İblisin sunduğu teklifin ardından yer altında derin bir sessizlik oluştu.
Altı kanatlı iblis, Grosolun'un sessizliğini yanlış yorumlamıştı. kendinden emin gülümsemesi her geçen saniye biraz daha genişliyor, sanki karşısındaki yüce ejderin gerçekten teklifini değerlendirdiğine inanıyordu.
Grosolun ise tek bir kelime bile etmiyordu.
Mor gözleri yalnızca karşısındaki iblise kilitlenmişti.
Birkaç saniye süren sessizlikten sonra Grosolun sağ elini yavaşça kaldırdı ve parmağını şıklattı.
Altı kanatlı iblis ne olduğunu anlayamadan yeraltındaki salon bir anda gözden kayboldu. Bir an önce bulunduğu kapalı mekânın yerini, bulutların üzerinde uzanan uçsuz bucaksız bir gökyüzü almıştı. İblis, şaşkınlıkla aşağı doğru baktığında bütün Vykaris Dağları'nın uzandığını gördü. Başını yeniden kaldırdığında ise Grosolun tam karşısında, kollarını göğsünde bağlamış şekilde havada süzülüyordu.
İblisin yüzünde şaşkın bir tebessüm oluştu.
"Demek ışınlanma büyüsü de kullanabiliyorsun. Doğrusu bunu beklemiyordum. Yıllardır senin hakkında anlatılan hikâyelerin büyük kısmını abartı sanıyordum ama görüyorum ki bazıları doğruymuş."
Grosolun'un yüzünde en ufak bir değişiklik yoktu aynı soğuk tavırla iblise doğru bakmaya devam ediyordu.
"Bana sunduğun o acınası teklif..."
"Binlerce yıldır kendisini dünyanın efendisi sanan sayısız aptal karşıma çıktı. Kimisi bana güç vaat etti, kimisi ölümsüzlük, kimisi de intikam. Fakat hiçbiriniz aynı gerçeği kavrayamadınız. Bir Yüce Ejder'i kendi safına çekebileceğini düşünmek bile başlı başına bir cehalettir. Bana ittifak teklif edecek kadar kibirlisin, ayrıca karşında duran varlığın kim olduğunu öğrenmeyi akıl bile edemeyecek kadar da aptalsın. Gücünün sınırlarını bilmeyen bir canlı, ne kadar güçlü olursa olsun sonunda kendi kibrinin altında ezilmeye mahkûmdur."
İblisin yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
Ardından gökyüzünde yankılanan sert bir kahkaha attı.
"Ha ha ha... Demek öyle. Seni akıllı biri sanmıştım ama görüyorum ki sen de ejderimsiler kadar dar görüşlüsün. Kendini hâlâ geçmişin kudretiyle ölçüyorsun. Oysa çağ değişti Yüce Ejder. Sen mühürlenip unutulurken biz iblisler boş durmadık. Artık karşında binlerce yıl önce savaş verdiğin o zayıf iblisler yok. Bu dünyanın dengesi değişti ve sen bunun farkına bile varamamışsın."
İblis Sözlerini bitirir bitirmez iki elini de yana doğru açtı. Karanlık mana gökyüzünü karartmaya başlamıştı.
O sırada gökyüzünde devasa kara bir büyü çemberi oluştu.
"Yüksek İblis Sanatı... Son Günahkâr!"
Kara büyü çemberinin merkezinden çatlaklar oluşmaya başladı.
Mor şimşekler bütün gökyüzünü sararken büyü çemberinin tam ortasından yavaşça üzerinde siyah renkte hafif zırhı olan bir figür aşağıya doğru iniyordu.
Uzun kumral saçları rüzgârda savruluyor, yüzünü tamamen örten siyah maske tek bir duygu kırıntısının bile dışarı çıkmasına izin vermiyordu. Elindeki kara kılıçtan yayılan mana ise öylesine yoğundu ki etrafındaki havayı büküyordu.
İblis memnuniyetle eserini izledi.
"Karşında gördüğün varlık sıradan bir kukla değil. Yüce Valkyrie... Işığın kutsaması altında doğmuş bir savaşçı. Şimdi ise bütün gücüyle bana hizmet ediyor. Söyle bakalım Ejder, hizmetkârımı nasıl buldun?"
İlk kez...
Grosolun'un gözlerinde hafif de olsa bir şaşkınlık belirdi.
"...Bir Valkyrie..." diye söylendi..
"Valkyrie Irkı'nın tamamı kutsal ışığın koruması altında doğar. Onlardan birini ele geçirmek neredeyse imkânsızdır. Üstelik Valkyrie Kraliçesi Rosaline buna asla göz yummazdı. Demek yıllardır yalnızca ejderimsileri değil, diğer kadim ırkları da hedef alıyordunuz."
İblis alaycı bir şekilde gülümsedi.
"Nihayet seni şaşırtabildim. Bunu görmek doğrusu hoşuma gitti. Madem onun kim olduğunu artık öğrendin, sana gerçek gücünü de göstereyim."
İblis başını hafifçe Valkyrie'ye çevirdi.
"Ne pahasına olursa olsun, karşındaki ejderi benim için öldür. Nefes almasına bile izin verme!!"
Valkyrie tek kelime etmedi.
Maskesinin ardındaki boş bakışları yalnızca Grosolun'a kilitlenmişti.
Bir sonraki anda...
Gökyüzü büyük bir patlamayla sarsıldı.
Valkyrie bulunduğu noktadan öyle korkunç bir hızla fırladı ki geride yalnızca altın renkli bir ışık izi kaldı.
Elindeki kara kılıç doğruca Grosolun'un boğazını hedef alıyordu.
Aşağıdan savaşı izleyen herhangi biri için bu takip edilebilecek bir çatışma değildi. Valkyrie çıplak gözün algılayamayacağı bir hızla hareket ediyor, geride yalnızca gökyüzünü yaran ışık izleri ve peş peşe patlayan şok dalgaları bırakıyordu.
İlk çarpışma...
İkinci...
Üçüncü...
Valkyrie'nin Her kılıç darbesinde gökyüzü çatlıyor, oluşan basınç dalgaları kilometrelerce ötedeki bulutları bile ikiye ayırıyordu.
Valkyrie durmaksızın grosolun’a saldırmaya devam ediyordu.
Kılıcı bazen Grosolun'un boğazını, bazen kalbini, bazen de başını hedef alıyor; tek bir an bile duraksamadan ölümcül darbelerini ardı ardına savuruyordu. Fakat Grosolun'un yüzündeki ifade en başından beri değişmemişti.
Valkyrie'nin her darbesi, Grosolun tarafından karşılanıyor; kadının bütün saldırıları sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi etkisini yitiriyordu.
Dakikalar boyunca devam eden bu amansız saldırının ardından Valkyrie ilk kez geriye doğru çekilmişti.
Boş bakan Gözleri bir an olsun Grosolun'un üzerinden ayrılmıyordu.
İblis ise uzaktan bütün olanları izliyor, yüzündeki sakin ifade ise yavaş yavaş öfkeye dönüşüyordu.
"Bu imkânsız!!"
"Valkyrie'yi kuklaya dönüştürdüğüm günden beri ilk defa birisi onun bütün saldırılarını bu kadar rahat karşılıyor, bu nasıl mümkün olabilir!."
Valkyrie'nin gözlerinde bir anlığına belirsiz bir titreşim oluştu.
Çok kısa sürmüştü...
Belki yalnızca bir saniye.
Fakat Grosolun bunu fark etmişti.
"Demek hâlâ içinde direnmeye çalışan bir parça kaldı..." diye söylendi grosolun
İblisin emriyle birlikte Valkyrie'nin bedeninden patlayıcı bir mana yükseldi. Altın renkli kutsal ışık gökyüzünü kaplarken Valkyrie, iki eliyle kara kılıcını kavradı. altın rengi kanatlarından yükselen bütün mana tek bir noktada toplanıyor, kılıcın çevresinde güneşi andıran devasa bir ışık girdabı oluşuyordu. Saldırı daha gerçekleşmeden aşağıdaki dağların zirveleri çatlamaya başlamış, oluşan basınç yüzünden yüzlerce kaya parçası uçurumdan aşağı doğru yuvarlanmıştı.
Altı kanatlı iblis bunu gördüğünde yeniden eski güvenini kazandı. Gözlerini Grosolun'dan ayırmadan kollarını göğsünde birleştirdi ve kendinden emin bir şekilde konuştu.
"İşte görmek istediğim manzara buydu. Valkyrie sonunda bütün gücünü kullanmaya karar vermiş gibi gözüküyor. Yüce Ejder!. Bu saldırıyı hafife almamanı tavsiye ederim…”
Valkyrie iki elini sıkıca kılıcının kabzasına geçirdi ve Kanatlarını sonuna kadar açtı.
Bulunduğu noktada öyle büyük bir patlama meydana geldi ki ses birkaç saniye sonra ancak aşağıdaki Vykaris Dağları'na ulaşabilmişti. Valkyrie'nin bedeni yine görünmez olmuştu. Bu kez geride yalnızca tek bir ışık çizgisi değil, gökyüzünü baştan sona yaran onlarca altın iz bırakıyordu. Valkyrie. o kadar yüksek bir hızla yön değiştiriyordu ki hangi taraftan saldıracağını kestirmek neredeyse imkânsız gibiydi.
Aşağıda olan biteni izleyen Olivia'nın gözleri şaşkınlıkla açıldı.
"Kael... Gözlerim hiçbir şey seçemiyor. Sanki Gökyüzünde aynı anda yüzlerce ışık hüzmesi varmış gibi..."
Kael mana algısını sonuna kadar açmış olmasına rağmen gökyüzündeki savaşı takip edemiyordu.
"Hareketleri o kadar hızlı ki bıraktığı izler henüz silinmeden yeni bir saldırı gerçekleştiriyor. Şu an aynı anda onlarca farklı noktadan saldırıyormuş gibi görünmesinin sebebi bu."
Valkyrie durmaksızın saldırıyordu.
Her savurduğu kılıç darbesi gökyüzünü ikiye ayırıyordu,. Fakat ne kadar saldırırsa saldırsın Grosolun'un durduğu nokta değişmiyordu. Yüce ejder bazen yalnızca başını hafifçe eğiyor, bazen omzunu birkaç santim kaydırıyor, bazen de avucunu kaldırarak ölümcül darbeleri çıplak eliyle durduruyordu. Yüzünde hâlâ en küçük bir zorlanma belirtisi bile yoktu.
Altı kanatlı iblisin kaşları istemsizce çatıldı.
"Bu... Bu olamaz..."
"Valkyrie bütün gücüyle saldırıyor. Böyle bir güç karşısında ejderin çaresiz kalması gerekiyordu. Neden tek bir zorlanma belirtisi bile yok?"
Valkyrie son kez bütün gücüyle ileri atıldı.
Savurduğu darbe gökyüzünü baştan sona yaracak kadar korkunçtu.
Tam kılıç Grosolun'un boynuna ulaşacağı anda...
Kadim ejder sağ elini havaya kaldırdı ve Kılıcın keskin ağzını çıplak eliyle tuttu, sanki tuttuğu şey bir kılıç değil de kırılgan bir cam parçasıymış gibi duruyordu.
Valkyrie ilk kez şaşkınlıkla Grosolun'un gözlerine baktı.
"Dinlen artık... Bu savaş senin savaşın değil."
Grosolun, parmaklarını yavaşça sıktı.
İnce bir çatlak kılıcın tam ortasında belirdi ve bir göz kırpması kadar kısa sürede çatlaklar bütün kılıcı sardığında Kara kılıç binlerce parçaya ayrılarak gökyüzüne saçıldı.
Valkyrie birkaç saniye boyunca kırılan silahına baktı.
Sanki olup biteni sorguluyor gibiydi.
O sırada Grosolun bu kısa anı kaçırmadı.
Sol elini yumruk yaptı.
Ne büyü kullandı...
Ne de mana...
Yalnızca saf fiziksel güç…
Tek bir yumruk...
Ama o yumruk, gökyüzünü inleten bir ejderhanın kudretini taşıyordu.
Yumruk Valkyrie'nin karnına isabet ettiği anda Kadının bedeni bir meteor gibi aşağı savruldu.
Yere çarptığında oluşan sarsıntı bütün Vykaris Dağları'nı titretmişti.
Toz bulutları gökyüzüne yükselmiş, çarpışmanın meydana geldiği bölge tamamen gri bir sisin altında kalmıştı.
Altı kanatlı iblis gözlerini yere çakılan Valkyrie'nin bulunduğu noktaya odaklanmıştı.
Yüzündeki kendinden emin o ifade ise tamamen silinmişti.
"Bu... Bu mümkün olamaz..."
"Hayır... İmkânsız! O bir yüksek seviye Valkyrie'ydi. Onu avlayabilmek için yıllarımı verdim. Böyle bir savaşçı tek yumrukla nu kadar kolay yere serilemez... Hayır, buna inanmıyorum!"
İblisin Öfkesi büyüdükçe etrafındaki kara mana da çılgınca dalgalanmaya başlıyordu.
"Sen gerçekten nesin? Valkyrie'nin bütün saldırılarını yerinden kıpırdamadan karşıladın, büyü bile kullanmadın. Karşımda duran gerçekten yaşayan bir ejder mi..."
"Yoksa sen tanrıların geride bıraktığı bir felaket misin!?"
Grosolun'un bakışları bir anlığına Toz bulutlarının arasında yerde hareketsiz yatan Valkyrie'ye doğru kaydı.
"Bir savaşçının bedenini zincire vurabilir, iradesini kırabilir, onu kuklan hâline getirebilirsin. Fakat ruhunu öldürdüğün anda elindeki şey artık bir savaşçı olmaktan çıkar. Bir zamanlar bütün ırkların saygı duyduğu o Valkyrie'den geriye yalnızca senin karanlık büyünle ayakta duran boş bir kabuk bırakmışsın. Bir kabuğun tüm gücüyle savaşmasını beklemen başlı başına bir yanılgıydı."
İblis yumruklarını öfkeyle sıktı.
"Demek beni küçümsüyorsun..."
"O hâlde sana gerçekten neyle karşı karşıya olduğunu göstereceğim. Bugüne kadar sana yalnızca koleksiyonumun küçük bir parçasını gösterdim. Şimdi ise asıl ordumu kendi gözlerinle izleyeceksin."
Grosolun en ufak bir tepki vermedi.
"Kibir, zayıfların korkularını saklamak için taktıkları eski bir maskedir. manandaki titremeyi hissedebiliyorum iblis... Birkaç dakika önce bana tepeden bakan o özgüveninden geriye çok az şey kalmış. Fakat ne öfken ne de birazdan göstereceğin bütün o gösterişli büyüler, bu savaşın sonucunu değiştirmeye yetmeyecek."
İblisin öfkesi artık gizlenemeyecek kadar büyümüştü. Valkyrie'nin yenilgisi, yüzyıllardır taşıdığı gururun tam ortasına vurulmuş ağır bir darbeydi. İblis, gözleri kan çanağına dönmüş halde iki elini gökyüzüne doğru kaldırdı.
Parmaklarının arasından yükselen kara mana gökyüzünü yeniden karartmaya başlamıştı.
"İblis Sanatı..."
"...Yedinci Kapı."
Devasa bir kapı, bulutların arasında yavaşça belirdi.
Kapılar aynı anda açılmaya başladığında içeriden gelen mana, aşağıdaki bütün Vykaris Dağları'nı karanlığa boğmuştu.
Kapının içinden sayısız kanatlı iblis yaratığı dışarı akmaya başlıyordu.
Kimisinin elinde mızraklar vardı, kimisi devasa baltalar taşıyor, kimisi ise yalnızca keskin pençeleriyle havada süzülüyordu.
İblislerin Sayıları arttıkça gökyüzü tamamen görünmez olmuştu.
Vykaris Dağları'nın üzerinde yalnızca iblis ordusunun gölgesi kalmıştı.
"İşte gerçek ordum!!"
"Koleksiyonum sandığından çok daha büyük, Yüce Ejder. Yüzyıllardır yalnızca bu kıtada değil, başka kıtaların da en güçlü savaşçılarını da avladım, devler, büyücüler, kutsal şövalyeler... Güçlü olan kim varsa hepsi sonunda bana hizmet etmeye başladı. Seni de koleksiyonuma kattığım gün önümde durabilecek hiçbir canlı kalmayacak!"
Grosolun derin bir nefes aldı.
"İblislerin değişmeyen tek bir huyu var. Gücü yalnızca sayıyla ölçüyor, kalabalığı kudret sanıyorsunuz. Oysa gerçek güç, karşındaki ordunun büyüklüğünü umursamayacak kadar mutlak olmaktır. Sen bugün bana yüzlerce yaratık göstererek gözümü korkutacağını düşündün. Fakat fark edemediğin bir şey var. Ben binlerce yıl boyunca orduların doğuşunu da gördüm, yok oluşunu da... Senin gururla önümde dizdiğin bu yaratıklar benim için ne bir tehdit ne de savaşmaya değer birer rakipler. Hepsi yalnızca tek bir nefeste savrulacak kuru yapraklardan ibaret."
İblisin yüzü öfkeyle kasıldı.
"Diline hâlâ hâkim olabiliyor olman etkileyici doğrusu. Bakalım birazdan da aynı kibirle konuşabilecek misin. Bana yukarıdan bakmaya devam et Yüce Ejder... Çünkü birkaç dakika sonra diz çöken tarafın sen olacağını kendi gözlerinle göreceksin!!."
Altı kanatlı iblisin emri ile yüzlerce iblis aynı anda Grosolun'a doğru hücum etmeye başaldı.
Olivia'nın sesi titriyordu.
"K-kael... Gökyüzüne bak..."
Kael başını kaldırdığı anda gördükleri karşısında şok içinde donup kalmıştı
"Grosolun..."
Rivashes de gökyüzündeki iblis ordusunu gördüğünde önce ejderimsi halkını güvende tutmaya çalıştı.
"Bütün muhafızlar dikkatle dinlesin!"
“Hiç kimse paniğe kapılmayacak! Halk derhâl evlerine çekilsin, çocuklar ve yaşlılar korunaklı bölgelere götürülsün! Kimse gökyüzündeki savaşa müdahale etmeye kalkmasın! Bu artık bizim seviyemizi çoktan aşmış bir çatışma!"
Muhafızlar Rivashes’in emirlerini iletmek üzere dört bir yana dağılırken Grosolun gözlerini yavaşça kapattı.
Yüce ejderin dudaklarından, ejder diline ait antik kelimeler dökülmeye başlamıştı.
"Vhaer'Kael... Nor Veyrath... Drak'Thor Vaal... Zev'Kar Nareth... Oru'm Valdris... Khaelos Ven Draakh... Thar'Veyr Kor... Vael'Ruun Ithar... Nox Drak'Mael... Aster Vhaeros..."
Grosolun Her bir kelime söylediğinde gökyüzünde bir büyü halkası daha oluşuyordu.
Bir...
İki...
Üç...
Sözler devam ettikçe büyü halkaları üst üste dizildi.
Grosolun antik büyüsünü tamamladığında gökyüzünde alt alta tam on adet devasa büyü halkası oluşmuştu.
O an...
Grosolun'un mor gözbebekleri parlamaya başlamıştı.
"Ejder Tanrısı'nın Hükmü..."
"...Kıyamet Kanadı!!"
Gökyüzündeki on adet büyü halkasının hepsi yukarı doğru yükselerek tek bir noktada birleşti.
Bir anlığına bütün Vykaris Dağları'nı gündüz kadar aydınlatan mor bir ışık parladı.
Ardından...
Göğün kendisi yarılmış gibi kulakları sağır eden bir ses yükseldi.
Büyü halkasının tam merkezinden, göğü ikiye ayıran devasa bir enerji sütunu aşağı doğru inmeye başladı. Ne ateşe benziyordu ne de yıldırıma... Devasa büyü sütunu henüz yere ulaşmadan bile bütün Vykaris Dağları şiddetle sarsılmaya başlamıştı.
Gökyüzünü kaplayan yüzlerce iblis yaratıklarının hepsi, kanatlarını çırpmayı bile unutmuş, üzerlerine doğru yaklaşan o mor ışığa donup kalmış gözlerle bakıyordu.
Mor ışık huzmesi iblis sürüsüne temas ettiği anda...İblisler etraflarında kül bile bırakamadan yok oluyordu.
Mor ışık geçtiği her noktada var olan her şeyi silip süpürüyor, iblislerin bedenleri saniyeler içerisinde eriyip kayboluyordu. Grosolun’un büyüsü 6 kanatlı İblisin açtığı Devasa geçit kapısının üzerine ulaştığında ise kapının üzerindeki rünler tek tek parçalanmaya başlamıştı. Kapının kalın taş kanatları çatırdayarak kırılıyor, içinden yükselen kara mana mor ışığın içinde eriyip yok oluyordu.
Olivia'nın gözleri hayranlıkla büyümüştü.
"Kael... Ben... Ben böyle bir büyünün var olabileceğini bile düşünmemiştim. Sanki gökyüzünün kendisi parçalanıyor..."
Rivashes gözlerini gökyüzünden ayıramıyordu.
Yüzünde korkuyla karışık derin bir saygı vardı.
"İşte bu yüzden ona Yıkım Ejderi Grosolun deniliyor. Biz yıllardır kendimizi güçlü sanıyorduk. Oysa onun karşısında bütün gücümüz... Bir çocuğun elindeki tahta kılıçtan bile değersizmiş..."
Muhafızlardan biri dehşet içinde yutkundu.
"Efendim... Yüce Ejder, Eğer o büyüyü biraz daha aşağı indirseydi..."
"Vykaris Dağları diye bir yer kalmazdı."
Gökyüzündeki mor ışık sonunda yavaş yavaş sönmeye başladı.
Işık tamamen dağıldığında...
Gökyüzünü birkaç dakika önce kaplayan yüzlerce iblis yaratığından geriye tek bir iz bile kalmamıştı.
6 kanatlı iblisin büyü ile açtığı geçit kapısı ise…
Yok olmuştu.
Vykaris Dağları'nın tam ortasında, devasa bir krater oluşmuştu. Dağın zirvesi tamamen silinmiş, büyü yüzünden eriyen kayalar ise hâlâ kızıl lavlar gibi aşağı doğru akıyordu.
Grosolun'un büyüsü...
Geride yok edilecek hiçbir şey bırakmamıştı.
İblisin gözbebekleri titredi.
Yüzündeki bütün kibir, bütün alaycı gülümseme ve bütün özgüven tek bir anda paramparça olmuştu.
"B-bu... Bu olamaz…Yüzlerce iblis... hepsi birkaç saniye içinde yok oldu... Nasıl? Sen gerçekten... nasıl bir canavarsın!!?"

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı