Müdür Felan, revirdeki kargaşanın ardından Kael’i bizzat odasına çağırmıştı. Kael içeri adım atar atmaz, Felan’ın keskin gözleri Kael’in üzerindeydi.
Felan, melez gencin bedeninden dışarı sızan, eskisinden çok daha yoğun ve güçlü olan mana dalgalanmasını hemen hissetmişti.
"Sen ne yaptığının farkında mısın Kael?! Bu ne büyük bir sorumsuzluk! Arkanda senin için endişelenen, günlerdir uykusuz kalan o kadar çok insan var“
"Zephyros revir kapısında günlerce nöbet tuttu, büyükbaban Vaelmon ise malikanede bir çıkış yolu bulabilmek için Nerya'ya yalan söylemek sorunda kaldı! Kendini böyle tehlikeli bir eserin içine nasıl gözü kapalı bırakırsın? Ayrıca..."
Felan’ın her bir kelimesi, Kael’in göğsüne bir taş gibi oturuyordu.Kael gerçekten de sadece kendi gücüne ve merakına odaklanıp dışarıdakileri tamamen unutmuştu. Büyükbabasının ve Zephyros'un onun için çırpındığını hayal ettikçe içindeki suçluluk duygusu dahada büyümüştü.
Ayrıca "Nerya" ismi Kael’in kulaklarında çınladığı an, genç çocuk sanki göğsüne bir darbe yemiş gibi irkildi. O ana kadar suçlulukla yere eğdiği başını hızla yukarı kaldırdı. gözleri endişeyle açılmıştı,
"Bayan Felan, annem... O iyi mi? Ben sadece—" diye tam araya girip konuşacaktı ki, Felan tek bir parmağını havaya kaldırarak Kael’in sözünü kesti.
"Sözümü kesme, Kael!"
"Sana konuşman için izin vermedim. Annene dair endişelenmen gereken zaman, o kitabın içine düşüncesizce atlamadan önceki zamandı. Şimdi sadece beni dinleyeceksin. Eğer Nerya senin o kitabın içinde hapsolduğunu ve günlerce bilincinin kapandığını bilseydi, durumu dahada kötüye gidebilirdi. Kendi canını düşünmüyor olabilirsin ama o kadının kalbini düşünmek zorundasın."
Kael, Felan'ın bu sert uyarısı karşısında söyleyecek tek bir kelime bile bulamadı. Felan haklıydı.Nerya zaten bedenindeki lanetle boğuşurken, Kael ona evlat acısı yaşatabilirdi.
"Bu olanlar hakkında annene tek bir kelime bile etmeyeceksin, anlaşıldı mı? Nerya’nın hiçbir şeyden haberi yok."
Felan bunları anlatırken Kael’in aklına birden kitabın onun yanında olmadığı geldi.
"Kitap...? Olivia?”
"Kitabı arıyor gibisin merak etme, kitap Vaelmon’un yanında,"
"Ayrıca yanında getirdiğin o genç kızın sorumluluğunu da şimdiden yaşlı adamın üzerine yıktın. Vaelmon onun için malikanede bir oda ayarladı, şu an orada kalıyor. O yüzden kız için endişe etmene gerek yok, bu konuyu sonra seninle daha detaylı konuşacağız.”
“Bu arada önümüzdeki ilk izin gününde işi gücü bırakıp malikaneye, Vaelmon’un yanına gideceksin. Haberin olsun, yaşlı adam en son sinir küpüne dönmüştü"
Kael yutkundu, büyükbabasının gazabını hayal edebiliyordu.
"T-tabi Bayan Felan, teşekkürler."
Odadan çıkan Kael, kafası dalgın bir şekilde okul koridorunda yürürken karşısına kütüphane görevlisi Kifanes çıktı. Kifanes, Kael’i ayakta görünce yüzünde rahatlamış bir ifadeyle gülümsedi.
"Ah tatlım... Sen? Uyanmışsın, seni iyi gördüğüme sevindim"
"Bayan Kifanes, sizi gördüğüm iyi oldu efendim," dedi Kael, mahcup bir tavırla.
"Bana incelemem için verdiğiniz o kitabı kütüphaneye zamanında teslim etmem gerekiyordu, biliyorum. Ama şu an yanımda değil... Bana teslim etmek için biraz daha süre verebilir misiniz?"
"Tabii ki sorun değil canım, istediğin zaman getirebilirsin,"
"Peki... İçinde yazılanları çözebildin mi?"
"Ah, ben henüz tam olarak çözemedim ama üzerinde çalışmaya devam ediyorum."
"Anladım…"
"Eğer kitabın içeriğine dair bir şeyler çözebilirsen, lütfen bana da söyle, merakla bekliyorum."
"Tabii Bayan Kifanes."
Akademinin ilk yılı neredeyse bitmek üzereydi. Öğrenciler, önlerindeki son tatil günlerinin ardından bir üst sınıfa geçebilmek için zorlu sınıf atlama sınavlarına gireceklerdi. Kael ise yaklaşan ilk izin gününde, içinde büyük bir gerginlikle Vaelmon’un malikanesine doğru yola çıktı. Yol boyunca içinden dua ediyordu:
“Umarım büyükbabam çok sinirli değildir...”
Kael, malikanenin büyük ahşap kapısının önüne geldiğinde derin bir nefes alıp kapıyı tıklattı. Kapıyı açan yüz, Kael’in daha önce hiç görmediği orta yaşlarda bir kadındı.
"Siz... Birine mi bakmıştınız?" diye sordu kadın, Kael’i süzerek.
Bu kadın, malikanede sadece bir hafta önce çalışmaya başlayan yeni hizmetçi Winola’ydı; bu yüzden Kael’i tanımıyordu.
Kael tam cevap verecekken, kapının arkasından büyükannesi Elowen göründü. Elowen, Kael’i görür görmez öne atılarak torununu kucak yağmuruna boğdu.
"Ah canım benim! Kael, buradasın!"
Winola, yaşlı kadının bu tepkisi karşısında şok olmuştu. Hemen geri çekilerek başını eğdi.
"Efendi Kael! Sizi tanıyamadığım için kusura bakmayın lütfen, bağışlayın."
Kael, her zamanki alçak gönüllülüğüyle gülümseyerek Winola’nın içini rahatlattı:
"Sorun değil Winola, beni tanıyamaman çok normal. Kendini kötü hissetme lütfen."
"Bu arada büyükanne, annem burada mı?"
"Annen, arkadaşın Olivia’ya Doğu Krallığı’nı gezdiriyor,"
"Genç kız buraya ilk defa geldiğini söyleyince, Nerya yerinde duramadı. Hemen onu alışverişe çıkardı."
Kael duydukları karşısında şaşırmıştı. Annem ve Olivia mı? Tam o sırada malikanenin içinden gelen o gür ve sert ses yankılandı:
"Kapıdaki kim, Winola?!"
Kael, büyükbabasının sesini duyunca yutkundu ve içeri doğru seslendi:
"Büyükbaba... Ben gel—"
Kael daha lafını bitiremeden, çalışma odasından fırlayan muazzam ve keskin bir rüzgar büyüsü dalgası koridoru yarıp geçti. Vaelmon’un öfkeli aurası tüm malikaneyi titretecek derecede etrafa yayılıyordu. Kael, kemiklerini sızlatan bu baskı karşısında içinden acı acı söylendi:
“Ben kesin öldüm...”
"Vaelmon! Hayatım, Kael’i korkutuyorsun!" diye çıkıştı Elowen arkadan.
"Çocuk daha yeni geldi!"
Kael, biraz soluklandıktan sonra ağır ve çekingen adımlarla Vaelmon’un çalışma odasına doğru ilerledi. Kapının önüne gelip hafifçe tıklattığında, içeriden o ses yükseldi:
"GİR!"
Kael kapıyı aralayıp içeri girdiğinde, Vaelmon’un aurası hâlâ sinirden dışarı taşar vaziyetteydi. Yaşlı adam masasının arkasında dikiliyor, gözlerinden adeta şimşekler çakıyordu.
"Kael... Sen ne yaptığını sanıyorsun?! Kendini ne olduğu belirsiz bir büyülü nesnenin içine fırlatıp atmak ne demek? Biz dışarıda senin ölüp ölmediğini bile bilmeden kıvranırken, sen içeride keyfi antrenmanlar yapıyordun öyle mi? Bu aileye karşı, hiç mi sorumluluk hissetmiyorsun?”
Kael başını tamamen öne eğmişti. Tek bir kelime bile edemiyordu, çünkü büyükbabası baştan aşağı haklıydı. Çok bencilce ve sorumsuzca davranmıştı.
Ama Kael’i azarlayan kişiler bir noktada haksızdılar kael keyfine güçlenmek için böyle bir risk almamıştı onun bir amacı vardı önceliği ise annesini lanetten kurtarmaktı
Vaelmon’un azar sahnesi bittiğinde, yaşlı adam omuzlarını düşürdü ve sandalyesine oturarak yorgun bir iç çekti.
"Neyse ki...sağ salim karşımdasın evlat. Bir daha böyle sorumsuzca, bizi merakta bırakacak bir hareket görmek istemiyorum."
Kael başını hafifçe kaldırıp onay verdi.
"Bir daha asla olmayacak, büyükbaba. Özür dilerim."
"Gel gelelim şu konuya..."
Kael, konunun Olivia hakkında olduğunu çok iyi biliyordu. Gözü o sırada masanın üstünde duran kitaba kaydı.
"Büyükbaba... Kitap?"
"Zephyros kitabı bana getirdiğinde ben de şaşırmıştım. İçeriğini ve üzerindeki rünleri araştırmaya çalıştığım sırada... Kitabın içinden aniden genç bir kız, fırladı. Yaşlı kalbim göğsümden çıkacaktı resmen!"
Kael bu sahneyi hayal edince dudaklarını ısırmak zorunda kaldı; büyükbabasının o anki şaşkın yüzünü tahmin edebiliyordu.
"Olivia bana dedesinin eski bir iblis generali olduğunu ve iki yıl boyunca seni o boyutta eğittiğini söyledi,"
"Görüyorum ki genç kız doğruları söylemiş. Karşımda sanki bambaşka bir Kael var."
Kael tam durumu açıklamak için konuşacakken, Vaelmon elini kaldırarak onun lafını böldü ve ciddi bir ses tonuyla gücün getirdiği sorumluluk üzerine nutuk çekmeye başladı:
"Dinle beni Kael. Güç, yanında her zaman büyük bir sorumluluk da getirir. Kendini bu güce çok fazla kaptırmamalısın. Özellikle o boyutta öğrendiğin iblis büyülerini... Mecbur kalmadıkça, dış dünyada asla ama asla kullanmayacaksın. Krallığın gözü üzerimizde biliyorsun. Bu gücü sınırda tutmak zorundasın."
"Anlaşıldı büyükbaba, dediklerini harfiyen uygulayacağım,"
Doğu Krallığı’nın merkez çarşısı, günün en hareketli saatlerini yaşıyordu. tezgahlardan yükselen baharat kokuları, seyyar satıcıların bağrışmaları ve dükkanların önündeki kalabalığın gürültüsüyle ortam cıvıl cıvıldı. Mühürlü boyuta oranla Olivia için burası adeta baş döndürücü bir rüyaydı.
Nerya, yanındaki genç kızın parıldayan mavi gözlerle etrafı nasıl büyük bir hayranlıkla izlediğini fark edince hafifçe gülümsedi.
"Ee, Olivia, İlk durağımız neresi olsun istersin? Doğu krallığının kumaşları ve elbiseleri tüm kıtada meşhurdur."
"Ben... Aslında... Siz nereye isterseniz oraya gidebiliriz, Nerya Hanım. Benim için buradaki her şey o kadar yeni ki, neyi seçeceğimi bilemiyorum."
"Hmm… o zaman şu köşedeki büyük terzi dükkanından başlayalım. Üzerindeki kıyafetler güzel ama buranın havasına pek uygun değil."
Birlikte girdikleri dükkan, tavanından tabanına kadar ipek, kadife ve altın yaldızlı kumaş toplarıyla doluydu. Dükkan sahibi yaşlı kadın, Nerya’yı görür görmez saygıyla eğildi.
"Hoş geldiniz Bayan Nerya. Bugün sizin için ne getirmemi istersiniz?"
Nerya elini Olivia’nın omzuna koyup onu öne doğru hafifçe itti.
"Bugün benim için değil, bu güzel genç hanım için buradayız. Ona Doğu Krallığı’nın en zarif ve en rahat elbiselerini getirmeni istiyorum."
Yaşlı terzinin gözleri Olivia’nın sarı saçlarına ve mavi gözlerine kilitlenmişti
"Aman tanrım... Ne kadar asil bir genç kız. Tam bir porselen bebek gibi."
"Nerya hanım, bu genç hanıma zümrüt yeşili ya da gece mavisi tonlarında, Doğu’nun geleneksel kesim hatlarına sahip elbiseleri çok yakışacaktır."
Birkaç dakika sonra Olivia, elinde üç farklı elbiseyle paravanın arkasındaki kabine girdi. İlk olarak kolları dökümlü ve etekleri gümüş işlemeli gece mavisi bir elbiseyle dışarı çıktığında yanakları utançtan kızarmıştı.
Nerya oturduğu koltukta doğrulup ellerini birbirine vurdu.
"Muhteşem! Olivia, bu elbise senin sarı saçlarını o kadar güzel ortaya çıkardı ki... Bak, aynaya bakmalısın."
Olivia aynadaki yansımasına baktığında kendi gözlerine inanamadı.İlk defa kendini bir kız gibi, hissediyordu.
"Bu... Bu çok fazla abartılı değil mi?" diye mırıldandı, elbisenin eteklerini hafifçe kaldırarak.
"Savaşırken hareket etmesi çok zor olur."
Nerya bu laf üzerine neşeyle gülmeye başladı.
"İlahi Olivia! Çarşının ortasında kiminle savaşacaksın? Hadi, diğerini de dene!"
Alışveriş poşetlerini at arabasına bıraktıktan sonra, ikili takı ve antika satıcılarının olduğu daha dar ve otantik bir sokağa girdiler. Olivia, tezgahlardaki büyülü taşlara ve işlemeli hançerlere bakıyordu.
Nerya, tezgahların birinde parıldayan, üzeri safir taşlarla süslenmiş gümüş bir saç tokası gördü. Tokayı eline alıp Olivia’ya yaklaştı.
"Olivia, bir dakika durur musun tatlım?" diyerek kızın sarı saçlarının bir kısmını nazikçe arkaya doğru toplayıp tokayı saçına yerleştirdi ve Tezgahtaki Aynayı alıp Olivia’ya doğru çevirdi
"Bak, tam senin gözlerinin rengiyle uyum sağladı. Bu benim sana hediyem olsun."
Olivia saçındaki tokaya dokunurken kalbinin ısındığını hissetti ne diyeceğini bilemedi
Öğle güneşinin sıcaklığı iyice çöktüğünde Nerya, Olivia’yı nehir manzaralı şirin bir restorana götürdü. Masaya Doğu Krallığı’nın meşhur ballı tatlıları donatılmıştı.
Olivia, hayatında ilk kez gördüğü bu tatlılardan küçük lokmalar alırken tatmin duygusu resmen yüzünden okunuyordu.
"Bu tatlılar... Gerçekten inanılmaz!"
"Beğenmene sevindim tatlım."
"Peki söyle bakalım, doğu krallığını nasıl buldun?"
"Burası o kadar canlı ki... İnsanların seslerini duymak, bu yemekleri tatmak..”
“Bugün bana doğu krallığını gezdirdiğiniz için, gerçekten çok teşekkür ederim."
Nerya, genç kızın gözlerindeki o saf mutluluğu görünce kalbinden bir parça koptuğunu hissetti. Kendi kızı olsaydı, muhtemelen onunla da böyle çarşıda gezecekti.
Olivia, hayatında ilk defa kendisini mühürlü bir kafesin dışında, bu kadar canlı, renkli ve özgür hissediyordu. Nerya’ya mühürlü boyuttan veya dedesinden hiç bahsetmemişti,
"Olivia, tatlım. İnan ben de çok eğlendim. kız kıza dışarı çıkıp alışveriş yapmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki,
İkili gülüşerek restorandan çıkıp malikaneye doğru yürümeye başladıkları sırada, Nerya aniden duraksadı. başı dönüyordu ve dengesini kaybederek yalpalamaya başladı.
"Bayan Nerya?!"
Olivia çevik bir hareketle öne atılarak Nerya’yı kollarından tuttu ve düşmesini engelledi.
"Bayan nerya Siz iyi misiniz?"
Nerya’nın yüzü bir anda solmuş gibiydi. Bedenindeki o eski, lanet günden güne daha da kötüye gidiyordu. Olivia’ya fark ettirmemeye çalışarak zoraki bir tebessüm kondurdu yüzüne.
"İyiyim canım, sadece biraz yoruldum o kadar."
Akşam eve vardıklarında, Nerya malikanenin salonunda oturan oğlu Kael’i gördüğü an çarşıdaki tüm yorgunluğunu unuttu.ve oğluna sımsıkı sarıldı.
Kael de annesine aynı sıcaklıkla sarıldı. Aslında dışarıdaki zamana göre çok uzun süre ayrı kalmamışlardı ama Kael yıllardır annesini görmediğinden içi hasret doluydu.
Kael, arkada duran Olivia’ya baktı. Nerya’nın çarşıdan aldığı yeni, kıyafetler içindeki Olivia adeta parıldıyordu. Kael kızın bu halini görünce hafifçe gülümsedi.
"Olivia... Bu kıyafetler sana gerçekten çok yakışmış, çok güzel olmuşsun."
Olivia, Kael’in bu ani iltifatı karşısında ne diyeceğini bilemeyerek yanaklarının alev alev yandığını hissetti. Başını hafifçe öne eğip,
"T-teşekkürler Kael..." diye mırıldandı. o sırada aklına neryanın durumu gelmişti
"Bayan Nerya, isterseniz biraz dinlenin. Bugün çarşıda yürürken başınız dönmüştü"
Olivia çarşıda yaşanan o küçük baygınlık benzeri olayı ağzından kaçırdığı an, salonda oturan Vaelmon’un kaşları aniden çatıldı, Yaşlı adam birden ayağa kalktı.
"Nerya? Çarşıda başın mı döndü? Hastalığının kötüye gittiğini bize neden daha önce söylemedin?"
Nerya, babasının ve oğlunun endişeli bakışlarını üzerinde hissedince hemen durumu geçiştirmeye çalıştı:
"Ben iyiyim baba, abartılacak bir şey yok. Sadece biraz yoruldum o kadar."
Olivia ise duydukları karşısında şaşırmıştı
"Hastalık mı...? Ben... Sizin hasta olduğunuzu bilmiyordum... Eğer bilseydim sizi o kadar çok yormazdım. Çok özür dilerim."
Nerya, Olivia’nın suçluluk duyan gözlerine bakıp şefkatle gülümsedi
"Önemli değil Olivia, senin hiçbir suçun yok tatlım. Kendini boşuna üzme, ben gerçekten iyiyim."
Herkes konuşurken Kael bir anda derin bir sessizliğe gömülmüş ve düşüncelere dalmıştı. Bakışları annesinin o solgun yüzüne kilitlendi. İçindeki çaresizlik yeniden baş göstermişti.
“Annem... Annemin hastalığı günden güne daha da ileri gidiyor. Artık manası bedenini iyileştirmeye yetmiyor. Benim ne yapıp edip, “Astra Lumina’yı” elde etmem lazım. Başka çarem yok.”
Kael kendi içindeki bu karanlık düşüncelerle boğuşurken, arkasından omzuna dokunan büyükannesi Elowen’in sesiyle irkilerek kendine geldi.
"Kael…?”
“Kael!"
Kael hızla başını çevirip büyükannesine baktı.
"İyi misin canım? Çok dalgın görünüyorsun," dedi Elowen endişeyle.
"Ah, büyükanne... Sadece biraz yorgunum. Ben de odama geçip biraz dinlensem iyi olacak."
Gece yarısı olduğunda malikanenin üzerine derin bir sessizlik çökmüştü. Evdeki herkes uykuya dalmış, ışıklar sönmüştü.
Ancak Kael’in gözlerine bir damla bile uyku girmiyordu. Odasının balkon kapısını araladı ve dışarı çıktı. Gece rüzgarı üzerinden geçerken, ellerini balkonun taş korkuluklarına dayadı. Karanlık gökyüzünü ve parıldayan yıldızları izlerken zihni tamamen karmaşa içindeydi.
İçindeki iblis gücü, annesinin hasta bedeni, Usta Videl’in emanet ettiği o gizemli kitap ve Olivia... Kael, omuzlarındaki bu devasa yüklerle karanlık geceyi izleyerek derin düşüncelere dalmıştı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı