimse sahada olanları, mühürün kırıldığını ya da maskeli adamı görmemiş.”
Hemen yüzüne mahcup bir ifade takındı ve bir bahane uydurdu:
"Ah... Doğru, çok özür dilerim çocuklar. Patlamadan sonra bilincim yerindeydi ama aldığım darbeden dolayı sarsılmıştım. Turnuvanın o kargaşasından ve kalabalığından bunaldığım için kimseye yük olmamak adına doğrudan ailemin yanına, eve döndüm. Size haber vermediğim için gerçekten özür dilerim."
Rota, Kael’in arkasına vurarak rahat bir nefes aldı.
"Her neyse dostum, önemli olan sağ salim burada olman! Finale kadar gerçekten çok iyi savaştın, akademideki herkes şu an seni ve Revia’yı konuşuyor. Ama..."
"Revia geldiğinden beri o zaten soğuk olan yüzü daha da ruhsuz, bir hal almış. Anlamıyorum, turnuvanın en büyük ödülünü aldı, mutlu olması gerekmiyor mu? O bitki, Revia gibi bir dâhiyi çok kısa bir sürede 5. halkaya çıkaracaktır."
Kael,"Haklısın... Revia adına gerçekten çok sevindim," dedi.
Ancak Kael, o bitkiden, annesini kurtarma ümidinden hala vazgeçmiş değildi.
“Zamanı geldiğinde, bu kıtanın neresinde olursa olsun başka bir Astra Lumina bulabilirim elbet... Annemi eski sağlığına geri kavuşturacağım,” diye düşündü içinden.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı