
Sığınağın tavanından en dibine kadar inen Kael, dumanların arasından doğrularak derin bir nefes aldı ve mana alanını açtı. Annesinin doğa tipi manası çok yakından, koridorun sonundaki bir hücreden geliyordu. Ancak Kael’in mana alanına çarpan tek şey bu değildi.
Sığınağın derinliklerinde pusuda bekleyen suikastçıların gölge tipi manası ve tam merkezde, 7. halkaya ulaşmış sadist ve karanlık bir adamın varlığı da Kael’in mana alanına çarpmıştı.
Aynı esnada, harabelerin dışı da en az yeraltı kadar hareketliydi. Vaelmon ve beraberindeki yüksek büyücü birliği, alana yaklaştıklarında gökyüzünde dönen devasa ejderhayı fark ettiler.
"Usta Vaelmon! dikkat edin efendim!"
"Krallığa rapor edilen ejderha bu olsa gerek! Her an saldırabilir!"
Vaelmon'un yaşlı ama keskin gözlerini gökyüzündeki Grosolun’a dikti.Ortada Garip bir durum vardı. Ejderha onlara saldırmıyor, sadece harabelerin üzerinde devasa daireler çiziyordu. Sanki Vaelmon’a bir mesaj iletiyor gibiydi.
Grosolun, 8. halka bir büyücü olan Vaelmon’un bu sığınağa körü körüne girmesi halinde, Ashen-Legion’ın onun için hazırladığı o ölümcül tuzağa düşeceğini çok iyi tahmin ediyordu. harabelerin üstünde uçarak aslında içeri girmemesi için onu uyarıyordu
Yeraltındaki ana odada ise hararetli bir tartışma vardı. Grace, kesik kolunun sargılarını sıkarak Marko’yu azarlıyordu.
"Sana sadece kadını alıp gelmeni söylemiştim Marko!"
"Sen ne yaptın? Koca bir çarşıyı birbirine kattın ve krallık muhafızlarını doğradın! Vaelmon’u planladığımızdan çok daha erken başımıza saracaksın, ahmak herif!"
Marko, hançeriyle tırnaklarını temizlerken çarpıkça sırıttı. Olup biteni zerre umursamıyordu.
"Amma uzattın Grace... Ben sadece işimi biraz renklendirdim. Ayrıca kadının hasta olması işimizi daha da kolaylaştırdı”
“Her neyse ben biraz kestirmeye gidiyorum.”
"Marko Sen!!"
“Lurker, kadın hala hayatta değil mi? Şuna bir bak."
Lurker, demir parmaklıkların arkasındaki Nerya’nın nabzını kontrol edip Grace’e seslendi:
"Nefes alıyor Efendi Grace."
"Güz-..."
Grace’in cümlesi, karanlık koridordan gelen yankılı ayak sesleriyle yarıda kaldı.
"Şşş... Sessiz olun!" diye uyardı Grace.
"Birileri bu tarafa geliyor!"
Koridorun sonunda dumanların arasından, yüzünde maskesi ve sırtında dört adet simsiyah iblis kanadı olan Kael belirdi. Etrafına yaydığı saf nefret odadaki meşaleleri titretiyordu.
Grace karşısındaki figürü görünce gözlerine inanamadı.
"Bir velet mi? Sen de kim—"
Kael, adamın lafını bitirmesine izin vermedi. Sağ elini ileri uzattığı an, havada siyah alevlerden oluşan bir mermiyi doğrudan Grace’in göğsüne doğru fırladı.
Mermi havayı yararak ilerlerken, Lurker’ın refleksleri son anda Grace’in hayatını kurtarmıştı.
Lurker, Grace’i omzundan yakaladığı gibi gölge büyüsüyle bir metre sağa ışınladı. Siyah mermi arkalarındaki taş duvarı delip geçerek geniş bir yarık oluşturdu.
"Bu çocuk tehlikeli Efendi Grace, dikkat edin!"
Kael, maskesini yavaşça yüzünden çıkartıp yere fırlattı. Gözleri mor bir alev gibi parlıyordu.
"Annem nerede!!?"
Odada oturan Rete, maskenin altındaki yüzü görür görmez öfkeyle bağırdı:
"Bu O! Benim canavarlarımı katleden o velet!!"
Grace, karşısındaki çocuğun kim olduğunu idrak edince yüzündeki şaşkınlık yerini sadistçe bir kahkahaya bırakmıştı.
"Ha ha ha! Demek sürekli adını duyduğumuz, Echidmer ve Anul’u öldüren Kael Krowel sensin!"
"Çok ilginç... O iki yaratık da senin gibi bir veledin tek başına kesebileceği türden yaratıklar değildi. Söylesene melez parçası, kimden yardım aldın? O yaşlı deden mi arkandaydı yoksa?"
Kael’in sabrı tamamen tükenmek üzereydi.
"Sana kendimi açıklamak zorunda değilim!! Son kez soruyorum. Annem Nerya nerede!!? Onu bana verin, yoksa bu sığınağı mezarınız yaparım!!"
Rete sinirle öne çıktı
"Efendi Grace, bu veledi bana bırakın! Güzelim kimeralarımı perişan etmesinin hesabını kendi ellerimle soracağım ondan!"
Rete, odanın köşesindeki devasa tüpü patlatarak C sınıfı, devasa bir kimerayı Kael’in üzerine saldı. Canavar kükreyerek Kael’e doğru atıldı. Ancak Kael yerinden bile kıpırdamadı. Sağ elinin parmak uçlarında siyah alevlerini tek bir noktaya, yoğunlaştırılmış küçük bir mermiye topladı ve Kimeranın tam göğsüne doğru fırlattı.
Mermi kimeraya çarptığı an, siyah bir şok patlaması meydana geldi. Yaratık küle dönüşürken, patlamanın arkasında bıraktığı şok dalgası Sığınağın devasa taş duvarlarını çatlaşmıştı.
Rete, en güvendiği canavarının bir saniyede yok oluşunu izlerken şoktan kekelemeye başladı:
"B-bu... Bu nasıl bir güç? Tek bir hamlede..."
Grace ise soğuk terler döküyordu:
“Bu veledi hafife almasak iyi ederiz” diye düşündü içinden.
Kael, Rete’nin yüzündeki dikiş izlerine baktığında. Hafızasındaki o acı anı hatıraldı:
"Sen... Kurtları köyüme salan o adamsın!"
Rete, öfkeyle bağırdı:
"Bensem ne olmuş çocuk?! Anul ve Echidmer’i senin üstüne salan da bendim! Tek bir kusursuz kimera üretebilmek için kaç tane insan cesedi harcıyorum, biliyor musun sen?! Benim eşsiz sanatıma saygısızlık yapmaya nasıl cüret edersin?!"
"Sanat mı?"
Kael’in gözlerinde tiksinti belirdi.
"Hastalıklı herifler... Anlaşılan sizinle konuşarak bir yere varamayacağım."
Kael elini havaya kaldırıp bir büyüye hazırlanırken, Grace yüzünde bir zafer gülümsemesiyle ayağını yere vurdu.
"Orada dur bakalım çocuk! Bu kadar oyun yeter!"
Kael’in tam altında, zemine önceden titizlikle yerleştirilmiş devasa bir büyü halkası parıldamaya başladı. Kael daha ne olduğunu anlayamadan vücudu kaskatı kesildi. Damarlarındaki tüm insan manası, sanki emiliyormuş gibi bedeninden çekilmeye başladı ve siyah alevleri yok oldu.
"B-bu da ne... Bir mana tuzağı alanı mı?!"
"Bakıyorum da bilgilisin çocuk,"
"Aynen öyle. Bu mühürlü alanın içinde güçleri olmayan sıradan, aciz bir çocuksun sadece. Aslında sana teşekkür etmeliyim, bizi büyük bir yükten kurtardın. Biz bu tuzağı buraya gelecek olan 8. halka büyücü Vaelmon’u tutabilmek için özenle hazırlamıştık. Senin cansız bedenin, o yaşlı herifi buraya gözü kapalı çekmek için mükemmel bir yem olacak!"
Grace delice bir kahkaha atarken, Kael başını öne eğmiş, saçları gözlerini kapatmış halde tek bir kelime bile etmiyordu.
"Ne oldu çocuk?" diye alay etti Grace.
"Yoksa hemen pes mi ettin? Gerçi yapabileceğin hiçbir şey yok."
Grace Eliyle arkasındaki suikastçılara işaret verdi.
"İşini bitirin!"
Suikastçılardan biri, gölgelerin içinden fırlayıp hançerini saplamak için Kael’in üstüne atladı. Tam o salisede, Kael başını yukarı kaldırdı, mor gözleri parlıyordu
Grace o gözleri gördüğü an içindeki korkuyla haykırdı:
"Ondan uzak dur! Geri çekil hemen!"
Ancak çok geçti. Kael dudaklarını araladı
"İblis Sanatı: Beşeri Kurban."
Havadaki suikastçının bedenine aniden binlerce görünmez, kan kırmızısı mana ipi saplandı. Adamın eti ve kemikleri bu iplere bağlanarak onu kendi vücudunun içinde bir kuklaya çevirmişti. Suikastçı çığlıklar atarak havada yön değiştirdi, kendi iradesi dışında dönerek çılgınlar gibi Grace’e doğru koşmaya başladı.
"Neler oluyor?! Dur!" diye bağırdı Grace. Panikle cebinden çıkardığı, karaborsadan aldığı ateş tipi mana taşını kırarak devasa bir alev topu oluşturdu ve üstüne gelen kendi adamına fırlattı. Alev topu suikastçının göğsünde patlayarak onu yere serdi.
Grace güçlü bir adam veya bir büyücü değildi yeraltı örgütünün başı olmasının nedeni kurnaz zekasıydı büyüleri ise Karaborsa pazarlarından aldığı mana taşlarıyla yapıyordu.
Mana taşlarının satışı normalde krallıkta yasaktı sebebi ise yanlış insanların elinde tehlikeli bir silaha dönüşebilmeleriydi, krallığın araştırma laboratuvarlarından başka bir yerde kullanılmıyorlardı
Yerde arkadaşının yanan cesedini gören diğer 7 suikastçı, öfkeden gözleri dönerek Grace’in emirlerini hiçe saydılar.
"Öldürün şu canavarı!" diyerek hep birlikte Kael’in üzerine fırladılar.
Arkadaşlarını öldüren aslında Grace’in alev topuydu ama günah keçisi olarak Kael’i seçmişlerdi.
Kael elini yere vurdu:
"İblis Sanatı: İnfaz Sunağı!"
Karanlıktan dövülmüş 7 adet devasa çivi, havadaki 7 suikastçının göğsünü ve uzuvlarını delerek onları sığınağın zeminine çiviledi.
Grace dehşet içinde geriye doğru adımladı ve arkasındaki duvara çarptı.
"Rete... Rete’nin dedikleri doğruymuş. Bu çocuk... Bu yaratık insan olamaz!"
Kael iblis sanatlarını ardı ardına kullandıkça, gözlerindeki mor ışık daha da parlıyordu.Neredeyse kontrolünü kaybetmek üzereydi.
Harabelerin dışındaki Vaelmon ve büyücü birliği, sığınağın dışında beklerken havada patlayan bir başka mana dalgasıyla duraksadılar. Harabelerin üstünde son sürat uçan, arkasında 6 adet iblis kanadı olan bir varlık belirmişti.
"Bir iblis!”
“Usta Vaelmon, yukarıda uçan yüksek sınıf bir iblis var!" diye bağırdı büyücüler panikle.
Vaelmon şaşkınlıktan konuşamadı.İçinden adeta çığlık atıyordu:
“Abaddon... Senin burada ne işin var?! “
Yaşlı adam ellerini kaldırarak arkasındaki birliği durdurdu:
"Bekleyin! Ateş açmayın!"
Nerya, çarşıda kaçırılmadan hemen önce, Abaddon ile aralarında olan büyü bağı sayesinde ona bir işaret göndermişti. Tıpkı Kael’in elindeki hayat mührü gibi, bu bağ da Abaddon’un, eşi nerede olursa olsun onu bulmasını sağlıyordu. Abaddon harabelerin girişine yaklaştığında havada dönen devasa kara ejderha Grosolun’u ve yerde bekleyen Vaelmon’un büyücü birliğini gördü.
"Bu... Bu bir kara ejderha değil mi? Burada ne işi var?" Diye söylendi Abaddon, elini kılıcının kabzasına götürerek.
Grosolun, Abaddon’u görür görmez Üzerine doğru süzüldü. Abaddon hemen saldırı pozisyonu alırken ejderhanın sesi zihninde yankılandı:
"Elini kılıcından çek, İblis!"
"Sen... Konuşabiliyor musun?"
"Abaddon Van-Tenebris! Zamanımız yok. Oğlun Kael ve eşin Nerya sığınağın en alt katında tehlikedeler!"
"Sen benim adımı nereden—"
Grosolun lafı uzatmadı. Devasa ağzıyla Abaddon’u yakaladığı gibi, Kael’in sığınağın tavanında açtığı o devasa yarıktan içeri doğru sertçe fırlattı. Abaddon bir meteor gibi yerin dibine doğru düşerken, dışarıda kalan Vaelmon ve adamları ağızları açık olan biteni izliyordu.
"U-usta Vaelmon! İblis ve ejderha birbirine girdi ve ejderha onu içeri fırlattı!"
"Bakın, ejderha gidiyor!"
Grosolun, kanatlarını çırparak bulutların arasında gözden kayboldu. Ejderhanın gittiğini gören Vaelmon ise harekete geçmeye hazırlandı
"Beni takip edin! Sığınağa giriyoruz!"
Sığınağın en alt katındaki taş zemine sırt üstü çakılan Abaddon, toz bulutunun içinden doğrularak homurdandı.
"Lanet ejderha... Bu da neydi şimdi böyle?!"
Tam o sırada Abaddon koridorun sonundan gelen, tanıdık ama tamamen kontrolden çıkmış iblis manasını fark etti. Vakit kaybetmeden,o yöne doğru koşmaya başladı.
O esnada Kael, sığınağın ortasında dizlerinin üzerine çökmüştü. Altındaki mana tuzağı insan manasını tamamen kuruttuğu için, sadece içindeki melez iblis gücüne tutunabiliyordu.
Tam o sırada, odanın arka odalarından birinden esneyerek çıkan Marko göründü.
"Uykumu yarıda bölüyorsunuz, lanet olsun Grace! Bu gürültü de ne—"
Marko, 4 kanatlı, Kael’i görünce sırıttı.
"Ha? Bir iblis yavrusu mu bu?"
"Marko! Çocuğu hafife alma sakın!" diye bağırdı Grace duvara sinmiş halde.
Marko, etraftaki çivilenmiş suikastçı bedenlerini görünce şaşkınlıkla ıslık çaldı.
"Sakın bana bu veledin tüm adamlarımızı tek başına ayıkladığını söyleme?
“Ha ha, şuna da bakın!"
"Marko, senin iğrenç şakalarını kaldıracak halim yok! Çocuğun işini bitir hemen!"
Marko hançerini hafifçe salladı.
"Hmm, ne kadar da sıkıcı. Şuna baksana, çocuk tüm manasını tüketmiş, can çekişiyor resmen. Hiç ilgimi çekmedi”
“Ama... şu yakaladığımız kadınla biraz oynamama izin verirsen, belki kafasını uçurmayı düşünebilirim."
"Ne? Ne saçmalıyorsun sen salak herif, ken—"
Grace lafını bitiremedi. "Kadınla oynamak" kelimesini duyan Kael’in içindeki o saf nefret, tüm sığınağı, hatta harabelerin dışını bile sallayacak muazzam bir patlamayla dalga dalga yayıldı. Kael’in göz bebekleri bile öfkeden tamamen mora dönmüştü. İmza büyüsünü aktif etmek için bedenindeki son iblis mana kırıntısını toplamaya başladı.
Dışarıda sığınağa yeni giren Vaelmon, bu muazzam, karanlık manayı hissettiğinde adımlarını durdurdu.
“Bu karanlık mana... Yoksa o mu?”
Kael, sığınaktaki herkesin ruhunu donduran bir sesle bağırdı:
"Benim aileme dokunmanın bedelini ödeyeceksiniz!! Hiçbiriniz buradan canlı çıkamayacaksınız!!"
Grace tehlikeyi sezip Lurker’in koluna yapıştı:
"Lurker!, kadını alıp gidiyoruz hemen! Çıkar bizi buradan!"
"İmza Büyüsü: Boyutsal Çöküş!"
Kael’in imza büyüsü bulunduğu boyutu kıran bir büyüydü . Taş duvarlar, zemin ve tavan bir girdap gibi dönüyordu,. Grace, Lurker ve Marko dengelerini kaybederek yere yığıldılar.
"Lurker! Neler oluyor, çıkar bizi buradan hemen!"
Lurker’ın gözleri dehşetle kaplıydı, gölge büyüsü havada dağılıyordu:
"E-efendi Grace... Gölge büyüsünü kullanamıyorum! Çocuk tüm boyutsal yapıyı bozuyor!"
"Lanet olsun sana Velet!... Marko, bir şeyler yap artık!"
Marko, dönen boyutun içinde kusmamak için ağzını tutarak ayağa kalktı, ve hançerini kavradı.
"Ne biçim bir büyü bu böyle, başım dönüyor! Bu veledin işini hemen bitirmem lazım!"
Marko, insanüstü hızıyla Kael’e doğru fırladı. Ancak Kael sadece arkasındaki siyah kanatlarını savurdu. Kanadın yarattığı devasa hava basıncı Marko’yu bir sinek gibi sığınağın taş duvarına fırlattı. Marko kemiklerinin kırılma sesiyle duvara yapışıp yere serildi.
Kael tamamen bilincini kaybetmek, üzereydi.
Tam o sırada, dönen boyutun ortasında, Kael’in hemen arkasında bir adam belirdi. Adam ağır adımlarla yaklaştı ve elini Kael’in omzuna koydu.
"Bu kadar yeter evlat…"
Kael, arkasını döndüğünde. o tanıdık ve güven veren simayı gördü. küçüklüğünden beri hafızasında olan ama yıllardır görmediği o yüz…
"Sen...!"
Kael İblis sanatını ardı ardına kullandığından ve bedenindeki tüm manayı tükettiğinden gözleri yavaşça kapanmaya başladı. Bilinci karanlığa gömülerek adamın kollarına doğru yığıldı. Abaddon, oğlunu tutup incitmeden yere, pelerininin üzerine yatırdı. Kael’in bayılmasıyla birlikte, İmza büyüsü "Boyutsal Çöküş" son bulmuştu
Grace, Kael’in önünde beliren adamı görünce kekeledi:
"B-bu... Bu adam da kim?!"
Lurker’ın gözleri ise adamın arkasındaki 6 adet siyah kanadındaydı
Tüm vücudu titremeye başladı.
"E-efendi Grace... Buradan kaçalım hemen... Kadını da planı da boş verin... Bu adam... Bu adam bir İblis Dük—"
Lurker lafını bitiremeden. Abaddon’ın kılıcı sadece bir göz kırpma süresinde hareket etti.
Lurker’ın başı gövdesinden ayrılarak yere düştü ve bedeni olduğu yere yığıldı.
Lurker’ın kafasının saniyeler içinde uçtuğunu gören Grace, Korkudan altına kaçırmak üzereydi. Dizlerinin üzerine çöküp ellerini birleştirdi ve hayatı için yalvarmaya başladı:
"Y-yalvarırım merhamet edin! Benim hiçbir suçum yok! Her şeyin arkasında o herif var!“
“Baş Büyücü Luminos! Bizi o zorladı, kadını kaçırmamızı o emretti! Lütfen beni öldürmeyin!"
Abaddon, kılıcını Grace’in boynuna tam indirecekken durdu.
"Luminos mu dedin?"
"E-evet! Merkez Krallığın Baş Büyücüsü!" diye kekeledi Grace,
"Mahkemedeki yenilgisinin intikamını almak için Nerya’yı kaçırtan o! Ben sadece bir piyonum, yalvarırım canımı bağışlayın!"
O sırada duvara çarpıp bayılan Marko yavaşça ayıldı. Kafasını kaldırdığında yerde kafası uçmuş olan Lurker’ı ve Grace’in yalvardığını gördü. Durumun ciddiyetini anladığı an, tüm gücüyle çıkışa doğru kaçmaya çalıştı. Ancak Abaddon arkasına bile bakmadı. Elindeki siyah kılıcı geriye doğru tek bir hamlede fırlattı.
Kılıç Marko’yu sırtından vurarak sığınağın taş duvarına çiviledi. Marko’nun cansız bedeni duvarda asılı kalmıştı.
Abaddon tekrar Grace’e döndü ve elini ona doğru uzattı:
"İblis Sanatı: Boşluk Hücresi."
Abaddon, Grace’i tamamen farklı, zamansız bir boşluk boyutuna hapsederek ortadan kaldırdı. Onu daha sonra konuşturacaktı.
Her şey bittiğinde, Abaddon demir parmaklıklı hücreye doğru yürüdü. Parmaklıkları tek bir el hareketiyle kırıp içeri girdiğinde, yerde halsizce yatan Neryayı gördü
Nerya gözlerini zorlukla araladı. Karşısındaki adamın yüzünü gördüğünde gözleri tamamen açıldı.
"Abaddon...?"
Abaddon hemen eşinin yanına çöküp onu kollarına aldı.
"Nerya... Çok özür dilerim. zamanında gelemedim…”
Nerya zorlukla elini kaldırıp Abaddon’un yanağına koydu ve doğrulamaya çalıştı.
Abaddon, Nerya’nın elini tuttuğunda onun bedenindeki lanetin ne kadar ilerlediğini hissetti.
"Nerya... Bedenindeki bu lanet... Daha da kötüleşmiş. Neden bana bundan hiç bahsetmedin?"
"Seni zor durumda bırakmak istemedim Abaddon... İblis diyarındaki sorumlulukların, üzerindeki baskı... Bir de benim için endişelenmeni istemedim."
Abaddon, Nerya’nın alnını öptü,
“Bu hayattaki hiçbir şey, senin ve oğlumuzun canından daha kıymetli değil. Bir daha benden hiçbir şey gizleme lütfen."
Tam o sırada, sığınağın üst katlarından gelen Vaelmon’ın gür sesi yankılandı:
"Aşağıyı arayın! Her taşı kontrol edin!"
"Abaddon... Babam... Babam büyücü birliğiyle gelmiş olmalı. Seni burada görmelerine, izin veremeyiz. Lütfen, git buradan."
Abaddon, eşini ve oğlunu burada öylece bırakmak istemese de Nerya’nın gözlerindeki o yalvaran bakışlara dayanamadı.
"Buradan çıkar çıkmaz tekrar yanına geleceğimden hiçbir şüphen olmasın Nerya. Kendine dikkat et." dedi ve gölgelerin içine karışarak saniyeler içinde gözden kayboldu.
Birkaç dakika sonra, Vaelmon ve büyücü birliği en alt kata ulaştılar. Yerdeki katledilmiş suikastçıları ve Marko’nun duvardaki cesedini gören büyücüler şok içindeydi.
"U-usta Vaelmon bu?"
"Efendim, burada baygın halde yatan bir çocuk var!" diye bağırdı büyücülerden biri.
"Kael!" diye haykırdı Vaelmon, dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini torununun yüzüne götürdü, titreyen parmaklarıyla çocuğun nabzını kontrol etti.
"Kael… Kendine ne yaptın sen böyle?"
Vaelmon, Kael'in hayatta olduğunu anlayınca derin bir nefes aldı
Tam o sırada, odanın arka tarafındaki demir parmaklıklara doğru ilerleyen büyücü birliklerinden biri panikle bağırdı:
"Usta Vaelmon! Buraya bakın! Parmaklıkların arkasında biri var... Bu... Bu Nerya Hanım!"
Vaelmon işittiği isimle birlikte Kael’in yanından hızla doğrulup parmaklıkların olduğu hücreye doğru koştu. İçeri girdiğinde, köşede bitkin, nefes almakta zorlanan ama gözleri açık bir şekilde kendisine bakan kızı Nerya’yı gördü.
"Nerya!”
Vaelmon kızının yanına çöktü ve onu sıkıca kucakladı.
"Seni de buldum... Tanrıya şükürler olsun, ikinizi de benden alamadılar."
"Baba... Kael…”
"Biliyorum kızım, biliyorum... Her şeyi hallettik, güvendesiniz artık"
Vaelmon arkasındaki büyücülere dönerek seslendi:
"Derhal sedyeleri hazırlayın! İkisini de hemen krallık revirine taşıyoruz, en ufak bir gecikme istemiyorum, acele edin!"
Büyücüler hızla Kael ve Nerya’yı sedyelere alırken, sığınaktaki o karanlık ve kanlı hava nihayet dağılmaya başlamıştı.
Ertesi gün, Vaelmon malikaneye vardığında, kapıda umutla bekleyen Elowen’a müjdeli haberi verdi:
"Nerya’yı buldum Elowen. Güvende ve hayatta."
O sırada sargılar içindeki Olivia hızla araya girdi, gözleri panik doluydu:
"Bay Vaelmon! Kael... Kael yanınızda mı? O nerede?!"
Vaelmon, genç kızın omuzlarına elini koyarak onu sakinleştirdi.
"Kael de annesinin kaldığı krallık revirinde yatıyor Olivia. Durumu iyi, sadece çok bitkin düşmüş. Merak etme."
Olivia, aldığı bu haberle derin bir nefes alarak göğsünü tuttu, içindeki tüm yangın sönmüş, kalbine resmen su serpilmişti.
Elowen eşinin elini tutarak gözlerinin içine baktı
“Vaelmon… Yeraltı örgütü tekrar harekete geçerse ne yapacağız?”
"Bitti artık Elowen... Yeraltı örgütünün adamları bir daha ailemize saldıramayacak."

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı