
Kael, krallık revirinin beyaz odasında gözlerini açıp kendini toparladığında zihnindeki tek düşünce annesiydi. Vücudundaki kırgınlığa aldırmadan yataktan doğruldu ve odadan dışarı adımını attı. Kraliyet reviri, Doğu Krallığı Sarayı’nın iç kısımlarında yer alıyordu. Kael koridora çıktığında kendini doğrudan o tanıdık, görkemli duvarların arasında buldu. Burayı hatırlıyordu; akademideki başarısının ardından ödül nişanını almak için Zephyros onu daha önce bu koridorlardan geçirmişti.
Kael, koridorun köşesini döndüğü an zırhlı ve heybetli bir figürle sertçe çarpıştı. Çarpışmanın etkisiyle hafifçe gerileyen Kael, başını kaldırdığında karşısında krallığın muhafız alayına liderlik eden o tanıdık yüzü gördü. Bu, Krallığın Baş Muhafızı Alaric’ten başkası değildi.
Alaric, zırhının içinden gelen şaşkın bir sesle, "Kael?" dedi. Genç adamı omuzlarından tutarak dengede kalmasını sağladı.
"Seni buraya getirdiklerinde yaralı olduğunu duydum. İyi misin evlat?"
Kael, Alaric’in bu samimi ve endişeli tavrına karşı hafifçe eğilerek selam verdi.
"Ben iyiyim, Bay Alaric. sorduğunuz için teşekkür ederim. Sadece... annemin yanına gitmek istiyorum. Ama sarayın bu kısmı biraz karmaşık, sanırım nereye gideceğimi karıştırıp kayboldum…"
Alaric anlayışla gülümsedi ve elini Kael’in omzuna koydu.
"Sarayın koridorlarında kaybolmak çok kolaydır, seni anlıyorum. Nerya Hanım şu an bu koridorun tam sonunda, yeşil kapılı odada."
"Çok teşekkür ederim efendim."
"Lafı bile olmaz. Kendini çok fazla zorlama, krallığın senin gibi genç yeteneklere ihtiyacı var," diyen Alaric, hafifçe başını sallayarak görev yerine doğru ilerledi.
Kael, muhafızın tarif ettiği yöne doğru adımlarını hızlandırdı. Koridorun sonundaki yeşil revir kapısına yaklaştığında kalbi hızla çarpmaya başladı. Elini kapı koluna uzattı ve kapıyı yavaşça araladı. İçeriye adım attığı an, karşısında gördüğü manzara karşısında adeta donakalmıştı.
Nerya, yatağında halsiz bir vaziyette yatıyordu., onun hemen üzerinde, odanın tavanına yakın bir hizada ağır ağır dönen, yeşil ve altın sarısı rünlerle bezeli devasa bir büyü halkası vardı. Halkadan süzülen ince mana iplikçikleri, yatağın etrafında görünmez bir kafes oluşturuyordu. Kael, annesinin bu halini gördüğünde yüreğinin sıkıştığını hissetti. Sessizce yatağın kenarına doğru yaklaştı.
O sırada Nerya, odadaki mana değişimini hissetmiş gibi yavaşça gözlerini açtı. Karşısında oğlunu görür görmez, üzerindeki tüm bitkinliği unutarak hızla yataktan doğrulmaya çalıştı.
"Kael!"
"Anne, lütfen hareket etme!" Kael hemen öne atılarak annesini nazikçe omuzlarından tuttu ve yatağa geri yaslanmasına yardımcı oldu.
"Şifacılar bu büyü halkasının dışına çıkmaman gerektiğini söylemişti. Lütfen kendini zorlama."
Nerya’nın gözlerinden yaşlar süzülürken, Kael’in yüzünü ellerinin arasına aldı.
"Sana bir şey oldu sandım... içindeki o karanlığın seni tamamen yutmasından çok korktum Kael."
Kael, annesinin ellerini sımsıkı tuttu.
"Şu an ikimiz de güvendeyiz, büyükbabam her şeyi kontrol altına aldı. Sen sadece iyileşmene odaklan, olur mu?"
Nerya, oğlunun olgunlaşmış ve kararlı bakışlarına bakarak derin bir nefes aldı. Oğlunun hayatta ve sapasağlam olması içindeki tüm acıyı hafifletmişti. Odada bir süre daha baş başa, konuştular. Konuşmanın ardından Kael, annesinin şifacılar gözetiminde dinlenmesi gerektiğini bilerek, Zephyros ile birlikte Krowel Malikanesi'ne dönmek üzere yola çıktı.
Malikanenin büyük kapısının önüne vardıklarında, kapı daha Kael elini uzatmadan hızla açıldı. Eşikte duran Olivia, Kael’i görür görmez hiçbir şey söylemeden doğrudan öne atıldı ve kollarını genç adamın boynuna dolayarak ona sımsıkı sarıldı. Vücudu hafifçe titriyordu.
"Kael... Tanrıya şükürler olsun ki iyisin," dedi Olivia, sesi ağlamaklı bir tondaydı. Gözlerindeki o suçluluk duygusu kendini belli ediyordu.
"Çok özür dilerim... Pazardaki o karmaşada Nerya Hanım’ı koruyamadım. Benim yanımdayken onu elimizden aldılar. Benim yüzümden..."
Kael, Olivia’nın ellerini tutarak onu sakinleştirmeye çalıştı ve gözlerinin içine bakarak konuştu:
"Kendini suçlamayı bırak Olivia. Annemin kaçırılması senin suçun değildi. Yeraltı örgütü her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. Asıl ben... İçimdeki öfkeye yenilip sorumsuzca hareket ettim, sığınağa tek başıma daldım ve hepinizi endişelendirdim. o yüzden bu konuda Kendini harap etmeni istemiyorum."
O sırada arkadan gelen Elowen de öne atılarak Kael’e sımsıkı sarıldı.
"Kael, bizi gerçekten çok korkuttun."
Olivia Nerya için endişeliydi kaçırıldığı günden beri gözüne uyku girmemişti.
"Kael… Nerya Hanım’ın durumunu Bay Vaelmon bize kısaca anlattı ama... Gerçekten o büyü Çemberinden hiç çıkamayacak mı?"
"Maalesef. Bedenindeki lanetin yayılmasını engelleyen tek şey o büyü çemberi. tamamen iyileşene kadar o odanın sınırları dışına çıkması pek mümkün değil..."
Akşam olduğunda, Krowel Malikanesi’nin büyük yemek salonunda sessiz bir atmosfer hakimdi. Akşam yemeği için masanın etrafında Elowen, Olivia, Vaelmon ve Kael toplanmıştı. Zephyros ise Nerya’nın durumunu yakından takip etmek ve şifacılara destek olmak istediğini belirterek krallık revirinde, onun yanında kalmıştı.
Vaelmon her zamanki gibi sessizdi, Olivia’nın gözleri ise hala yer yer dalıp gidiyordu.
Tam yemekler yenirken, odadaki havanın yoğunluğu saniyeler içinde değişti. Salondaki herkesin tüyleri bir anda diken diken oldu. Muazzam, boğucu ve daha önce bu topraklarda eşi benzeri hissedilmemiş vahşi bir mana baskısı malikanenin dışından içeriye doğru yayılıyordu.
Kael, refleksle bir anda yerinden fırladı. Sandalyesi geriye doğru devrilirken, savunma pozisyonuna geçerek ailesini arkasına alacak şekilde öne çıktı. Diğer yandan, bu korkunç baskıyı en az onun kadar yoğun hisseden Olivia da anında ayağa fırlamış, elini büyüye hazır hale getirerek Elowen’in önüne geçmişti.
"B-bu... Bu his de ne böyle?"
Kael’in, alnından soğuk ter damlaları süzülüyordu.
"Daha önce böyle bir mana ne hissettim ne de gördüm... Bedenim.... Titremeyi bırakmıyor..."
Malikanenin dış kapısının hemen ardında bekleyen o devasa güç, Kael’i tam anlamıyla bir panik havasına sokmuştu. Ancak gözü masanın başına kaydığında, büyükbabası Vaelmon, sanki dışarıda hiçbir şey olmamış, gibi son derece sakin bir şekilde yemeğini yiyordu.
Kael, büyükbabasının bu akılalmaz sakin tavrına anlam veremedi. Dışarıdan gelen bu korkunç, aurayı 8. halka bir baş büyücü olarak elbet onunda hissediyor olması gerekirdi. Ama neden en ufak bir tepki bile vermiyordu?
Vaelmon, tabağındaki son lokmayı da bitirdikten sonra çatalını sakince masaya bıraktı. Başını kaldırıp Kael’e baktı
"Otur evlat. Korkmana gerek yok."
Kael şaşkınlıkla bağırdı:
"Büyükbaba! Malikanenin dışından gelen o baskıyı hissetmiyor musun? Kapının hemen ardında-"
"Biliyorum Kael…"
"Sadece otur lütfen."
Tam o sırada, malikanenin büyük dış kapısı ağır ağır çalındı. Hizmetçi Winola, Vaelmon’ın onaylayan bakışıyla kapıya doğru ilerledi ve kilidi çevirip kapıyı açtı. Kapının ardında, üzerinde koyu renkli, bir cübbe olan, yaşlı ama bir o kadarda heybetli duran bir adam bekliyordu.
Kael, melez olduğundan karşısındaki adamın bir iblis olduğunu saniyesinde anlamıştı. zihni anında geçmişe, ona zarar vermek isteyen o vahşi iblislere gitmişti. Yine o iblislerden biri, belki de en güçlüleri olduğunu düşündü.
Hareket etmek ve büyü yapmak istedi ama bedeni adeta kaskatı kesilmiş gibiydi. Karşısında duran bu yaşlı adamın yaydığı o doğal baskı resmen dehşet vericiydi. Kael, hayatı boyunca karşılaştığı en güçlü büyücü olan 9. halka Baş Büyücü Luminos’tan bile böyle bir mutlak otorite hissetmemişti.
“Bu adam... Bu adam bir felaket habercisi resmen!” diye düşündü Kael, içindeki korkuyu bastırmaya çalışarak.
“Büyükbabam bile bu seviyedeki bir iblisle tek başına baş edemez. Ben... Ben bir şeyler yapmalıyım!”
Kael soğuk terler dökerken ve vücudu titrerken, Vaelmon arkasından gelip elini sakinçe genç adamın omzuna koydu. Yoğun manasıyla Kael’in üzerindeki o kilitlenmeyi çözerek onu kendine getirdi.
"Sakin ol evlat. Neden bu kadar gerildiğini anlıyorum. Ancak karşında gördüğün adam bizim düşmanımız değil. İçin rahat olsun."
Vaelmon, Kael’in şaşkın bakışları arasında öne doğru yürüdü, kapıdaki yaşlı iblisin karşısına dikildi ve elini uzatarak onun elini sıkıca kavradı.
"Hoş geldin, Mezrathus!"
Kael’in gözleri bir anda büyümüştü.
"Mezrathus mu?.." Bu isim... Neden bu kadar tanıdık geliyordu? Hafızasının derinliklerinde bir yerlerde bu ismin ağırlığı yankılanıyor gibiydi.
İblis diyarının en güçlü baş iblislerinden biri olan Mezrathus, malikanenin salonuna doğru ağır adımlarla yürüyordu. Attığı her adımda salonun zemini resmen titriyordu. Vaelmon ile Mezrathus, sanki sıradan iki eski dost gibi ayakta laflamaya başladılar.
"Yolculuk uzun sürdü galiba Mezrathus oğlun senden önce geldi."
"krallıklarının sınırlarından geçmek her zamanki gibi uğraştırıcı Vaelmon bunu sende biliyorsun…"
"Biliyorum tabi burada olman bile büyük bir risk."
Mezrathus’un o keskin, kırmızı parıltılı gözleri bir anda salonun ortasında korkudan ve şaşkınlıktan donup kalmış olan Kael’e kaydı.
Kael’in gözlerinden, o an kalbinin nasıl hızla çarptığı çok net okunabiliyordu.
Mezrathus, Kael’e doğru birkaç adım attı ve yüzünde belirsiz bir tebessüm belirdi.
"Sen Kael olmalısın… Öyle değil mi?"
Kael’in kafasında o an yüzlerce soru işareti belirmişti. İblis diyarından gelen böylesine korkunç bir varlık, nasıl oluyordu da büyükbabasıyla bu kadar yakın ve samimi konuşabiliyordu?
Mezrathus, Kael’in sessizliğini görünce hafifçe güldü.
"Ne oldu evlat? Dilini mi yuttun yoksa?"
Kael yutkundu, üzerindeki o baskıya rağmen dik durmaya çalışarak cevap verdi:
"İsmim Kael, doğrudur bayım... "
Mezrathus, Kael’i tepeden tırnağa, dikkatli bir şekilde iyice bir süzerken sakallarını sıvazladı.
"Hmmm... Aferin evlat. Yaşına göre neredeyse 6. halkaya ulaşmışsın. İçindeki o melez kanı bu denli kontrol altında tutabilmen ve bu seviyeye gelmen... Beklediğimden daha da iyisin."
"Beklediğinizden mi?"
Vaelmon arkadan araya girerek Mezrathus’a söylendi:
"Çocuğun kafasını daha fazla karıştırma istersen, Mezrathus. Zaten son olaylardan dolayı zihni yeterince yorgun."
Mezrathus gür bir kahkaha attı, odadaki hava bir nebze olsun yumuşamıştı.
"Ha ha! İlk defa gördüğüm torunumla biraz kafa bulayım dedim, fena mı?"
Kael adeta beyninden vurulmuşa döndüştü.
"Torunum mu?.."
Vaelmon, Kael’in kafasının tamamen allak bullak olduğunu görünce daha fazla uzatmadan ona gerekli açıklamayı yaptı.
"Kael... Karşında duran kişi, Mezrathus. Senin iblis diyarındaki büyükbaban. Yani babanın, Abaddon’un babası."
Bu açıklamayla birlikte sadece Kael değil, masanın arkasında sessizce bekleyen Olivia’nın da gözleri kocaman açılmıştı.
“Kael’in büyükbabası mı?.. “
“Korkunç….”
Mezrathus, Kael’in şokunu atlatmasını beklemeden masaya doğru ilerledi ve sandalyelerden birine oturdu ve doğrudan konuya girdi:
"Nerya’nın kaçırıldığı haberini aldığımızda, Abaddon’u tutmam imkansızdı. Söz konusu Nerya olduğunda, onu iblis diyarında zapt etmek benim için bile imkansız bir hal alıyor. Kendisine sınırları ihlal etti diye hesap sormaya da hakkım yok."
"Sorun değil Mezrathus. Abaddon olayını ben krallık nezdinde hallettim sayılır. Krala verdiğim resmi raporda, sığınaktaki o yüksek sınıf iblisin kimliğinin tespit edilemediğini, operasyonun ardından bölgeden hızla uzaklaştığını belirttim. Yanımdaki büyücü birliklerinin de şahitliği ve benim sözümle bu konunun üzerinde daha fazla durulacağını sanmıyorum. Bir sıkıntı çıkmayacaktır."
Kael, babasının ismini ve onunla ilgili detayları ilk kez bu kadar net duyduğunda şaşırmıştı.
"Büyükbaba...! Yer altı sığınağında gördüğüm, o adam... Babam mıydı?"
Vaelmon onaylayarak başını salladı.
"Evet Kael. O adam babandı."
Mezrathus araya girerek torununa baktı,
"Babanın neden bunca yıldır sizin yanınıza gelemediğini merak ediyorsun, evlat.”
“Abaddon, bir İblis Dükü olarak iblis diyarında çok büyük ve kritik bir bölgeden sorumlu. Kendi keyfine veya arzusuna göre o bölgeyi, bırakıp gitmesi kesinlikle yasaktır. Ayrıca biz iblisler, resmi izinler olmadan insan krallıklarına adım atamayız.”
“Geçmişte, iblis diyarı ve insan krallıkları arasındaki bu sınırların koyulması için her iki taraftan da çok fazla kan döküldü. İnsanların ve iblislerin bu konuda bu kadar hassas ve katı olmasının sebebi de bu."
"Peki babam... O şu an burada mı? "
"Abaddon’un şu an tam olarak nerede olduğunu ben de bilmiyorum. Umuyorum ki Nerya’yı görme hırsıyla krallığın revirine kadar sızmaya çalışmaz. Ayrıca sorumlu olduğu bölgeyi bu denli uzun süre yalnız bırakması orada ciddi sorunlar yaratacaktır. En fazla iki veya üç gün daha Doğu Krallığı topraklarında kalabilir, ardından geri dönmek zorunda."
Kael, içten içe babasını görmeyi, onunla yüzleşmeyi ve konuşmayı o kadar çok istiyordu ki, bu kısıtlamalar canını sıkmıştı. O sırada Mezrathus’un gözleri, masanın kenarında sessizce oturan ve olan biteni büyük bir hayretle dinleyen Olivia’ya takıldı.
"Peki... Bu genç hanım kim?"
Olivia, adının geçmesiyle hemen dikleşti ve saygıyla eğildi.
"Ah... Adım Olivia”
“Olivia Van-Marciar, efendim."
"Van-Marciar" soyadı salonda yankılandığı an, Mezrathus’un yüzündeki ifade tamamen değişmişti.
"Van-Marciar mı dedin?!"
Kael, Mezrathus’un tepkisine karşılık olarak araya girdi:
"Bayım, Olivia benim-"
Mezrathus aniden Kael’e dönerek sahte bir kızgınlıkla sözünü kesti:
"Bayım mı? Benim Vaelmon’dan neyim eksik ? Bana 'Büyükbaba' diyeceksin! Hatta yaşımı hesaba katarsak, Büyükbüyükbaba!"
Vaelmon, baş iblisin bu beklenmedik çıkışı karşısında bıyık altından sırıttı.
"Koca baş iblise bir bak hele... Yaşlılık senide fazlasıyla yumuşatmış galiba Mezrathus."
Mezrathus, Vaelmon’a ters bir bakış attı.
"Torunun sürekli senin yanında, Vaelmon. Senin bu konuda konuşmaya kesinlikle hakkın yok!"
Kael, iblis diyarını titreten bu koca adamın, büyükbabasıyla olan bu tartışmasını ve aslında göründüğünün aksine ne kadar yufka yürekli bir adam olduğunu fark ettiğinde çok şaşırmıştı. Hafifçe gülümseyerek başını eğdi.
"Özür dilerim büyükbaba... Olivia, Videl Van-Marciar’ın torunu olur. Ayrıca Bay Videl, benim ustamdır."
"Videl mi?!"
"Kael, o adamın kim olduğunu biliyor musun sen?"
"Biliyorum büyükbaba,"
"Kendisi eski bir iblis generali. Ayrıca eskiden senin en yakın savaş arkadaşın olduğunu da bana bizzat anlatmıştı."
Mezrathus büyük bir şok ve hayret içerisindeydi.
"Ama nasıl olur... Aradan uzun yıllar geçti. Videl, iblis diyarını aniden terk edip kendini ve torununu alarak tamamen ortadan kaybolmuştu. Gitmeden önce bana gizemli bir mektup gönderdi; mektupta kendini ve torununu korumak adına boyutlar arası bir kitabın içine mühürlediğini yazıyordu. Yıllardır o kitabı arıyorum Kael! İblis kütüphanesini, altüst etmeme rağmen tek bir iz bile bulamadım... “
“Kael, Videl nerede şu an?!"
Kael, Mezrathus’un bu sorusuna cevap vermek yerine sakence elini boyutsal yüzüğüne doğru uzattı ve o meşhur, kitabı masanın üzerine bıraktı.
"Burada..."
Mezrathus kitabın üzerindeki rünleri görür görmez heyecanla ayağa kalktı.
"Bu... Vandil Ka-"
"Büyükbaba sakın!" Kael aniden bağırarak öne atıldı.
"Bay Mezrathus, durun!" Olivia da aynı anda korkuyla ayağa fırlamıştı.
Mezrathus elini kitabın üzerinden hızla çekerek şaşkınlıkla onlara baktı.
"Ha ha doğru ya, neredeyse unutuyordum. Kitabın o mühürlü boyutu, ismi tam olarak telaffuz edildiğinde dışarıdaki herkesi içeri çekerek açılıyordu, değil mi? Yaşlı hafızam işte..."
Kael ve Olivia rahatlamış bir nefes alarak yerlerine geri oturdular. Eğer kitaptaki o mühürlü boyuta tekrar kontrolsüzce girseydiler, Videl onları elbet bir şekilde sorunsuz dışarı çıkartırdı; ancak asıl sorun, o ucu bucağı olmayan, devasa boyutta yollarını kaybedip usta Videl’i bulmaya çalışmaktı. Kael bile ilk seferinde tamamen şans eseri onun olduğu bölgeye düşmüştü.
"Videl... Eski dostum. Demek bunca yıldır bu şeyin içindeydin."
"Demek sen onun torunusun, küçük hanım."
"Bayım... Büyükbabamı gerçekten bu kadar yakından tanıyor musunuz?"
"Ha ha! Büyükbaban benim can dostumdur!"
"Onunla birlikte iblis diyarında sayısız savaşa katıldım, omuz omuza çarpıştım. Ondan askeri stratejiler ve hayata dair çok şey öğrendim. Ama anlamıyorum... Sen buradaysan, o hala neden o kitabın içindeki mühürlü boyutta tek başına yaşıyor? Yoksa..."
Kael, akademide yaşananları, boyut kapısının nasıl açıldığını ve usta Videl’in neden hala o kitabın içinde kalmayı tercih ettiğini, Olivia’nın güvenliğini sağlamak adına orada beklediğini Mezrathus’a en ince ayrıntısına kadar anlattı. Kael’in anlatımı bittiğinde, yemek salonuna bir sessizlik çökmüştü.
"Mühürlü boyutta tam iki yıl boyunca aralıksız eğitim demek..., bir iblis generalinden eğitim aldığın her halinden belli oluyor evlat. Mananın bu denli yoğun ve keskin olmasının sebebi şimdi anlaşıldı."
"Bu kitabı... ben alabilir miyim Kael? Eski dostumu korumak ve onu güvenli bir yerde tutmak istiyorum."
Kael hiç tereddüt etmeden başını salladı.
"Tabii ki büyükbaba. Senin yanında kitap…Eminim çok daha güvende olacaktır."
"Bu arada... Büyükbaba, Olivia’nın ailesi... hala iblis diyarında mı?"
Olivia, Kael’in bu sorusu karşısında şaşırmıştı.
Kael’in onun ailesiyle ilgili ne planı olabilirdi ki?
"Hmmm... Bilemiyorum evlat. Videl ortadan kaybolduktan sonra Marciar malikanesine gitmeyeli uzun yıllar oldu. Muhtemelen Ailenin geri kalanı hala oradadır…Neden sordun?"
Kael’in aklına o an, mühürlü boyuttan çıkmadan hemen önce ustasının ona teslim ettiği o gizemli parşömen geldi. Videl, bu parşömenden ve içeriğinden Olivia’ya henüz bahsetmediyse elbet bir bildiği, vardı. Bu yüzden sırrı açık etmemek adına konuyu geçiştirdi:
"Ben... Sadece merak ettim büyükbaba…”
“Peki... Ben de seninle birlikte iblis diyarına gelebilir miyim?"
"Orada dur evlat!" Mezrathus’un sesi bir anda ciddileşti,
"İblis diyarı senin düşündüğün gibi bir yer değil. İblis krallığı, dış dünyadan tamamen soyutlanmış son derece özel ve ağır bir manaya sahip bir bariyerle korunuyor. İblis soyundan gelmeyen varlıklar o bariyerden geçemezler.”
“Sen... Melez halinle içeri kadar girmeyi başarabilirsin belki; ama iblis diyarının o ağır atmosferi karşısında insan bedeninin sınırları yüzünden uzun süre ayakta kalamazsın."
"Anlıyorum... Peki ya daha güçlü olursam? O zaman gelebilir miyim?"
Mezrathus, torununun bu kararlı ve gözü pek duruşu karşısında içten içe büyük bir şaşkınlık yaşadı. Bu çocuk neden iblis diyarına gelmekte bu kadar ısrarcıydı?
"Kael... Aklında ne var evlat? Neden orayı bu kadar çok görmek istiyorsun?"
"Ben sadece... Babamın yaşadığı, büyüdüğü yeri ve bizim kökenlerimizin nereden geldiğini merak ediyorum, o kadar,"
Mezrathus derin bir iç çekti, elini torununun omzuna koyarak hafifçe sıktı.
"Merakını çok iyi anlıyorum Kael. Ancak kusuruma bakma. Kendini tehlikeye atmana izin veremem."
O sırada Vaelmon da araya girerek duruma ağırlığını koydu:
"İblis diyarı düşüncesini uzun bir süre aklından tamamen sil Kael. Ayrıca Nerya’nın şu anki durumunu ve revirdeki o büyü halkasına bağlı olduğunu çok iyi biliyorsun."
Kael, büyükbabasının sözleriyle birlikte başını kaldırdı,
"Büyükbaba. Ben annemi bu halde bırakıp hiçbir yere gitmem. Benim bu hayattaki ilk ve en büyük önceliğim, her zaman onun sağlığı ve tamamen iyileşmesi yönünde olacaktır."
Kael’in bu olgun, sözlerinin ardından, Vaelmon’ın o her zamanki sert ve ciddi yüzünde, gurur dolu, bir tebessüm belirmişti. Torununun bir Krowel olarak sergilediği bu duruş, gelecekteki fırtınalara karşı en büyük güvenceleri olacaktı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı