Grosolun'un bakışlarında ilk kez panik vardı.
"Nihayet fark ettin. Bu saldırının hedefi hiçbir zaman sen olmadın."
İblis Kara kılıcını bütün uğursuz manasını da arkasına alarak tek hamlede aşağıya doğru indirdi. O anda gökyüzünü kaplayan çatlaklar tek bir çizgide birleşti ve boyutun kendisini yırtan siyah bir yarık oluştu. Grosolun hiç düşünmeden diğer elini de öne doğru uzattı. Kael ile Olivia'nın önünde peş peşe büyü bariyerleri yükselmeye başladı. Fakat boyutu yaran o saldırı, karşısına çıkan ilk bariyere temas ettiği anda onu hiç direnç göstermemiş gibi ikiye ayırdı. İlk bariyer yok olurken hemen arkasındaki ikinci bariyer de aynı kaderi paylaştı. Üçüncü, dördüncü ve ardından son bariyer de parçalanıp dağıldı. Boyutun dokusunu yaran siyah çizgi hızından hiçbir şey kaybetmeden Kael ile Olivia'nın bulunduğu noktaya doğru ilerlemeye devam ediyordu.
Grosolun Kael’e doğru son sürat uçmaya çalıştı ama artık çok geçti.
"ÇOCUK!!"
Grosolun'un sesi bütün Vykaris Dağları'nda yankılanırken Kael artık kaçamayacağını anlamıştı. Önündeki saldırı ne bir büyüydü ne de sıradan bir kılıç darbesi. Böyle bir teknikten kaçmak ya da onu durdurmak mümkün değildi. Kael, bir anlığına yanında duran Olivia'ya baktı. Düşünmek için zamanı kalmamıştı. Hiç tereddüt etmeden sol elini Olivia'nın omzuna koydu ve bütün gücüyle onu yana doğru itti. Olivia ne olduğunu anlayamadan yere savrulurken boyutu yaran siyah çizgi tam ikisinin arasından geçti ve taş zemini ikiye ayırarak ilerledi, ardından yukarıya doğru yükselip kulakları sağır eden bir patlamayla gökyüzünü aydınlattı.
Altı kanatlı iblis, gördüğü manzara karşısında zafer kazanmışçasına kahkahalarla gülmeye başladı.
"Yüce Ejder! Yüzündeki şu ifadeye bak. Bana kibirden bahsediyordun ama bütün o gücüne rağmen korumaya çalıştığın melez çocuğu yine de kurtaramadın. Demek ki mutlak güç dediğin şey yalnızca sözlerden ibaretmiş."
Altı kanatlı iblis, zafer kazanmış gibi kahkahalar atmaya devam ediyordu. Az önce boyutu yaran saldırısının Kael'i ortadan kaldırdığını düşündüğü için yüzündeki alaycı ifade daha da büyümüştü. Fakat birkaç saniye geçmeden içini tarif edemediği garip bir huzursuzluk kapladı. Önce kulaklarına bir sessizlik çöktüğünü fark etti. Biraz önce Vykaris Dağları'nı dolduran patlamaların uğultusu, ejderimsilerin çığlıkları, esen rüzgârın sesi, parçalanan kayaların gürültüsü ve savaşın bütün karmaşası sanki aynı anda yok olmuştu.
Bu öylesine bir sessizlikti ki kendi nefes alışını bile duyamıyordu. Şaşkınlıkla etrafına bakındığında yalnızca seslerin değil, hayatın kendisinin de durduğunu fark etti. Kael hareketsizdi, Olivia yere düşerken aldığı pozisyonda donmuştu, Grosolun tek bir kası bile kıpırdamadan olduğu yerde duruyordu. Havada uçuşan taş parçaları, dağılmış toz bulutları, hatta rüzgârın savurduğu yapraklar bile görünmez bir el tarafından tutulmuş gibi oldukları yerde asılı kalmıştı.
İblis Gördüğü manzara karşısında şaşırmıştı.
"Neler oluyor... “
“Bu bir büyü olamaz. Zaman sanki durmuş gibi..."
İblis dikkatini yeniden Grosolun'a çevirdi ve temkinli adımlarla ona doğru yürümeye başladı. Kadim ejderin tam önüne kadar geldiğinde ise içindeki huzursuzluk daha da büyüdü. Grosolun'un gözbebekleri bile kıpırdamıyordu. sanki bir heykele dönüşmüştü. İblisin yüzündeki şaşkınlık yerini açgözlü bir gülümsemeye bıraktı.
"Sebebini bilmiyorum ama hareket edebilen tek kişi benim sanırsam. Eğer gerçekten zaman durduysa bundan daha büyük bir fırsat olamaz! Yüce Ejder'i kendi ellerimle öldüreceğim."
İblis Kara kılıcını yavaşça kaldırıp Grosolun'un boynuna doğrulttuğu anda bastığı taş zemin öylesine şiddetli sarsıldı ki dengesi bozulup istemsizce geriye doğru çekildi. Aynı anda etrafını, şimdiye kadar gördüğü hiçbir ışığa benzemeyen saf ve göz kamaştırıcı bir parlaklık kapladı. İçgüdüleri ona doğrudan o ışığa bakmaması gerektiğini söylüyordu. Gözlerini eliyle kapatıp güçlükle araladığında karşısında insan siluetini andıran bir figür gördü. Fakat ona insan demek mümkün değildi. Bedeni etten ve kemikten oluşmuyor, sanki saf ışıktan şekillenmiş gibi kusursuz bir parıltı yayıyordu. Etrafında dönen altın renkli rünler, gördüğü hiçbir büyü diline benzemiyor, her biri etrafına tarif edilemez bir mana yayıyordu.
İblis karşısındaki varlığa birkaç saniyeden fazla bakmaya çalıştığında gözlerinin yanmaya başladığını fark edip tekrar başını eğdi. Hayatı boyunca sayısız güçlü varlık görmüş olmasına rağmen ilk kez yalnızca birinin varlığı karşısında içgüdüsel olarak bir korku hissediyordu.
"S-sen... Sen de kimsin?"
Işıktan oluşan varlık başını yavaşça ona çevirdi. Yüzü seçilemiyordu
iblisin bütün bedeni istemsizce yere kapaklandı. Ne üzerine çöken bir mana hissetmişti ne de herhangi bir büyü çemberi görmüştü. Buna rağmen, bedeni kendi iradesini tamamen reddediyordu.
"Bu... Bu nasıl bir güç?
“Bedenim kendi kendine hareket ediyor?"
"Uzay ve zamanın kutsallığını ihlal eden fani... “Morval Van-Visper!!!”
“Kozmik düzenin temel yasalarını bilinçli olarak yok saydığın, ilahi sınırları ihlal ettiğin ve yaratılışın dengesine zarar verdiğin için. uzay zamanın Kurucu Tanrısı, Yüce İlah Arkheon adına yargılanmana karar verilmiştir."
İblisin gözleri korkuyla büyüdü. Hayatı boyunca gerçek adını bilen tek bir canlıyla bile karşılaşmamıştı.
"B-benim... Benim tam adımı nasıl bilebilirsin!?
“Sen de kimsin!?
“Ne ilahından bahsediyorsun!? ne yasası!?.."
"Kim olduğum senin yargını değiştirmeyecek. Şu andan itibaren iraden ölümlü dünyanın hükmünden çıkarılmış, ilahi mahkemenin yetkisine devredilmiştir. Savunmanı tanrıların huzurunda yapacaksın!"
İblis bütün gücüyle doğrulmaya çalıştı. Eliyle gözlerini kapatıyor, dizlerinin üzerinde sürünerek ayağa kalkmaya uğraşıyordu. İçindeki bütün kibir dağılmış, yerini ilk kez gerçek korku almıştı.
"B-bekle! Beni dinle seni aşağılık! Ben sıradan biri değilim. Ben Yüce İblis-"
İblis Cümlesi tamamlayamadan. Işıktan oluşan varlık sağ elini hafifçe kaldırdı. İblisin bedeni görünmez bir girdabın içine çekilirken ne bir patlama meydana geldi ne de tek bir çığlık duyuldu; birkaç saniye önce orada duran altı kanatlı iblisten geriye ne kara mana kaldı ne de varlığına dair en küçük bir iz. Sanki İblis bu dünyada hiçbir zaman var olmamış gibi tamamen ortadan kalkmıştı.
İblis ortadan kalktığı anda zamanın durduğu dünya yeniden hareket etmeye başlamıştı. Rüzgâr kaldığı yerden esmeye devam etti, havada asılı duran taş parçaları yere düştü, muhafızların yarım kalan çığlıkları yeniden duyuldu ve savaşın uğultusu Vykaris Dağları'nın üzerine geri döndü. Olivia güçlükle doğrulup gözlerini açtığında başını yerdeki zemine doğru çevirdi. İblisin. Boyutu yaran saldırısının açtığı devasa yarık iki dağın arasına kadar uzanıyordu. Olivia başını kaldırdığında ise yarığın diğer tarafında hâlâ ayakta duran Kael'i gördü. Onun hayatta olduğunu fark ettiği anda rahat bir nefes aldı
"Kael! Sen iyi misin? Az önce o saldırı-."
Olivia kelimenin devamını getiremedi. Gözleri Kael'in sol koluna kaydığı anda bütün bedeni olduğu yerde donup kalmıştı. İblisin büyüsü Kael'in sol kolunu omzunun biraz altından tamamen kesip almıştı.
Olivia'nın gözbebekleri titremeye başladı. Dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Ellerini istemsizce ağzına götürdü, gözlerinden yaşlar süzülülüyordu.
"Kael... Kolun... “
Kael başını çevirip kendi omzuna baktı. O ana kadar bütün dikkati Olivia'nın kurtulup kurtulmadığında olduğu için kolunu kaybettiğini bile fark etmemişti. Paniğe kapılmadan sağ elini yarasının üzerine koydu. annesi Nerya'nın ona öğrettiği şifa büyüsü ile kanamayı durdurmuştu.
Kael derin bir nefes aldı. Ağrı yüzünden yüz kasları istemsizce gerilse de bunu Olivia'ya belli etmemek için hafifçe gülümsedi. Yavaş adımlarla genç kızın yanına geldi ve sağ elini onun başına koyarak saçlarını okşadı.
"Neden ağlıyorsun Olivia?. Sen hayattasın, ben de hayattayım. Bir kolumu kaybetmiş olmam seni kaybetmemden çok daha önemsiz. Eğer aynı seçimi bir kez daha yapmak zorunda kalsaydım, hiç düşünmeden yine seni iterdim. Bu yüzden kendini suçlama lütfen."
Olivia başını iki yana salladı.
"Ama sen... Sen bunu söylerken bile acı çekiyorsun…"
Olivia Cümlesini tamamlayamadı.
Boğazındaki düğüm kelimelerin devam etmesine izin vermiyordu.
Yavaşça öne doğru eğildi ve başını Kael'in göğsüne yasladı. Kael'in cüppesini sıkıca kavradı. Hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın gözyaşları durmuyordu.
Kael de hiçbir şey söylemeden sağ koluyla Olivia'nın omzuna hafifçe dokundu. Bazen söylenecek hiçbir söz, paylaşılan sessizlik kadar anlam taşıyamıyordu.
Grosolun ise birkaç adım ötede ikisini izliyordu.
Zaman donduğu anda yaşananların tamamını anlayamamıştı. İlahi varlığın elçisinin gelişiyle birlikte iblisin bu dünyadan alınışını hissedebilmişti. İlahların koyduğu yasaları ihlal edenlerin başına ne geleceğini binlerce yıldır biliyordu. Fakat şu an zihnini meşgul eden şey ilahlar değildi.
Bakışları Kael'in kesilen koluna takılmıştı.
Sessizce yanlarına yürüdü.
Mor gözlerinde alışık olmadığı bir suçluluk vardı.
"Çocuk...Sen…"
"Grosolun... senin ne kadar büyük bir savaş verdiğini biliyorum. Bu olanlar senin suçun değil. O yüzden gönlünü rahat tut dostum"
Grosolun uzun süre Kael'in yüzüne baktı.
Bin yılı aşkın ömrü boyunca sayısız kral, kahraman ve ejder görmüştü.
Çoğu kendi canını kurtarmak için başkalarını feda etmişti.
Fakat karşısındaki çocuk, hiç düşünmeden kendi kolunu kaybetmeyi göze almıştı.
İşte o an...
Kael ile neden ruh anlaşması yaptığını bir kez daha hatırladı.
Yavaşça Kael'in omzuna yaklaştı.
"İzin ver."
Sağ elini Kael'in kesilen kolunun üzerine koydu. Avucundan yükselen ejder manası, yaranın üzerine yayıldı. Kael’in kesilen kolu geri gelmesede açık kalan bütün damarlar, sinirler ve kas dokusu birkaç saniye içinde tamamen iyileşmiş. Kolunun Acısı da giderek azalmaya başlamıştı.
"Kolunu geri getiremem, fakat yaran artık tamamen kapandı çocuk”
Kael başını hafifçe eğerek teşekkür etti.
Olivia ise hâlâ gözyaşlarını içindeydi.
Lider Rivashes, arkasındaki seçkin ejderimsi muhafızlarla birlikte bölgeye geldiklerinde gördüğü manzara karşısında olduğu yerde donup kalmıştı. Birkaç dakika önce gurur duyduğu Vykaris şehri artık savaşın acımasız izlerini taşıyordu. Taş döşeli yollar devasa yarıklarla ikiye ayrılmış, onlarca evin çatısı çökmüş, camlar paramparça olmuştu. Bazı binaların dış duvarları tamamen yıkılmış, dev taş bloklar sokakların ortasına kadar savrulmuştu. Yüzyıllardır ayakta duran ağaçların büyük bir kısmı köklerinden sökülmüştü. Gökyüzünü kaplayan kara bulutlar yavaş yavaş dağılmaya başlamış olsa da havada dolaşan ağır mana hâlâ hissediliyordu. Az önce burada yaşanan savaşın sıradan iki güçlü büyücünün çatışması olmadığı, yalnızca etrafa bakıldığında bile anlaşılabiliyordu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı