insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Güneş batıya doğru eğilirken Kael ile Olivia, uzun yolculuklarının ardından Vaelmon Malikânesi'nin görkemli demir kapılarının önünde durdular. 1 Hafta önce ayrıldıkları bu yer, her zamanki gibi huzurlu görünüyordu. Kael kapıya doğru ilerledi ve tokmağı birkaç kez vurdu. İçeriden aceleci ayak sesleri duyulduktan kısa bir süre sonra kapı yavaşça açıldı.

"Efendi Kael... Hanımefendi Olivia..."

Winola’nın Şaşkınlığı birkaç saniye içinde yerini rahatlamış bir tebessüme bıraktı.

"Nihayet döndünüz! Günlerdir herkes sizin için endişeleniyordu. Efendi Vaelmon bile görevine gitmeden önce sizden haber alamadığı için defalarca bölgeye haberci göndermeyi düşündü. Sağ salim döndüğünüzü görmek gerçekten içimi rahatlattı."

Winola Tam onları içeri davet edecekken bakışları istemsizce Kael'in sol koluna kaydı. Omzundan bileğine kadar uzanan bembeyaz sargılar ilk bakışta bile dikkat çekiyordu. Genç kadının yüzündeki gülümseme bir anda silindi.

"Efendi Kael…? kolunuza ne oldu?"

"Sadece küçük bir sıyrık o kadar. Büyükbabam Vaelmon burada mı?"

"Maalesef hayır. Efendi Vaelmon bu sabah erkenden Doğu Krallığı Sarayı'na çağrıldı."

Tam o sırada koridorun derinliklerinden tanıdık bir ses duyuldu.

"Winola, kapıda kim var?"

Ağır adımlarla yaklaşan Zephyros kapının önüne geldiği anda karşısındaki iki kişiyi görünce olduğu yerde durdu. Önce şaşkınlıkla Kael'e baktı, ardından yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi.

"Kael… Babam Vaelmon, önemli bir görev için Doğu Krallığı'ndan ayrıldığınızı söylemişti. Sağ salim geri dönebilmenize sevindim evlat."

Zephyros’un da Gözleri Kael'in sargılarla kaplı sol koluna takıldığı anda yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu. Daha da garibi, sargıların altından hissedilen mana sıradan bir büyücünün taşıyabileceği türden değildi.

Zephyros 7 halkalı bir rüzgar büyücüsü olarak Kael’in sol kolundan yayılan anormal manayı hissedebiliyordu.

"Kolun..."

Kael kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra çevresine göz gezdirdi. Winola'nın meraklı bakışları hâlâ üzerindeydi.

"Bunu ayakta konuşmayalım."

"İçeride konuşabilir miyiz? Anlatmam gereken önemli şeyler var."

Malikânenin oturma odasına geçtiklerinde, Zephyros, Kael'in yüzündeki yorgun ifadeyi dikkatle inceledikten sonra ellerini dizlerinin üzerine koydu.

"Pekâlâ..."

"Seni dinliyorum Evlat."

Kael, hiç konuşmadan sol kolundaki sargının ucunu tuttu ve yavaş yavaş çözmeye başladı. Son kumaş parçası da açıldığında Zephyros'un gözleri bir anda büyüdü. Kael'in kolu artık eski kolu değildi. Derisinin altında yıldırım desenli damarlar dolaşıyor, omzundan parmak uçlarına kadar uzanan desenler sanki canlıymış gibi belli belirsiz titreşiyordu. Arada sırada kolun etrafında küçücük elektrik kıvılcımları oluşuyor, sonra kayboluyordu.

Zephyros istemsizce ayağa fırladı.

"K-Kael...!"

"Bu... bu kol da ne böyle? Sana ne oldu evlat?"

Kael yaşadıklarını anlatmaya başladı. Ejderimsiler diyarına nasıl ulaştıklarını, Morval'la yaptıkları savaşı, sol kolunu o savaşta tamamen kaybettiğini, Grosolun'un yarasını iyileştirebilmesine rağmen kaybolan uzvu geri getiremediğini ve sonunda Büyük Fırtına Ejderi Fulminar'ın kendi manasından yeni bir kol oluşturduğunu tek tek anlattı.

Zephyros, Kael’in hikayesini dinledikten sonra yavaşça koltuğuna çöktü. Gözleri hâlâ Kael'in kolundaydı. Sanki duyduklarını anlamlandırmaya çalışıyordu. Uzun yıllar boyunca büyü tarihi araştırmış, sayısız metin okumuştu ama bugün duydukları bütün bilgilerini altüst ediyordu. Dudaklarından güçlükle birkaç kelime döküldü.

"B-bu... inanılmaz..."

"Sen... gerçekten Fulminar'la konuştun mu?"

Kael, Zephyros'un bu kadar sarsılmasına anlam verememişti.

"Elbette konuştum."

"Raeya'yı teslim ettiğim tapınakta onunla görüştüm. Daha önce de söylemiştim ama..."

"Kael... söylediğin şeyin ne anlama geldiğini biliyor musun?"

"Beni dikkatlice dinle evlat. Fulminar dediğin Büyük Ejder, on binlerce yıl önce yaşamış bir varlık. Tarih boyunca bize aktarılan bütün kayıtlar bunu söylüyor. Böyle bir varlığın bugün hâlâ hayatta olması mümkün değil."

Kael'in kaşları hafifçe çatıldı.

"Ama ben onunla konuştum."

"İşte beni asıl düşündüren de bu."

“Peşimden gelin size bir şey göstereceğim”

Zephyros daha fazla açıklama yapmadan salondan ayrıldı . Kael ile Olivia şaşkın bakışlarla birbirlerine baktılar. Zephyros'un bu kadar sarsıldığını ilk kez görüyorlardı.

Malikânenin uzun koridorlarını geçip kütüphaneye ulaştıklarında Zephyros çoktan tavana kadar uzanan eski kitap raflarının önünde durmuştu. Parmaklarını rafların arasında gezdirdikten sonra deri kapağı zamanla yıpranmış, kalınca bir kitabı dikkatlice yerinden aldı. Üzerindeki tozları eliyle silip kitabı Kael'e uzattı.

Kael, kitabı iki eliyle aldıktan sonra kapağını incelemeye başladı.

"Bu kitap nedir?"

"Ejderler ile ilahlar arasında yaşanan kadim savaşı anlatan en eski kaynaklardan biri. Günümüzde Büyük Ejderler hakkında elimizde çok az bilgi var. Bugün bildiklerimizin büyük kısmı kulaktan kulağa aktarılan efsanelerden ibaret. Ama bu kitap..."

"...o dönemde yaşayan insanlar tarafından yazıldığı söylenen birkaç eserden biri."

Kael merakla kitabı incelerken kapağın ortasına işlenmiş büyük bir mühür dikkatini çekti.

"Bu…!"

"Bu mührü ben, daha önce gördüm."

"Fırtına Tapınağı'nın girişinde. Kapının üzerinde birebir aynı mühür vardı."

"Çünkü bu, Fırtına Ejderi Fulminar'ın mührü Evlat."

Kael şaşkınlıkla tekrar kitaba baktı.

Zephyros sözlerine devam etti.

"Biliyorsun, ailemiz nesiller boyunca rüzgâr büyüsüyle kutsanmış bir soy olarak tanındı. Atalarımızın Fırtına Ejderi Fulminar'a bağlılık yemini ettiği, hatta onu koruyucu varlık olarak gördüğü söylenir. Elimizde bunu kesin olarak kanıtlayacak belgeler yok ama nesilden nesile aktarılan kayıtlar hep aynı şeyi anlatıyor."

Kael kitabın kapağını dikkatlice açtı. İlk sayfada, büyük harflerle yazılmış kısa bir önsöz vardı.

İlk cümle şöyleydi:

Gökyüzü, o gün her zamankinden farklı görünüyordu.

Bulutların arasından süzülen ışık ne güneşin sıcaklığını taşıyordu ne de yıldızların dinginliğini.

Kuzeyin en yüksek sıradağlarının zirvesinde, fırtınaların hiç dinmediği kayalıkların üzerinde duran devasa mavi ejder, gözlerini yavaşça açtı. Altın renkli gözbebekleri gökyüzüne bakıyordu

Fulminar...

Binlerce yıldır bu dağları terk etmemişti.

Rüzgârın yönü değiştiğinde hisseder, okyanusların öfkesi kabardığında duyar, dünyanın damarlarında dolaşan manadaki en küçük dalgalanmayı bile fark ederdi. Fakat şimdi hissettiği şey, daha önce karşılaştığı hiçbir güce benzemiyordu. Bu mana ne bir ejdere aitti ne de yeryüzünde yaşayan başka bir canlıya.

Sanki göğün ötesinden geliyordu.

Arkasındaki kayalıkların üzerinde bekleyen yaşlı siyah ejder yavaşça başını kaldırdı.

"Onlar geldi..."

Fulminar bakışlarını gökyüzünden ayırmadan konuştu.

"Beklediğimden daha erken."

Yaşlı ejder birkaç adım yaklaştı.

"Geçidi kapatmaları gerekiyordu."

"Öyle yapacaklarını sanıyordum."

İkisi de sessizliğe gömüldü. Rüzgârın uğultusu dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Fakat gökyüzündeki yarık her geçen saniye biraz daha büyüyordu.

Çok geçmeden yarığın içinden tek bir siluet belirdi.

Bembeyaz zırhının üzerine düşen ışık, onu güneşten kopmuş bir parça gibi gösteriyordu.bir zaman sonra gökyüzünde başka siluetlerde görünmeye başladı. Her biri aynı ışığı taşıyor, aynı kudreti hissettiriyordu.

"Demek söylentiler doğruymuş."

Yaşlı ejder başını çevirdi.

"Ne söylentisi?"

"Boşluğun ötesinde başka hükümdarlar olduğu söylenirdi."

Tam o sırada gökyüzünden tek bir ses yankılandı.

"Yeryüzünün kadim efendilerine sesleniyorum!!"

Ses, dağları titretti.

"Ben Faramon!"

"İlahlar Meclisi adına geldim!"

"Size savaş açmak için değil..."

"...Dünyanın geleceğini konuşmak için."

Fulminar uzun süre hiçbir karşılık vermedi. Yüzlerce ilah gökyüzünde beklerken, iki taraf arasında yalnızca uğuldayan rüzgâr dolaşıyordu.Sanki ilk söylenecek kelime bütün dünyanın kaderini belirleyecekti.

Nihayet Fulminar kanatlarını yavaşça açtı.

Şimşekler gövdesinin etrafında dans etmeye başlarken gözlerini doğrudan Faramon’a doğru çevirdi.

Faramon, karşısındaki kadim ejderin bakışlarını üzerinde hissederken yüzündeki sakin ifadeyi bozmadı. Aralarındaki mesafe yüzlerce metre olmasına rağmen ikisi de birbirinin nefes alışını duyabilecek kadar güçlü varlıklardı. gökyüzünde toplanan savaşçılar ise liderlerinin ilk sözü söylemesini bekliyordu.

Faramon elindeki mızrağı yere doğrultarak konuşmaya başladı. Sesinde meydan okuyan bir ton yoktu; aksine uzun bir yolculuğun ardından nihayet beklediği kişiyi bulmuş bir adamın sabrı vardı.

"Yüce Ejder. Senin adını ve diğer altı büyük ejderin varlığını buraya gelmeden önce biliyorduk. Yüzyıllardır yalnızca sizi izledik. Dağlar nasıl yükseldi, denizler nasıl taştı, mana nasıl yolunu bulup aktı... Hepsini gördük. Dünyanın ayakta kalmasında sizin payınızın olduğunu inkâr etmiyorum. Fakat bu koca dünyanın’da yalnızca sizden ibaret olmadığını bilmeniz gerektiğini düşünüyorum."

Fulminar'ın gözleri gökyüzünden aşağıya, dağın eteklerine doğru kaydı. Uzakta, sislerin arasına gizlenmiş küçük insan yerleşimleri seçilebiliyordu. Ateşler yanıyor, dumanlar yükseliyor, insanlar farkında bile olmadıkları bir konuşmanın gölgesinde yaşamlarına devam ediyordu.

"İnsanlardandan mı söz ediyorsun?"

"Onlar henüz yürümeyi yeni öğrenmiş çocuklardan farksız."

"Belki öyleler," diye karşılık verdi Faramon.

"Ama çocuklar büyür…"

Fulminar'ın bakışları yeniden ilahın üzerine döndü.

"Ve büyüyen her çocuk, bir gün hata yapar."

"Saçmalık! Onlara hata yapma fırsatı bile Tanımıyorsun Yüce Ejder!."

Bu söz üzerine dağın çevresinde dolaşan rüzgârın yönü değişmişti. Fulminar öfkelenmemişti; ancak ilahın söyledikleri hoşuna gitmemişti. Binlerce yıldır sayısız canlı doğmuş, yaşamış ve yok olmuştu. Hiçbiri dünyanın düzenini değiştirememişti. İnsanlar da pek farklı değildi.

"Sizin gördüğünüz yalnızca bugün," dedi Fulminar.

"Ben ise binlerce yılı gördüm. Güç verilen her canlı sonunda o gücü sahiplenir. Sahiplendiği güç ise onu açgözlü yapar. Açgözlülük savaş doğurur. Savaş ise… Doğanın dengesini bozar!"

"Yani onları kendi kaderlerine terk edeceksin?"

"Hayır. Onları doğanın kaderine bırakacağım."

"İkisi aynı şey değil."

"Bu dünyaya dışarıdan geldin, Faramon. sen yalnızca sonucu görüyorsun. Ben ise sebebini."

Faramon cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. Ardından bakışlarını dağın eteklerindeki köye çevirdi.

"O köyde yaşayan çocuklardan biri bu gece açlıktan ölecek. Bir anne, evladını kurtarmak için dua edecek. Bir baba, toprağın kurumuş çatlaklarına bakıp çaresizliğini gizlemeye çalışacak. Sen bütün bunları hissedebiliyorsun öyle değil mi?."

"Ama hiçbir şey yapmayacaksın?"

"Yaparsam, yarın başka biri de yardım isteyecek. Sonra bir başkası... En sonunda doğa kendi kurallarını kaybedecek. İnsanlar doğar, yaşar ve ölürler Faramon..."

Faramon. O ana kadar yaptığı bütün konuşmaların sonuç vermeyeceğini anlamıştı. Karşısındaki ejder ne kibirliydi ne de zalimdi. Ama inandığı düzenin değişmesi gerektiğine de dair en küçük bir şüphesi bile yoktu.

Belki de asıl sorun buydu.

"Öyleyse sana son kez soracağım."

"İnsanlara mana ve büyü öğretmemize izin verecek misin?"

Fulminar'ın bakışları sertleşti.

"Hayır."

Faramon’un yüzündeki son umut kırıntısı da kaybolmuştu. Mızrağını yavaşça havaya doğru kaldırdı

"Yedi Büyük Ejder daha anlayışlı olur sanmıştım. Buna inanmak istemiştim..."

Fulminar cevap vermedi.

İki tarafın manası aynı anda gökyüzüne yükseldi. Bulutların arasındaki boşluk mor ve altın renkli ışıklarla çatlamaya başladı. Dağın zirvesindeki kayalar ince çizgiler hâlinde yarılıyor, kilometrelerce ötede yaşayan insanlar ne olduğunu anlamadan gökyüzüne bakıyordu.

Fulminar, karşısındaki ilahın artık konuşmaya gelmediğini anlamıştı. içinden geçen tek düşünce, binlerce yıldır kaçınmaya çalıştığı felaketin sonunda kapısına dayanmış olmasıydı.

O an ikisi de henüz farkında değildi; verecekleri karar yalnızca ejderlerle ilahların kaderini değil, on bin yıl sonra doğacak insanların da geleceğini değiştirecekti. O savaşın küllerinden imparatorluklar yükselecek, dinler kurulacak, efsaneler yazılacak ve sonunda gerçek, yalanların arasında kaybolacaktı...

Kael diğer sayfaya geçmek istediğinde bazı sayfaların yırtılmış olduğunu fark etti

“Kitabın sayfaları eksik gibi?”

Zephyros kael in elindeki kitabı dikkatlice incelediğinde bazı sayfaların koparılmış olduğunu gördü

“Haklısın bu kitap yıllardır malikanenin kütüphanesinde duruyor“

kael kitabın kapağını yavaşça kapattı aklında sayısız soru işareti vardı

“Büyük ejderler ve Fulminar neden insanların büyü öğrenmesine karşıydı?”

“Aslında bu sorunun cevabını bende merak ediyorum Kael. mantıklı düşündüğün zaman krallıkların bu kadar gelişmesinde büyü ve mananın önemli bir rolü var.”

“Ama insanların da kötü bir yanı var açgözlü olmaları Fulminar belkide bundan korkuyordu. Belkide ırklar arasında yaşanacak savaşları daha başlamadan bitirmek istiyordu.”

“İlahlar ve Ejderler aklımızın alabileceğinin çok ötesinde varlıklar. O yüzden ne düşündüklerini hiçbir zaman bilemeyeceğiz”

Kael konuyu daha fazla uzatmadı kitabı rafına, eski yerine geri koydu

“Bu arada annem Nerya, durumu nasıl?”

“Nerya’nın durumu aynı Kael. Bedenindeki lanet büyü halkası sayesinde ilerlemeden sabit duruyor onu her gün ziyaret ediyorum evlat aklın arkada kalmasın.”

“Kael kolunla ilgili..”

“Şimdilik Vaelmon hariç kimseye Kolundan bahsetme aynı şekilde akademideki arkadaşların ve loncadakiler kolunu sorarlarsa onlara ufak bir kaza geçirdiğini söyle. Kolundaki sargıları sakın çıkarma”

Kael, Zephyros’un uyarılarını da dikkate alarak malikaneden ayrıldı.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı