Abaddon elini kael’e doğru uzatırken Luminos’un öfke dolu sesi tüm salonda yankılandı.
“Kimse bir yere gitmiyor!”
“Kael Krowel Merkez krallığı tarafından yargılanacak!”
Luminos cümlesi bitiremeden Mezrathus bir anda onun önünde belirdi ve elini Luminos’un omzuna koydu.
Mezrathus'un eli Luminos'un omzuna değdiği anda, baş büyücünün ayaklarının altındaki zemin bir anda parçalandı. İki adamın çevresindeki hava korkunç bir basınçla ezilirken sarayın çatısı büyük bir gürültüyle çöktü ve Mezrathus, Luminos'u da beraberinde sürükleyerek gökyüzüne doğru yükseldi. Taş parçaları ve toz bulutları aşağıdaki toplantı salonunun üzerine yağarken, iki güçlü büyücünün bedenleri birkaç saniye içerisinde sarayın çok üzerine çıkmıştı.
Mezrathus, Luminos'u omzundan kavrarken onu bir süre daha yukarı taşıdıktan sonra aniden bıraktı. Luminos havada dengesini kaybetse de bedeninin etrafında ışık büyüsünden oluşan bir platform meydana getirerek kendisini havada sabitledi.
İkisi karşı karşıya geldiğinde gökyüzündeki hava bile değişmiş gibiydi. Mezrathus'un bedeninden yayılan karanlık mana bulutları ağırlaştırırken, Luminos'un çevresinde yoğunlaşan ışık gökyüzünü adeta ikinci bir güneş gibi aydınlatıyordu. Aşağıdaki sarayın üzerinden geçen rüzgâr bile iki büyücünün arasında yayılan manadan dolayı sürekli yön değiştiriyordu.
Dokuzuncu halkaya ulaşmış bir baş büyücünün gücü ile İblis Diyarı'nın en güçlü varlıklarından birinin manası çarpışırken, aşağıdaki baş büyücülerin bile içlerini bir korku kaplamıştı.
Luminos öfkeyle dişlerini sıktı.
“Beni buraya kadar sürükleyip ne yapmaya çalışıyorsun, Mezrathus? O çocuk hiçbir yere gitmeyecek. Merkez Krallığı'nın topraklarında, kralların ve baş büyücülerin huzurunda gerçek kimliğini saklayarak bulunan bir melezden bahsediyoruz!”
“Hesap mı? Yıllardır aynı kelimeleri kullanıyorsunuz. Suç, düzen, adalet... Ama konu kendi nefretinize geldiğinde bunların hiçbirini hatırlamıyorsunuz. Kael'e bakarken bir çocuk görmen gerekirken sen…. Geçmişte kaybettiğin birinin gölgesini görüyorsun.”
Luminos'un yüzündeki öfke bir anda sertleşti.
“Geçmişimi benim karşıma çıkarma Mezrathus!.”
“Kael'in ne olduğunu öğrendiğin anda onu öldürmeye kalkışmanın sebebi ne o zaman? Merkez Krallığı'nın güvenliği mi? Yoksa yıllar önce kaybettiğin oğlunun acısı hâlâ içinde yanıyor da önüne çıkan her iblisi onun katili olarak mı görüyorsun?”
Luminos'un çevresindeki ışık bir anda şiddetlendi.
“Oğlumun adını sakın bir daha ağzına alma! Sen hiçbir şey bilmiyorsun İblis!”
“Yanılıyorsun Luminos!. Savaşın her anını hatırlıyorum değer verdiği kişileri kaybeden tek kişi sen değilsin!.”
Luminos bir an sessiz kaldı. Ardından gözlerini Mezrathus'a dikerek yıllardır içinde taşıdığı öfkeyi ilk kez bu kadar açık bir şekilde dile getirdi.
“O savaştan önce bir oğlum vardı. Henüz büyümemişti. Büyü kullanmayı yeni öğreniyordu ve sürekli benim peşimden dolaşırdı. Bir gün baş büyücü olacağımı düşünerek hep benim gibi büyücü olmak istediğini söylerdi. Savaş başladığında onu güvenli bir yere göndereceğime inandım. Ona söz verdim. Savaşın ne kadar büyük olabileceğini, iblislerin sınırlarımızı ne kadar hızlı aşacağını anlayamadım. Sonra bir gün merkez krallıktan haber geldi. krallığın neredeyse yarısı yok edilmişti. Onu bulduğumuzda ise….”
Luminos'un gözlerindeki öfke, yıllardır kapanmayan bir yaranın hâlâ ne kadar derin olduğunu belli ediyordu.
“Bana savaşın bedelinden bahsetme, Mezrathus! Benim oğlumun hayatını elimden alan şeyin ne olduğunu çok iyi biliyorsun! Yıllarca kendime tek bir soru sordum: Eğer o gün daha güçlü olsaydım, onu kurtarabilir miydim?"
"Cevabını ise hiçbir zaman öğrenemedim!”
Mezrathus'un yüzündeki öfke bir anlığına kayboldu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Bir babanın çocuğunu kaybetmesinin nasıl bir acı olduğunu kelimelerle anlatmak mümkün değil Luminos ben….”
“Senin ne düşündüğün umrumda bile değil!”
Luminos iki elini de açarak havaya doğru kaldırdı
“Madem olaylar bu raddeye kadar geldi o zaman yarım kalan hesabımızı burada kapatalım Mezrathus!”
Luminos’un çevresinde toplanan ışık, birkaç saniye içinde gökyüzünün rengini değiştirecek kadar yoğunlaşmıştı. Bulutların arasından süzülen ışık huzmeleri artık doğal görünmüyor, sanki bütün gökyüzü onun büyüsünün bir parçasına dönüşüyordu.
Karşısında duran Mezrathus ise karanlık manasını serbest bırakmıştı. Siyah mana, bedeninin çevresinde ağır ağır dönüyor, sarayın taş duvarları bile bu baskının altında titriyordu.
Aşağıdaki büyücüler, iki tarafın arasındaki mana yoğunluğunu hissedince istemsizce geri çekildiler.
“G-gökyüzüne bakın!”
“Usta Luminos baş iblis Mezrathus ile savaşıyor destek ekipleri nerede kaldı!”
Sarayda yaşanan olay çok kısa sürede etrafa yayılmaya başladı Kralın emri ile Merkez krallığının savaşçı büyücüleri ve şovalyeleri tüm sarayın etrafını sarmıştı.
Diğer yandan gökyüzünde Luminos’un arkasında devasa bir ışık çemberi açıldı ve Çemberin merkezinde sayısız ışık mızrağı belirdi.
“İlahi Işık Mızrakları!”
Luminos iki elini öne doğru savurduğu anda gökyüzü bembeyaz kesildi. Binlerce ışık mızrağı aynı anda Mezrathus’a doğru fırlarken. her birinin geçtiği yerde hava parçalanıyor, ardında göz kamaştırıcı izler bırakıyordu.
Mezrathus ise olduğu yerde kıpırdamadan durdu. Gözlerini karşısındaki ışık yağmurundan ayırmadan sağ elini yavaşça kaldırdı ve avucunun önünde siyah bir büyü çemberi oluştu.
“İblis Sanatı: Gece Yarığının Kapısı!”
Karanlık mana bir anda genişleyerek devasa bir perdeye dönüştü. İlk ışık mızrağı perdeye çarptığında gökyüzünü sarsan bir patlama meydana geldi. Ardından ikincisi, üçüncüsü ve yüzlercesi aynı noktaya çarpmaya devam etti. Her çarpışmada gökyüzü aydınlanıyor, karanlık perde birkaç metre geriye itilmesine rağmen tekrar eski hâline dönüyordu.
“Bu seviyedeki iki büyücünün birbirine karşı savaşması... Eğer güçlerini aşağıya yönlendirirlerse bütün saray zarar görebilir,”
Luminos yeniden iki elini gökyüzüne doğru kaldırdı. Dokuz ışık halkası gökyüzünde birleşti ve sarayın üzerinde devasa bir ışık küresi oluştu. Kürenin büyüklüğü sarayın kendisini gölgede bırakacak seviyeye ulaştığında aşağıdaki baş büyücüler dehşetle başlarını kaldırdılar.
“Bu büyü!… Burada kullanırsa saray—”
Merkez krallığının yüksek halkalı büyücülerinden birisi yüksek sesle haykırdı.
“Tüm büyücüler mananızı sarayın üstündeki bariyere yönlendirin!”
Gökyüzündeki savaş yüzünden afallamış olan tüm büyücüler, kendilerine gelerek hepsi aynı anda ellerini gökyüzüne doğru kaldırdılar ve sarayın üstünde çok katmanlı bir bariyer oluşturdular.
Devasa ışık küresi Mezrathus’a doğru ilerlerken. Mezrathus bu kez savunmaya çekilmedi.
“İblis Sanatı: Boşluk Ejderi!”
Karanlık ejderha Mezrathus’un arkasından ileri atılarak ışık küresi ile çarpıştığında İlk anda hiçbir ses duyulmadı.
Sanki bütün dünya o tek noktada nefesini tutmuştu.
Ardından...
Patlamanın yarattığı ışık, merkez krallığının tamamını bir anda aydınlattı. Gökyüzünde devasa bir küre oluşurken ışık ve karanlık birbirinin içine girerek çılgınca dönmeye başladı. Karanlık ejder kürenin içine doğru ilerlemeye çalışıyor, Luminos’un ışığı ise onu tamamen parçalamak için her yönden karanlığı yutmaya çalışıyordu.
İki gücün arasında oluşan basınç öylesine büyüktü ki büyünün etrafa yaydığı şok dalgası merkez krallığının uzak çevrelerindeki köylerden bile hissedilmişti.
İki büyücünün savaşı artık yalnızca birbirlerini değil, bütün merkez krallığını tehdit ediyordu.
Mezrathus ile Luminos'un arasında kalan gökyüzü hâlâ ışık ve karanlığın çarpışmasıyla parçalanırken ikisi de birkaç saniye boyunca birbirlerine baktılar. İkisinin de nefesi ağırlaşmıştı fakat hiçbirinin geri çekilmeye niyeti yoktu. Luminos ellerini yavaşça iki yana açtı ve çevresindeki ışık yeniden yoğunlaşmaya başladı. Mezrathus ise başını hafifçe eğerek gözlerini kapattı.
“Demek buraya kadar geldik...”
“Yıllardır kaçtığımız o günün hesabını bugün kapatacağız.”
“Aynen öyle iblis, artık kaçmak yok!”
Mezrathus gözlerini açtığında bakışlarında artık hiçbir sıcaklık kalmamıştı.
“Öyleyse sonuna kadar gidelim…”
Karanlık mana bir anda Mezrathus'un bedeninden dışarı taştı. Önce çevresindeki havayı kapladı, ardından gökyüzünü sararak devasa bir karanlık girdaba dönüştü. Vücudunun etrafındaki mana giderek yoğunlaşırken Mezrathus’un. Boynuzları uzadı ve gözleri karanlık bir ışıkla parladı.
Aşağıdaki büyücülerden bazıları gördükleri manzara karşısında donup kalmışlardı.
“B-bu... gerçek iblis formu.”
Mezrathus'un bedeninden yayılan baskı bir anda ikiye katlandı. sağ elini yana doğru uzattığında karanlığın içinden bir kılıç ortaya çıkardı.
Kılıcın tamamı siyaha yakındı fakat üzerinde damarları andıran koyu kırmızı çizgiler dolaşıyordu.
Mezrathus kılıcı sıkıca kavradı.
“Yüksek İblis Sanatı... Karanlık Tiran!”
O anda gökyüzü tamamen karardı.
Luminos'un yüzünde sert bir gülümseme belirdi.
“Demek sonunda gerçek yüzünü göstermeye karar verdin!”
Luminos'un arkasında devasa bir büyü halkası açıldı. Işık, onun bedeninden dışarı yayılarak çevredeki bütün gökyüzünü kaplamaya başladı. Sarayın üzerine yükselen devasa ışık sütunları birbirine bağlandı ve gökyüzünde kutsal bir alan meydana geldi.
“İmza Büyüsü... cathedral!”
Gökyüzünde çanlar çalmaya başlamıştı her çan çalışı kulakları sağır eden bir ses çıkarıyordu.
Luminos’un büyüsü yüzünden sekizinci halkanın altında bulunan bütün büyücülerin duyuları aynı anda mühürlenmişti.Fakat Luminos'un üzerinde bunun tam tersi gerçekleşiyordu.
Bedenindeki ışık yoğunlaştıkça manası katlanıyor, hareketleri hızlanıyor ve çevresindeki her büyü zerresini kusursuz biçimde algılayabiliyordu.
Vaelmon gözlerini zorla açık tutmaya çalışırken gökyüzüne doğru baktı.
“Luminos’un imza büyüsü... büyücülerin duyularını tamamen bastırıyor.”
Gökyüzünde iki devasa güç karşı karşıya gelmişti.
Bir tarafta gerçek iblis formuna dönüşmüş Mezrathus, elinde uğursuz kılıcıyla karanlığın içinde dururken.
Diğer tarafta Katedral'in merkezinde duran Luminos, bütün alanı kendi gücünün bir uzantısına dönüştürmüştü.
Aşağıda sarayın toplantı salonunda ise bambaşka bir kaos vardı
Abaddon Kael’i götürmek üzere ona doğru elini uzatırken Galm’ın öfkeli sesi salonun içinde yankılandı.
“Çocuğu bırak İblis!”
Abaddon durdu ve başını çevirerek Galm’a baktı. Karşısındaki insanın neden bir iblis çocuğunu korumaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Üstelik Galm’ın gözlerindeki kararlılık, sıradan bir merhametten çok daha fazlasını anlatıyor gibiydi.
“Sana çocuğu bırak dedim!”
Galm’ın bedeninden bir anda yoğun mavi alevler yükselmeye başladı. Alevlerin sıcaklığı çevreye yayıldığında yakınındaki büyücüler istemsizce birkaç adım geri çekildiler. Başbüyücülerden biri şaşkınlıkla Galm’a bakarken, diğeri alçak sesle:
“Mavi Şeytan lakabının neden verildiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Bu alevlerin sıcaklığı bile sıradan ateş büyülerinden tamamen farklı,” dedi.
“Sekizinci halka bir büyücü olmasına rağmen gerçekten saldırmaya hazırlanıyor. Üstelik karşısındaki kişinin kim olduğunu bilmesine rağmen,”
Vaelmon, Galm’ın önüne geçmeye çalışarak onu sakinleştirmek istedi.
“Bekle Galm! düşünmeden hareket ediyorsun!.”
Galm öfkeyle Vaelmon’a doğru döndü.
“Ne saçmalıyorsun sen, Vaelmon? Kael senin torunun değil mi? Bir iblisin onu alıp götürmesine nasıl sessiz kalabilirsin!?”
“Galm, beni dinle. Karşındaki kişi—”
Galm Vaelmon’un sözünü tamamlamasına izin vermedi.
“Anlamıyorsun… Yaşlılık seni gerçekten fazla yumuşatmış, Vaelmon...”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı