Kael hakkında yayılan haber, Doğu Krallığı Akademisi’nin yönetimini de ciddi bir çıkmazın içine sürüklemişti. Olayın öğrenciler arasında duyulması bile yeterince büyük bir sorunken, haberin akademi duvarlarının dışına taşmasıyla birlikte durum kısa sürede tamamen kontrolden çıkmış gibiydi. Özellikle çocuklarının yıllardır bir iblisle aynı akademide eğitim gördüğünü öğrenen soylu aileler, doğrudan akademiye gelerek Müdür Felan’dan hesap sormaya başlamıştı.
Müdür Felan, çalışma odasının penceresinin önünde duruyor, dışarıdaki kalabalığı sessizce izliyordu. Akademinin ana girişinde toplanan insanların sesleri kapalı pencerelere rağmen odanın içine kadar ulaşıyordu. Yanında duran yardımcı öğretmen ise elindeki belgeleri sıkıca tutuyor, yüzündeki endişeyi saklayamıyordu.
“Müdür Felan, işler gerçekten kontrolden çıkıyor. Özellikle soylu öğrencilerin aileleri bizden derhâl bir açıklama bekliyorlar. Bir kısmı çocuklarını akademiden almaktan söz ediyor, diğerleri ise Kael’in buraya nasıl kabul edildiğini öğrenmek istiyor. Eğer onlara yanlış bir şey söylersek, bu yalnızca bugünkü krizi büyütmekle kalmaz. Akademinin itibarı da ciddi şekilde zarar görebilir efendim.”
Felan yavaşça arkasını döndü. Yüzünde her zamanki sakin ifade vardı ancak gözlerinin altındaki yorgunluk, son saatlerin onun için ne kadar zor geçtiğini açıkça gösteriyordu.
“Kael’in akademiye kabul edilme süreci hakkında konuşmaya başlarsak, neden kimliğinin fark edilmediğini açıklamak zorunda kalacağız. Eğer bu konuda yönetimin ihmali olduğunu kabul edersek akademiyi kendi ellerimizle suçlamış oluruz.”
“Eğer her şeyi inkâr etmeye kalkarsak da gerçekler ortaya çıktığında güvenilirliğimizi tamamen kaybederiz.”
“Peki ailelere ne söyleyeceğiz? Hepsi aynı şeyi soruyor.”
Felan masasının üzerine bırakılmış belgelerden birini eline aldı. Kael’in akademiye kabul edildiği güne ait kayıtlar önündeydi. Sayfaya birkaç saniye baktıktan sonra belgeyi yeniden yerine bıraktı.
“Şimdilik hiçbir aileye ayrıntılı bir açıklama yapmaya gerek yok. Bu mesele artık yalnızca akademinin çözebileceği bir konu olmaktan çıktı bile. Baş büyücü Vaelmon’un adı olayın içine karıştığından, Doğu Krallığı’nın nasıl bir karşılık vereceği henüz belli değil. Bizim yapacağımız en büyük hata, henüz sonucu belli olmayan bir olay hakkında kesin konuşmak olur.”
“Yani bekleyecek miyiz?”
“Öğrencilerin ailelerine, akademide yaşanan olayın yönetim tarafından incelendiğini ve öğrencilerin güvenliği konusunda gerekli önlemlerin alınacağını bildiren özel mektuplar gönderilecek. Ancak Kael hakkında söylentilere dayanarak herhangi bir hüküm vermeyeceğiz.“
“Bu akademi dedikodularla yönetilmiyor!”
Yardımcı öğretmen başını yavaşça salladı.
“Peki ya aileler tatmin olmazsa?”
“Merak etme bir eğitim kurumunun itibarı bir günde sarsılmaz. Bugün herkes bizden bir cevap bekliyor. Ne yazık ki bu meselede kolay bir cevap yok…”
Bu sırada Rota ve Lyra yeniden sınıfa döndüklerinde içerideki hava hâlâ aynı gerginliği korur vaziyetteydi.
Rota kapıdan içeri adımını attığı anda birkaç öğrenci onun etrafında toplanmaya başladı.
“Rota, sen Kael ile aynı yurt odasında kalıyordun. Nasıl hâlâ bu kadar sakin kalabiliyorsun?”
“Onunla aynı odada uyudun, gerçekten hiçbir şeyden şüphelenmedin mi?”
Rota omuzlarını hafifçe kaldırdı. Yüzündeki rahat ifade, öğrencilerin giderek artan merakını daha da körüklüyordu.
Tam o sırada Thalendir araya girdi. Dudaklarında küçümseyici bir gülümseme vardı.
“Bence burada şaşıracak bir şey yok. Rota, Kael’in en yakın arkadaşlarından biriydi. Böyle bir şeyden haberi olmaması mümkün değil. Kesinlikle onun iblis olduğunu biliyordu ve bunu hepimizden sakladı.”
Bu sözün ardından sınıftaki bütün bakışlar aynı anda Rota’ya çevrildi.
Lyra tam Thalendir’e doğru ilerlemek üzereydi ki Rota elini hafifçe kaldırarak onu durdurdu. Omzuna nazikçe dokunup geri çekilmesini işaret ettiğinde Lyra şaşkınlıkla ona bakakaldı.
Rota ise hiçbir şey söylemeden Thalendir’e doğru yürümeye başladı.
Adımları yavaş ve sakindi.
Thalendir, Rota’nın bu tavrından rahatsız olmuştu. Birkaç saniye önce kendinden emin şekilde konuşan genç adam, Rota yaklaştıkça istemsizce geriye doğru çekildi.
“N-Ne var ne istiyorsun!?”
Rota onun hemen önünde durdu.
Aralarındaki mesafe artık yalnızca birkaç adımdı.
Başını hafifçe yana eğerek Thalendir’in gözlerinin içine baktı. Sesi ne yüksek ne de öfkeliydi. Tam tersine, bu kadar sakin konuşması sözlerini daha rahatsız edici hâle getiriyordu.
“Bu kadar emin konuştuğuna göre insanları yalnızca yüzlerine bakarak tanıyabildiğini düşünüyorum, Thalendir... O zaman belki sana küçük bir soru sormalıyım… “
“Ya ben de bir iblissem?”
O anda Sınıf bir anda sessizliğe gömüldü.
Thalendir ise yüzündeki o gergin ifade ile donup kaldı.
Rota bir adım daha yaklaştı.
“Ne oldu? Az önce Kael hakkında konuşurken çok daha rahattın. İnsanların gerçek doğasını anlamak konusunda kendine bu kadar güveniyorsan… benimkini de öğrenmek istemez misin?”
Thalendir’in boğazı düğümlendi. Rota’nın gözlerinde alışık olduğu o rahat ve umursamaz ifadeden eser yoktu. Karşısındaki kişinin gerçekten şaka yapıp yapmadığını anlayamıyor, bunu anlamaya çalıştıkça daha fazla geriliyordu.
“N-Ne saçmalıyorsun sen!?” diyerek geriye doğru bir adım attı.”
“Benimle dalga geçme, Rota!”
Rota cevap vermek üzereydi ki sınıfın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
Karanlık Sanatlar öğretmeni Marlon, sınıfın kapısında durmuştu.
“SESSİZLİK!”
Marlon’un o her zamanki sinirli sesi sınıfta yankılandı.
Öğrenciler bir anda dağılarak yerlerine geçtiler. Thalendir, Rota’nın yanından hızla uzaklaşırken yüzünde hâlâ az önce yaşadığı korkunun izleri vardı. Lyra ise Rota’ya kısa bir bakış attıktan sonra sessizce yerine oturdu.
Sınıfta birkaç saniye boyunca mutlak bir sessizlik hâkim olmuştu.
Marlon ağır adımlarla sınıfın önüne ilerledi. Bakışlarını öğrencilerin üzerinde gezdirirken hiç kimse onunla göz göze gelmeye cesaret edemiyordu. Öğretmen masasının önünde durduktan sonra ellerini arkasında birleştirdi.
“Son birkaç saattir bu akademide derslerden çok dedikoduların konuşulduğunu görüyorum.”
“Koridorlarda öğrenciler birbirlerine duydukları söylentileri anlatıyor. Kimin neyi bildiğini, kimin neyi sakladığını tartışıyor"
"hatta bazılarınız kendisini başkalarının geçmişi hakkında hüküm verecek kadar yetkili görüyor.”
Marlon’un gözleri kısa bir an için Thalendir’in üzerinde durdu.
Thalendir ise başını hemen önündeki sıraya çevirdi.
“Beni iyi dinleyin!” diye devam etti Marlon.
“Akademinin içinde yaşanan olay hakkında saray ve yönetim gerekli değerlendirmeleri yapacaktır. Kimin suçlu olduğuna, kimin tehlikeli olduğuna ya da kimin bu krallıkta bulunmayı hak ettiğine karar vermek sizin sorumluluğunuzda değil!.”
Öğrencilerden biri başını kaldıracak gibi oldu ancak Marlon’un bakışlarıyla karşılaşınca hemen yeniden önüne döndü.
“Bugün burada bir şey öğrendiğinizi sanıyorsunuz. Oysa gerçekte öğrendiğiniz tek şey, bir insan hakkında ne kadar az şey bildiğinizdir. Bu farkı anlayacak kadar olgun değilseniz, büyü sanatlarında ne kadar ilerlerseniz ilerleyin hiçbir zaman gerçek anlamda güçlü bir büyücü olamayacaksınız!”
Sınıf tamamen sessizdi.
“Şimdi ders kitaplarınızı açın. Bu sınıfta bundan sonra yalnızca ders konuşulacak. Koridorda ne yaptığınız beni ilgilendirmez, ancak benim dersimde tek bir dedikodu daha duyarsam, akademinin şu an yaşadığı krizden çok daha büyük bir sorunla uğraşmak zorunda kalırsınız!”
Marlon dersine başladıktan sonra bile öğrencilerin üzerindeki o ağır sessizlik devam etti.
Günün ilerleyen saatlerinde Müdür Felan, akademi için bir haftalık tatil kararı aldı. Bu kararın resmî gerekçesi öğrencilerin yaşanan olayların ardından sakinleşebilmesi ve akademideki düzenin yeniden sağlanmasıydı. Felan ise bu sürenin yalnızca öğrenciler için değil, akademi yönetimi için de gerekli olduğunu düşünüyordu.
Bir hafta boyunca ailelerle tek tek iletişime geçilecek, öğrencilere özel mektuplar gönderilecek ve akademinin geleceğini etkileyebilecek bütün ihtimaller dikkatlice değerlendirilecekti.
Fakat Felan’in asıl endişesi, bu bir haftanın söylentileri susturmak için yeterli olup olmayacağıydı.
Doğu Krallığı Sarayı’nda ise çok daha önemli bir görüşme gerçekleşmek üzereydi.
Vaelmon, yaşanan olayların ardından kralın huzuruna çağrılmıştı.
Aslında kendisi de bu çağrıyı bekliyordu.
Kael’in kimliği ortaya çıktığı anda bunun kaçınılmaz olduğunu anlamıştı. Doğu Krallığı’nın en güçlü büyücülerinden biri ve aynı zamanda krallığın baş büyücüsü olarak, yıllardır sakladığı bir sırrın hesabını vermek zorunda kalacağını biliyordu.
Sarayın büyük salonuna girdiğinde içeride alışılmadık bir sessizlik vardı.
Kral, yüksek tahtında oturuyordu.
Vaelmon salonun ortasına kadar ilerledikten sonra bir dizinin üzerine çöktü ve başını eğdi.
“Majesteleri…”
Kral birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Salonun içinde bulunan muhafızlar ve saray görevlileri nefeslerini tutmuş gibiydi.
“Baş büyücü Vaelmon… ayağa kalk.”
Vaelmon kralın emriyle yavaşça doğruldu.
“Seni buraya neden çağırdığımı bildiğini varsayıyorum.”
“Evet, majesteleri.”
Kral tahtından hafifçe öne doğru eğildi.
“Öyleyse bu görüşmeyi gereksiz sözlerle uzatmayalım. “
“Seni yıllardır tanırım. Bu krallığın en büyük savaşlarında yanımda durdun. Sınırlarımıza saldıran yaratıklara karşı ordularımızın yanında savaştın, akademideki öğrencileri yetiştirdin ve Doğu Krallığı’nın baş büyücüsü olarak taşıdığın unvanın hakkını defalarca verdin.”
“Bu yüzden seni buraya çağırmadan önce duyduğum söylentilere inanmak istemedim.”
“Fakat ben bir kralım, Vaelmon. Bir hükümdarın istemediği şeylere inanmayı reddetme gibi bir lüksü yoktur. Önümde duran gerçek ne kadar rahatsız edici olursa olsun, onu görmek ve ona göre karar vermek zorundayım.”
Vaelmon sessizce kralı dinlemeye devam etti.
“Akademide eğitim gören, halkımın önünde ödüllendirdiğim ve Doğu Krallığı’nın topraklarında özgürce dolaşmasına izin verdiğim Kael Krowel’in yani senin öz torununun bir melez olduğu söyleniyor. “
"Daha da önemlisi… senin bu gerçeği yıllardır bildiğini iddia ediyorlar.”
“Bana söyle, Vaelmon… Bu doğru mu?”
“Doğrudur, majesteleri. Kael’in bir melez olduğunu biliyordum.”
Kral gözlerini kapatarak kısa bir nefes verdi. Öfkelenmemişti. En azından dışarıdan bakıldığında öyle görünüyordu. Fakat Vaelmon onun sessizliğinin, bağırmasından çok daha tehlikeli olduğunu biliyordu.
“Anlıyorum…”
Kral tek kelimeyle yetinmişti.
Ardından yavaşça ayağa kalktı.
Tahtından doğrulduğu anda salondaki bütün bakışlar ona çevrildi.
“Beni asıl ilgilendiren şey Kael’in ne olduğu değil, Vaelmon…”
“Bugün burada yalnızca bir çocuğun geçmişini konuşmuyoruz. Benim baş büyücüm olarak, krallığımın yasalarını ve iblislerle insanlar arasındaki anlaşmanın ne anlama geldiğini benden daha iyi bildiğini düşünüyorum.”
Kral merdivenlerden yavaşça aşağı inmeye başladı.
“İnsan ve iblis diyarı arasındaki sınır, keyfimiz istediği için çizilmedi. O sınırın arkasında binlerce insanın kanı, yıllarca süren savaşlar ve sonunda güçlükle sağlanan bir barış var. bunun neden yalnızca kişisel bir mesele olmadığını da gayet iyi biliyorsun Vaelmon...”
Kral onun karşısına kadar geldiğinde durdu.
“Fakat burada önemli bir ayrım var.”
“Ben bugüne kadar senin karşıma geçip de bana bir kere bile yalan söylediğini duymadım. Henüz Kael’in Doğu Krallığı’na karşı bir suç işlediğini de görmedim. Bu nedenle seni Doğu Krallığı’nın öfkesiyle yargılamayacağım.”
“Merkez krallığı her ne kadar bana bildirge göndermiş olsada… Ben kendi krallığımın hükümdarıyım. Kararımı başka bir kralın emrine göre vermem.”
“Ne demek istediğimi anlıyor musun baş büyücü?”
Bu sözlerin ardından Vaelmon ilk kez gözlerini doğrudan kralına çevirdi.
Kral konuşmaya devam etti.
“Bunu sakın bir bağışlama olarak görme.”
“Bir insanın ailesine karşı sorumlulukları olabilir. Buna saygı duyarım. Fakat bir baş büyücünün krallığına karşı da sorumlulukları vardır. Bugün karşımda duran adamın hangisi olduğunu bilmek zorundayım.”
“Beni torunun ile daha önce tanıştırmıştın.”
“Ona ödül nişanını kendi ellerimle verdim. Halkımı bir yaratığın saldırısından kurtardığında gözlerinde krallığa karşı bir sorumluluk gördüm. O yüzden bugün onun bir iblis olduğunu öğrendiğimde bile, yaptıklarını inkâr edecek değilim.”
“Fakat Geçmişte yapılan iyiliklere bakarak da gelecekte doğabilecek tehlikeleri görmezden gelemem.”
“Bana yalnızca gerçeği anlatamanı istiyorum Vaelmon.”
“Onu neden sakladın? Ve en önemlisi…”
“Torununun şu anda nerede olduğunu biliyor musun?”
Vaelmon, kralın son sorusunun ardından birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
Salonun içindeki bütün bakışlar onun üzerindeydi. Birkaç dakika önce kralın sözleri karşısında tek kelime etmeden duran yaşlı baş büyücü, şimdi vereceği cevabın yalnızca kendi geleceğini değil, Kael’in Doğu Krallığı’yla olan bağını da etkileyeceğini biliyordu.
“Kael’in nerede olduğunu biliyorum, majesteleri.”
Bu cevap salondaki havayı bir anda değiştirdi.
Kralın yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirmedi. Sanki bu cevabı zaten bekliyormuş gibi Vaelmon’a bakmaya devam etti.
“Fakat bulunduğu yeri söylememi isterseniz, önce niyetinizi bilmek zorundayım.”
Salondaki birkaç saray görevlisinin yüzü değişti.
Bir baş büyücünün kral'a bu şekilde karşılık vermesi sıradan bir şey değildi.
“Benden niyetimi mi öğrenmek istiyorsun, Vaelmon?”
“Majesteleri. Sizin hükümdarlığınızı sorgulamıyorum. Ancak Kael hakkında vereceğiniz kararın ne olacağını bilmeden onun yerini söyleyemem, Bugün burada karşınızda Her ne kadar Doğu Krallığı’nın baş büyücüsü olarak dursamda, ben aynı zamanda Onun Büyükbabasıyım...”
Kral birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Vaelmon sözlerine devam etti.
“Ben… Bir gün bile Kael’in krallıklara karşı bir tehdit olduğunu düşünmedim. Çünkü onun Nasıl yaşadığını, nelerden korktuğunu, neler için mücadele ettiğini biliyordum.”
“Kael hiçbir zaman kimliğini kullanarak insanlara zarar vermedi. Tam tersine, sahip olduğu gücü saklamak zorunda kalmasına rağmen bu krallığın insanlarını korumak için defalarca hayatını tehlikeye attı.”
“Majesteleri, ona ödül nişanını verdiğiniz günü hatırlıyorsunuz. O gün halkın karşısında duran çocuk, bugün hakkında arama emri çıkarılması istenen çocukla aynı kişi.”
“Mesele yalnızca bir sırrı gizlemek değildi. Kael’in kimliği ortaya çıktığı anda insanların onu dinlemeyeceğini biliyordum. Onun ne yaptığını, nasıl biri olduğunu ya da hayatı boyunca neyi savunduğunu umursamayacaklardı. Önce melez olduğunu öğreneceklerdi… ardından geriye kalan her şeyi unutacaklardı.”
“Ve gördüğünüz gibi, majesteleri, yanılmamışım.”
Vaelmon sözlerini dikkatle seçmeye devam etti.
“Kael’in sırrı ortaya çıkar çıkmaz insanlar onun geçmişini sorgulamadı. Kaç kişiyi koruduğunu, kaç kez hayatını riske attığını hatırlamadılar. Yalnızca tek bir kelime kaldı geriye.”
“İblis…”
“Kael’i bu yüzden sakladım ”
“Dünyaya geldiği anda seçme şansı olmayan bir kimlik yüzünden yargılanmasını istemedim. Onun kendi hayatını kurabilmesini istedim...”
“Bunu yaparken krallığın yasalarını ihlal ettiğimin de farkındaydım.”
Vaelmon bir adım geri çekildi.
Ardından başını yeniden eğdi.
“Ve bunun sorumluluğunu almaya hazırım, majesteleri...”
Kral yavaşça arkasını dönerek tahtına doğru yürümeye başladı. Ancak merdivenlere ulaşmadan önce durdu.
“Bana açıkça, verdiğin kararın sorumluluğunu üstlendiğini söylüyorsun yani.”
“Demek sonunda gerçek Vaelmon’u görüyorum.”
“Yıllardır seni tanıyorum Vaelmon. Ne kadar inatçı olduğunu da gayet iyi biliyorum. Eğer torununu korumaya karar verdiysen, seni zincire de vursam ağzından tek bir kelime bile alamayacağımın farkındayım.”
“Fakat şunu sakın unutma. Bugün burada Kael’i korumak için bana karşı çıkabiliyorsan, bunu sana gösterdiğim anlayış sayesinde yapıyorsun.”
“Bunun farkındayım, majesteleri.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı