
Ejderimsi Lideri Rivashes, ağır adımlarla Kael’e doğru yaklaştı. Ancak gözleri Kael’in pelerinine, onun arkasına sığınarak adeta görünmez olmaya çalışan minik Raeya’ya kilitlendiğinde duraksadı. O ezici aurasını bir nebze olsun bastırarak minik kızın göz hizasına doğru eğildi.
"İsmin Raeya demek..."
"Bizim türümüzden birine başka bir ırkın isim vermesi her ne kadar hoşuma gitmesede, içinde bulunduğunuz durumu ve niyetinizi göz önüne alarak anlayış göstereceğim."
Rivashes, tekrar ayağa kalktı ve bakışlarını Kael ile Olivia’ya çevirdi.
"Fırtına Ejderi Fulminar’ın soyundan gelen küçük ejder yavrusu…”
“Kutsal tapınaktaki yumurtalardan birinin kaybolduğunu fark ettiğim an bu dağlarda ve bölgede geniş çaplı bir arama başlattım. Ancak tek bir manevi iz, tek bir ipucu bile bulamadım. Kim bilebilirdi ki kadim bir soyun uykudaki evladı, Doğu Krallığı’nda aşağılık bir mezatta satışa sunulsun? Aklım almıyor... Hangi ırk, hangi cüretkar varlık buraya gelip de bir ejderimsi yumurtasını çalmaya cesaret edebilir?!"
"Efendi Rivashes... Belki söyleyeceğim şeyler sizi fazlasıyla kızdıracak ama... Kendi içinizden, bu dağlardan birisi bu yumurtayı o insanlara vermiş olabilir mi?"
"BU NE CÜRET!!" diye bağırdı Rivashes.
Liderin öfkesiyle birlikte devasa saray adeta sarsılıyordu. Tavandaki kristaller titriyor, duvarlar çatlamaya başlıyordu.
Olivia, sarsıntıyla birlikte öne atıldı ve Kael’i uyardı:
"Kael! Ne yapıyorsun sen?!"
Rivashes, devasa cüssesiyle Kael’in üzerine doğru bir adım daha attı
"Kendi ırkımın, benimle aynı kanı taşıyanların bana ve kutsal tapınağa ihanet edebileceğini mi söylüyorsun yani?!"
Kael geri adım atmadı. soğukkanlılığı koruyarak konuşmaya devam etti:
"Efendi Rivashes, lütfen sakin olun ve bir düşünün. Sizler son derecede güçlü varlıklarsınız; bir insanın veya başka bir ırkın buraya gizlice sızmaya bile cesaret edemeyeceğini kendiniz söylediniz. O zaman soruyorum size; içeriden bir destek, olmadan, kim bu yumurtayı Vykaris bölgesinden tek bir iz bile bırakmadan dışarı çıkarabilir?"
Kael’in mantıklı ve kararlı sözleri, ejderimsi liderinin gözlerindeki o siniri durdurmaya yetmişti. Rivashes, öfkeyle kasılan çenesini sıktı, Kael’in dediklerinde, korkunç bir doğruluk payı vardı. Eğer dışarıdan bir sızma yoksa, bu durum Vykaris’in kalbinde büyüyen bir çürümeye işaret ediyordu.
Rivashes, arkasındaki ejderimsi savaşçıya döndü:
"Orton!"
"Emredin efendim!"
"konsey toplantısı için diğer Ejderimsi Liderlerini ve bilge yaşlılarımızı, büyük salona topla! Bu mesele artık sadece kayıp bir yumurta olmaktan çıktı artık!"
"Emredersiniz, Yüce Lider!"
Orton salondan hızla ayrılıp konseyi toplamak üzere haberi yaymaya gitti
Ejderimsi Lideri Rivashes ise Raeya’yı kendi koruması altına almak ve onu Fırtına tapınağına teslim etmek amacıyla, elini öne doğru uzattı.
Ancak o an, Minik Raeya, Rivashes’in elini gördüğü an korkuyla irkilip hızla geriye doğru kaçarak Kael’in bacağına her zamankinden çok daha sıkı sarıldı.
"Baba!”
Onun bu çaresiz ve ürkek bakışları karşısında Olivia’nın içi adeta parçalanmıştı. Ejderimsi Lideri Rivashes ise işittiği bu kelimeyle birlikte adeta şoke olmuştu. Safkan bir fırtına ejderi soyunun, henüz bir çocuk olsa bile, melez bir insana böylesine içten bir bağla bağlanması ve ona "baba" diye hitap etmesi, Ejderimsi tarihinde daha önce eşine rastlanmamış, akılalmaz bir durumdu. Rivashes’in altın sarısı gözleri merakla kısıldı.
Kael ise arkasına sığınan minik kızın titreyen ellerini hissederken içini kemiren o hisle boğuşuyordu. Zaten kafasında az önce dile getirdiği "ihanet" şüphesi varken, bu küçük kızı kimin hain olduğunu henüz bilmediği, entrikalarla dolu bir yerde öylece bırakıp gidemezdi. Eğer yumurtayı insanlara sızdıran kişi şu an bu sarayın yakınlarındaysa, Raeya’yı teslim etmek onu doğrudan kurdun ağzına atmak demekti. Kael, kararlı bakışlarını liderden ayırmadı.
Rivashes, Raeya’nın bu yoğun korkusunu ve Kael’e olan sarsılmaz bağlılığını gördüğünde daha fazla üstüne gitmedi ve elini yavaşça geri çekti,
"Pekala..."
"Konsey toplanıp gerçekler gün yüzüne çıkana kadar Raeya yanınızda kalmaya devam edebilir. Ancak hain ortaya çıktığında ve dağlarımızın güvenliği sağlandığında, onu ait olduğu yere, Fırtına Tapınağı’na geri götüreceğim."
Kael, liderin bu kararından sonra dizlerinin üzerine çöküp arkasındaki minik kızın seviyesine indi. Elini uzatıp Raeya’nın saçlarını şefkatle okşadı
"Merak etme Raeya... Bir yere gitmiyorum. Senin yanındayım."
Raeya, Kael’in bu sözleriyle birlikte göz yaşlarını minik elinin tersiyle sildi,
Rivashes, Kael ve Oliviaya için sarayda konsey gününe kadar kalacakları güvenli bir oda tahsis edilmesini emretmişti, Vykaris Dağları’nın üzerinde fırtına bulutları yavaş yavaş toplanmaya başlıyordu.
Büyük konsey salonuna çağrılmadan hemen önce, saray görevlileri Kael, Olivia ve minik Raeya’yı beklemeleri için yüksek tavanlı geniş bir odaya almışlardı. Dışarıdaki gökyüzü ise yavaş yavaş kararıyordu.
"Kael..." dedi Olivia, sesi her zamankinden daha endişeli çıkıyordu.
"Buraya adım attığımız ilk andan beri içimi kemiren bir his var.
"Sadece buranın havasındaki o ağır mana baskısından bahsetmiyorum,"
"Saraydaki o muhafızların ve bizi karşılayan o ejderimsilerin gözlerindeki ifadeyi görmüyor musun? Hepsinin üzerinde bir şüphe ve bir şeyleri gizleme telaşı var. Sanki büyük bir fırtınanın tam ortasındayız ama rüzgar henüz esmeye başlamamış gibi. Burada, tam içimizde bir şeyler dönüyor. Kendi türlerine karşı bu kadar kör olamazlar. İçlerinde bir hain olduğuna dair hislerim her saniye daha da güçleniyor."
"Haklısın Olivia. Bir insanın ya da herhangi bir ırkın bu dağlara sızıp o yumurtayı çalması nerdeyse imkansız. Yumurtayı dışarı çıkaran her kimse, bu dağları avucunun içi gibi biliyor olsa gerek"
"Eğer o hain şu an bu sarayın içindeyse ve bizim konuşmalarımızdan dolayı köşeye sıkıştığını hissederse, ilk hedefi biz ve Raeya olacağız. Konsey salonuna girdiğimiz an gardını sakın düşürme, Olivia."
Tam o sırada ejderimsi bir görevli, kibirli bir ses tonuyla seslendi:
"Üç büyük lider ve bilge yaşlılar konsey salonunda toplandı. Huzura çağrılıyorsunuz. Derhal beni takip edin!"
Kael, uyumakta olan Raeya'yı yavaşça kucağına alırken Olivia ile birbirlerine son bir kez kararlı bir bakış attılar. Fırtına artık patlamak üzereydi.
Büyük konsey salonunun devasa kapıları açıldığında, içerideki o ağır atmosfer kendini hissettiriyordu. Salon, Vykaris Dağları’nın en bilge yaşlıları, generalleri ve kadim konsey üyeleriyle tamamen doldurulmuştu. Salonun en yüksek noktasında ise yan yana duran üç görkemli kristal taht bulunuyordu. Ortada Rivashes, sağında ikinci lider Martas, solunda ise etrafına boğucu bir mana yayan üçüncü lider Wasvan oturuyordu.
Ejderimsilerin Kael ve yanındaki Olivia’ya bakışları hiç tekin değildi. Gözlerindeki o küçümseme, şüphe ve yabancılara karşı duyulan o nefret açıkça kendini belli ediyordu. Kael, kucağında sıkıca tuttuğu Raeya ve hemen yanında tetikte bekleyen Olivia ile birlikte salonun tam ortasına, liderlerin huzuruna doğru ilerledi.
Kael, konsey salonunun tam ortasında geldiğinde, Rivashes’in işaretiyle Doğu Krallığı limanındaki mezat alanında yaşananları ve fırtına ejderi yumurtasını nasıl bulduğunu tek tek anlatmaya başladı.
O sırada ikinci lider Martas, tahtından öne doğru eğilerek sorgulayıcı gözlerini Kael’e dikti.
"Rivashes’in dediğine göre, Fırtına Ejderi Fulminar'ın soyundan gelen bu küçük kızı, Doğu Krallığı’nın yasa dışı bir insan mezatından satın aldınız, öyle mi?"
"Evet, Efendim. Loncadan aldığım bir araştırma görevi esnasında bu duruma şahit oldum. Ben oraya gitmeden önce bir ejderha yumurtasının satıldığına dair hiçbir bilgim yoktu,"
Tam bu noktada, salonun ön sıralarında oturan bilge yaşlılardan biri aniden bastonunu yere vurarak ayağa kalktı. Yüzünde nefret dolu bir ifade vardı.
"Bu melezlerin yalanlarına mı inanacağız?!"
"Belki de ejderimsi yumurtasını bizzat kendileri çaldı! Belkide üzerlerindeki şüpheyi dağıtıp bizden ödül koparmak yada bizi birbirimize düşürmek için bu tiyatroyu oynuyorlar!"
Bu kışkırtıcı sözler üzerine konseyde uğultular yükselmeye başladı
"Doğru! Bu melez çocukların laflarına bakarak kendi türümüzden birini suçlamak ne kadar doğru?",
"İnsan kanı taşıyan bu veletlerin Vykaris’te işi ne?!"
Ortamın havasının bir anda değiştiğini farkeden Olivia Kael’in kolunu sıkıca tuttu.
Tam o sırada, sol tahtta oturan üçüncü lider Wasvan aniden gürledi:
"SESSİZLİK!"
Wasvan, aralarındaki en korkutucu liderdi. Kara ejderhanın soyundan gelen, saf yıkım ve karanlık mana taşıyan bir ejderimsiydi. Bakışları Kael’i adeta çiğ çiğ yiyecek gibiydi. Rivashes’e dönerek öfkeyle konuştu:
"Rivashes! Bu konseyi toplama amacının içimizde bir hainin olduğunu söylemendi! Bu iki melez veledin bizim türümüze iftira atmasına izin vermek de ne oluyor?!"
"Sakin ol Wasvan. Kael’in dedikleri mantıklı bir nokta—"
Wasvan, Rivashes’in sözünü bitirmesine bile izin vermeden araya girdi.
"Saçmalık! Ayrıca kutsal dağlarımızın kalbine bu melezlerin adım atmasına nasıl izin verirsiniz? Muhafızlar uyuyor mu yoksa?! Benim kararım net; bu melez veletler derhal bu dağdan atılmalı! Ayrıca bizim türümüzden olan o ejderimsi çocuk neden hala onların yanında?!"
İkinci lider Martas, sinirden köpüren Wasvan’ı dizginlemek için araya girdi:
"Sesini alçalt Wasvan, konseyin önündesin!"
Wasvan ise kibirle güldü.
"Sizi son gördüğümden beri fazla yumuşamışsınız!"
Ardından elleriyle kapıdaki ağır zırhlı ejderimsi muhafızlara işaret etti.
"Ejderimsi çocuğu derhal o iki melezin elinden alın!"
Olayın ateşini körükleyen o yaşlı bilge ise arkada sinsice sırıtmaktaydı. Rivashes öfkeyle ayağa kalkıp,
"Durun!" diye emretti ancak muhafızlar Kael’e doğru yürümeye devam ettiler
Sözünün dinlenmediği farkeden Rivashes’in gözleri şokla büyüdü.
"Bu da ne demek oluyor?!"
Raeya korkuyla ağlayarak Kael’in kucağına daha da sıkı yapıştığında, salonun havası bir anda değişmişti.
Kael’in göğsünden, salondaki tüm liderlerin aurasını tek bir saniyede ezip geçecek, gökyüzünü ve dağları sarsacak kadar kadim bir karanlık mana yayıldı. Muhafızlar adeta bir duvara çarpmış gibi sarsıldılar. Kael’in içinden yükselen o ses, salondaki tüm varlıkların ruhunu adeta titretmişti.
“BİR ADIM DAHA ATMAYIN!! SOYUNUZUN ADINI KİRLETEN AŞAĞILIK VARLIKLAR!!!”
Kael bile şok içindeydi.
"Grosolun?..."
Üç lider ve bilge yaşlıların dehşetten dilleri tutulmuştu.
"B-bu ses... Bu mana!..."
Kael’in gölgesi bir anda devasa bir girdap gibi büyüdü ve içinden Grosolun süzülerek konseyin tam ortasında belirdi. Ancak bu sefer o devasa büyüklükteki ejderha formunda değildi. Üzerinde kapkara, asil bir pelerin vardı. Omuzlarına dökülen uzun, gece gibi siyah saçları, başının etrafından geriye doğru uzanan siyah ejderha boynuzları ve siyah tırnakları mevcuttu. En korkutucu olanı ise, içinden saf yıkım enerjisi yayan keskin mor gözleriydi.
Grosolun, insan formunda karşılarında duruyordu.
Raeya bile büyük sarı gözlerini kırpıştırarak karşısında duran Grosolun’a şaşkınlıkla bakakalmıştı:
"Dede?..."
İşin asıl garip ve dehşet verici kısmı Grosolun’un formu değil, salondaki tepkiydi. Az önce kibirle gürleyen üçüncü lider Wasvan, mantıklı durmaya çalışan Martas, Rivashes ve salondaki tüm o bilge yaşlılar, generaller... İstisnasız hepsi, dizlerinin üzerine çöküp yüzüstü yere kapaklanmışlardı! Kimse kafasını bile kaldıramıyordu.
Olayı başlatan o sinsi yaşlı bilge, tir tir titreyerek başını hafifçe kaldırmaya çalıştı
"Y-Yüce Yıkım Ejderi... Efendi Grosolun... Buraya gelerek bizleri şereflend—"
"KESİN SESİNİZİ!!"
Grosolun'un otoriter sesi yankılandığında yaşlı bilge kafasını o kadar hızlı ve sert bir şekilde yere geri indirdi ki, alnının vurduğu taş zeminde çatlaklar oluşmuştu. Salonda tam bir ölüm sessizliği vardı.
Grosolun, keskin mor gözlerini diz çökmüş konseyin üzerinde gezdirerek konuşmaya başladı.
"Kendinize 'Ejderimsi' mi diyorsunuz? Kadim ejderhaların kanını taşıyan şerefli bir ırk olduğunuzu iddia ediyorsunuz, öyle mi? Karşımda durmuş, kendi aranızdaki o zavallı güç kavgalarınız yüzünden birbirinizi yemeyi liderlik sanıyorsunuz! Kendi ırkınızdan, kutsal fırtına ejderinin soyundan gelen bir yavrunun yumurtasını burnunuzun dibinden çaldıracak kadar kör ve beceriksizsiniz! Kutsal dağlarınızı korumaktan aciz bir avuç zavallısınız!"
Grosolun bir adım attı, zemin onun bastığı yerde parçalanıyordu.
"Atalarınızın kemiklerini sızlatıyorsunuz. Dışarıdaki tehlikeyi göremeyecek kadar kibirle kör olmuş gözlerinizle, buraya o yavruyu hayatını riske atarak ve canavarlarla dövüşerek geri getiren bu çocuklara iftira atmaya cüret ediyorsunuz!”
“Wasvan! başını kaldır zavallı herif!! Az önce o pis pençelerini kime uzatıyordun sen?!"
Wasvan, yere kapaklanmış halde, ter içinde tir tir titriyordu. Az önceki o korkutucu liderden eser kalmamıştı.
"E-Efendimiz... Bağışlayın... B-ben… ben Bilmiyordum..."
Rivashes, en önde, büyük bir çekince ve korkuyla araya girmek için hafifçe doğrulmaya çalıştı.
"Y-Yüce Ejder Grosolun... Lütfen gazabınızı dindirin... Bizler sadece... Kutsal dağların güvenliğini sağlamaya... Kendi içimizdeki şüpheleri... Temizlemeye çalışıyorduk... Durumu... Tam olarak anlayamadık...Bizleri bağışlayın."
Konsey salonundaki o kibirli, otoriter, havadan zerre eser kalmamıştı. Vykaris Dağları’nın en güçlü üç lideri ve bilgeleri, kadim bir ilahın önünde günah keçisi gibi titriyorlardı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı