Akademide sıradan bir gündü. Dersler her zamanki gibi devam ediyor, öğrenciler koridorlarda kendi aralarında konuşup duruyordu. Kael ise sınıfa girdiğinde Lyra'nın her zamankinden farklı olduğunu hemen fark etmişti. Genç kız pencerenin yanında oturmuş, dışarıya bakarken düşüncelere dalmış gibiydi. Kael bir süre onu izledikten sonra merakına daha fazla engel olamayarak yanına yaklaştı.
“Lyra, bugün biraz fazla sessizsin. Bir sorun mu var?”
Lyra sanki kendi düşüncelerinden yeni çıkmış gibi başını çevirdi.
“Ne…?”
“Ah, hayır... Bir sorun yok.”
Bu arada Kael sana söylemem gereken bir şey var. Merkez Krallığı'nın bütün krallıklara bir çağrı gönderdiğini duydun mu?. Babam Kuzey Krallığı'nın Baş Büyücüsü olduğu için ona da bir davet mektubu göndermişler. Doğu krallığının baş büyücüsü Vaelmon senin büyükbaban olduğundan belki haberin vardır diye düşündüm.”
“Kraliyet toplantısı mı?”
Kael'in yüzündeki ifade bir anda değişti. Bu kelimeyi en son annesi Nerya'dan duymuştu. Yaklaşık yirmi yıl önce Merkez Krallığı bütün krallıklara benzer bir çağrı göndermiş ve o toplantı, Kael'in anne ve babasının ilk kez karşılaşmasına vesile olmuştu. Bu yüzden toplantının adı Kael için sıradan bir haberden çok daha farklı bir anlam taşıyordu.
“Benim bu konudan hiç haberim yoktu.” dedi Kael, düşünceli bir ifadeyle.
Lyra şaşkınlıkla ona baktı.
“Gerçekten mi? Usta Vaelmon doğu Krallığı'nın baş Büyücüsü, mutlaka ona da bir çağrı mektubu göndermişlerdir.”
“Olabilir. Bunu kendisine sormam daha iyi olacak.”
Aradan iki gün geçtikten sonra Kael, Vaelmon'un malikanesine gitti. İçeri girdiğinde yaşlı büyücünün çalışma odasında kendisini beklediğini gördü.
“Ben de seni bekliyordum Kael. Ejderimsi Bölgesi'ne gittiğinden beri seninle doğru düzgün görüşemedik.”
“Döndüğümde ilk işim yanına uğramak oldu büyükbaba, malikaneye geldiğimde ise seni göremedim”
“Bana doğu krallığı sarayına çağrıldığını söylediler.”
“Evet bu aralar hayli bi meşguldüm.”
Vaelmon'un bakışları Kael'in koluna doğru kaymıştı.
“Şu koluna bir bakayım Kael.”
Kael üniformasını çıkarıp kolundaki sargıları dikkatlice çözmeye başladı. Sargıların son katmanına ulaştığında Vaelmon, kumaşın üzerine işlenmiş karmaşık rünleri fark etti.
“Müdür Felan'ın bahsettiği artefakt kolundaki sargılara işlenmiş bir rün dizisi mi?”
“Bayan Felan, sargılara özel bir büyü çemberi oluşturdu ve içine bir miktar mana aktardı. Anlaşılan bu rünler kolumdan yayılan anormal mananın dışarı sızmasını engelliyor.”
Vaelmon sargıların üzerindeki rünleri uzun süre dikkatlice inceledi. İlk bakışta basit bir mühürleme dizisi gibi görünse de büyü çemberinin içinde birbirine geçmiş yüzlerce büyü dizisi bulunduğunu fark etti.
“Akademinin araştırma birimi gerçekten de harika işler başarıyor.”
Kael son sargıyı da tamamen çıkardığında Vaelmon'un gözleri büyüdü. Kolundan yayılan mana artık hissedilebiliyordu. Havada belli belirsiz titreşimler oluşturan bu yoğun güç, sanki Kael'in bedeninin içinde görünmez bir kaynak varmış gibi sürekli olarak durmaksızın dışarı taşıyordu.
“Bu…!”
Vaelmon bir süre daha Kael’in kolunu inceledikten sonra şaşkınlığını gizleyemedi.
“Sanki canlı bir mana pınarı var da kolundan durmadan akıyor gibi ne kadar garip...”
“Fulminar bana yıldırım özünden bir miktar aktardığını söylemişti.”
Kael koluna bakarken düşünceli bir ifadeye büründü.
“Büyükbaba, yıldırım büyüsü hakkında bilginiz var mı?”
“Elbette. Yıldırım, rüzgâr büyüsünün özel bir sınıfıdır. Bizim ailemizde de çok az kişi yıldırım büyüsüne sahipti. Üstelik element büyüleri arasında kontrol edilmesi en zor olanlardan biridir.”
“En zor mu? Neden?”
Vaelmon masanın üzerindeki kalemi eline alıp Kael'in önüne bıraktı.
“Temel element büyülerinde belli bir yoğunluğa ulaşmak ve o yoğunluğu korumak önemlidir. İlk büyünü öğrendiğin zamanı hatırlıyor musun? Nerya eline kalemle küçük bir nokta işareti koymuştu. Sen de bütün dikkatini o noktaya vererek mananı daha iyi kontrol etmeyi öğrenmiştin.”
“Evet, hatırlıyorum. Ateş büyüsünün daha güçlü hâllerini öğrenirken de manamı belirli bir noktaya odaklamam gerektiğini söylemişti.”
“Yıldırım büyüsü diğer büyü öğrenme yöntemlerinin çoğunun dışında kalır. Onu yalnızca bir noktaya odaklanarak ya da saatlerce çalışarak öğrenemezsin. Yıldırımın doğasını anlaman gerekir. Bunun için de büyünün özüne doğrudan maruz kalman lazım.”
Kael'in yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu.
“B-bir dakika...” dedi temkinli bir ifadeyle.
“Büyünün özüne maruz kalmak derken tam olarak neyi kastediyorsun büyükbaba?”
“Merak etme evlat. Biraz yıldırım seni öldürmez.”
Kael birkaç saniye boyunca dedesine baktı. Vaelmon'un bunu son derece sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi söylemesi, Kael'in içindeki endişeyi daha da artırmıştı.
“Biraz yıldırım?... Ne kadar biraz?”
“Sen o kısma çok takılma Kael...”
O an Kael, yıldırım büyüsünü öğrenmenin düşündüğünden biraz daha sancılı geçeceğini anlamıştı.
Tüm bu konuşmanın ardından Kael, odadan çıkmak üzere kapıya yöneldiğinde asıl geliş sebebini hatırladı. Elini kapının koluna uzatmışken duraksayıp arkasını döndü.
“Bu arada... Büyükbaba, Merkez Krallığı'ndan hiç mektup aldın mı?”
Vaelmon'un yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.
“Sen… Bunu kimden duydun?”
“Arkadaşım Lyra'dan. Biliyorsun, onun babası Kuzey Krallığı'nın Baş Büyücüsü. Merkez Krallığı'nın bütün krallıklara çağrıda bulunduğunu söyledi. Ben de düşündüm ki...”
Kael'in cümlesi tamamlanmadan Vaelmon onun neyi öğrenmeye çalıştığını anlamıştı.
“Evet, Merkez Krallığı'nın mektubunu ben de aldım. Bir hafta içinde Zephyros'la birlikte bütün hazırlıkları tamamlayıp yola çıkacağız.”
Kael'in yüzündeki ifade ciddileşti. Birkaç saniye düşündükten sonra asıl merak ettiği soruyu sordu.
“Büyükbaba... İblis Diyarı da bu toplantıya davetli mi?”
Vaelmon, torununun bu soruyu neden sorduğunu tahmin etmişti.
“Kael, aklından neler geçtiğini tahmin edebiliyorum.”
Kael sessizce bekledi.
“Evet. Abaddon ve Mezrathus da orada olacak.”
“O zaman ben de—”
“Hayır!!.”
Vaelmon, Kael'in cümlesini tamamlamasına izin vermedi. Yaşlı büyücü bu kez her zamankinden daha ciddi görünüyordu.
“Seni bile bile ateşin içine atmayacağım evlat. Bu sefer olmaz.”
Kael, büyükbabasının kararını değiştirmeyeceğini biliyordu. Yine de geri adım atmadı.
“Büyükbaba, siz beni korumaya çalışıyorsunuz. Bunu biliyorum. Ama ben sonsuza kadar korunacak biri değilim. Bir gün sizin olmadığınız bir yerde kendi kararlarımı vermek zorunda kalacağım. O günü beklemek yerine... ilk adımı sizin yanınızda atmak istiyorum.”
Vaelmon'un bakışları değişti. Torununun gözlerinde artık yalnızca kendisine güvenen bir çocuk görmüyordu. Karşısında, kendi geleceğini kabullenmeye ve kendi kararlarını vermeye hazırlanan genç bir büyücü vardı. Yaşlı büyücü uzun süre hiçbir şey söylemeden Kael'i izledi. Sonunda derin bir iç çekerek başını hafifçe eğdi.
“Belki de sana çocuk gözüyle bakmakta hata ediyorum.”
“Beni gerçekten zor durumda bırakıyorsun evlat.”
“Pekâlâ, seni götüreceğim. Fakat kulaklarını dört aç ve şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle.”
“Toplantıda tek bir adımı bile benden habersiz atmayacaksın.”
“Konuşman gerekmedikçe konuşmayacak, sana geri çekilmeni söylediğim anda tek kelime etmeden geri çekileceksin.”
“kimseye melez olduğunu ima edecek en ufak bir hareket bile yapmayacaksın.”
Vaelmon bir an durdu. Son söyleyeceği kuralı seçerken yüzündeki ifade daha da sertleşti.
“Ve en önemlisi... Baban Abaddon'u gördüğünde onunla hiçbir bağın yokmuş gibi davranacaksın.”
Kael duygularıyla hareket ederse yalnızca kendisini değil, Vaelmon'u ve bütün krallığı da tehlikeye atabileceğini biliyordu.
Kael gözlerini büyükbabasından ayırmadan cevap verdi.
“Ben... Söz veriyorum büyükbaba. Gereksiz hiçbir eylemde bulunmayacağım.”
Vaelmon, torununun kararlılığını birkaç saniye daha ölçtü. Sonunda yüzündeki sert ifade biraz olsun yumuşadı.
“Pekâlâ, bir hafta sonra Merkez Krallığı'na doğru yola çıkacağız. Orada karşılaşacağın insanların kim olduğunu, ne kadar güçlü olduklarını ya da senden ne isteyebileceklerini henüz bilmiyoruz. Bu yüzden oraya bir savaşçı olarak değil, ne zaman harekete geçmesi gerektiğini bilen bir büyücü olarak gideceksin.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı