Galm ileri doğru atılmak üzereyken Abaddon nihayet hareket etti. Tek elini Kael’e doğru uzattığında Kael’in boyut yüzüğünden siyah bir ışık yükseldi ve bir sonraki anda Abaddon’un elinde kapkara bir kılıç belirdi. Kael’in gözleri şaşkınlıkla açıldı.
Boyut yüzükleri yalnızca tanımlı sahiplerinin içindeki eşyaları çıkarabildiği büyülü nesnelerdi. Abaddon ise tek bir hareketle Kael’in yüzüğünden kendi silahını çekip almıştı.
“Demek Nerya kılıcı sana emanet etti...”
Abaddon’un bakışları elindeki silaha kaydı.
“Eski dostumu elime almayalı uzun zaman olmuştu.”
“İblis Ruh Kılıcı Erebion!”
Ruh Kılıcı’nın siyah gövdesinde ejderha biçimli işlemeler uzanıyordu. Kael’in Anka Kılıcı’nın kabzasındaki kırmızı yakut gibi, bu kılıcın kabzasında da koyu renkli bir mücevher bulunuyordu. Abaddon’un parmakları kabzayı kavradığında mücevher hafifçe parladı; sanki kılıç, sahibinin dönüşünü tanımış gibiydi.
Galm’ın mavi alevleri bir anda yükseldi. Önünde devasa ateşten bir ifrit şekillenirken Abaddon sadece tek bir adım attı ve Ruh Kılıcı’nı savurdu. Kılıcın hareketiyle ortaya çıkan keskin mana dalgası ifriti ortadan ikiye ayırdı.
Galm’ın büyüsü daha saldırısını tamamlayamadan dağılıp havaya karıştığında Galm, birkaç saniye boyunca olduğu yerde donup kaldı. Sekizinci halka seviyesindeki yüksek seviye bir büyünün tek bir kılıç darbesiyle kesilmesi, karşısındaki İblis ile onun arasındaki güçte büyük bir fark olduğunu açıkça gösteriyordu.
Batı Krallığı’nın baş büyücülerinden biri Galm’a doğru seslendi.
“Vazgeç, Galm! Karşındaki sıradan bir iblis değil! Sekizinci halka da olsan onu yenmezsin!”
Galm bunu zaten biliyordu. Karşısındaki İblisin kendi seviyesinin üzerinde olduğunu çoktan anlamıştı, fakat gözleri Kael’e kaydığında geri adım atmayı reddetti. Yüzünde acı bir gülümseme oluştu.
“Ben yalnızca bir baş büyücü değilim. Aynı zamanda bir babayım. O çocuğu bir iblisin eline bırakmayacağım!”
Galm iki elini önünde birleştirerek kalan manasını toplamaya başladı. Mavi alevler kollarının etrafında yoğunlaşırken çevresindeki büyücüler de onun ne yapmaya hazırlandığını fark etmişti.
“Galm, dur! Bu kadar manayı burada kullanırsan—”
Vaelmon’un uyarısı yarıda kaldı.
Galm’ın önünde mavi alevlerden oluşan bir yay belirdi. Yayın kirişini çektiğinde ortaya çıkan ok, sıradan bir ateş büyüsüne hiç benzemiyordu. Galm, alevlerin içinde saf manadan yoğunlaşmış bu oku neredeyse fiziksel bir silaha dönüştürmüştü.
Galm’ın imza büyüsü olan “Safir Kıvılcım” önündeki savunmaları delip geçmek üzere tasarlanmış son derece yoğun bir büyü büyü saldırısıydı.
Galm gözlerini Abaddon’a dikti.
“Seni son kez uyarıyorum. Bu oku bıraktığımda onu durdurmam mümkün olmayacak.”
"Elini çocuktan çek iblis!"
Vaelmon bir kez daha araya girmeye çalıştı.
“Galm, yeter! Ne yaptığını bilmiyorsun!”
Fakat Galm artık onu dinlemiyordu. Kiriş gerildiğinde çevresindeki hava ısınmaya başlamıştı.
Abaddon tek bir kelime bile etmedi içinden hala:
“Bu adam neden oğlum için bu kadar ileriye gidiyor?” diye düşünüyordu
Galm Sonunda parmaklarını bıraktı ve mana oku yaydan koparak ileri fırladı. Hızının yarattığı basınç salonun içindeki pencereleri patlatırken ok, mavi bir iz bırakarak doğrudan Abaddon’a doğru ilerledi.
Abaddon ona doğru gelen son sürat oku kılıcını ters çevirip tek bir hamleyle savurdu.
Mana oku kılıcın gövdesine temas ettiği anda sarayı sarsan büyük bir patlama meydana geldi. Mavi alevler salonun içini doldururken görüş alanı birkaç saniye içinde tamamen kapanmıştı.
Gökyüzündeki savaşını sürdüren Mezrathus, patlamanın sesini duyduğu anda başını aşağıya çevirdi. Sarayın bulunduğu bölgenin mavi alevlerle kaplandığını görünce kısa süreliğine dikkati dağıldı. Luminos bu kısa dikkat dağınıklığını fark eder etmez ileriye doğru atıldı.
“Dikkatini başka yere verecek kadar cesursun demek!”
Mezrathus saldırıyı karşılamak için tekrar dönerken aşağıdaki salondan Galm’ın sesi duyuldu.
“Kael!”
Galm’ın oku Abaddon’u hedef almıştı, fakat Kael’in onun hemen yanında bulunduğunu fark ettiğinde yüzündeki ifade bir anda değişti. Patlamanın ardından yükselen mavi alevler yavaş yavaş dağılırken Galm gözlerini şok içinde açılmıştı.
Patlamanın merkezinde…
Abaddon da yoktu.
Kael de.
Galm’ın yüzündeki şaşkınlık giderek büyüdü.
“N-nasıl... Benim okumdan nasıl sıyrılıp bu kadar kısa sürede ortadan kayboldular?”
Galm Tam yeniden harekete geçecekken Lyra kolundan tuttu.
Lyra’nın gözlerinde korku ve üzüntü vardı.
“Baba... Dur lütfen...”
Galm kızının gözlerine birkaç saniye baktı. Söyleyecek bir şey bulamadı.
Salonun diğer tarafında bulunan baş büyücüler ise yaşananları anlamlandırmaya çalışıyordu.
“O saldırıdan gerçekten kurtuldu mu? Böyle bir saldırıdan kaçmak için yalnızca hız yetmez,”
“Daha da önemlisi çocuk da ortada yok. İblis kaçarken onu da yanında götürmüş olmalı.”
Bir başka baş büyücü gözlerini gökyüzüne çevirdi.
“Şu anda bunu tartışacak zamanımız yok. Yukarıdaki iki büyücünün savaşı zaten bütün krallığı sarsıyor durumda!”
“Evet sarayın üstündeki bariyere odaklanın tekrardan”
Büyücüler tekrardan sarayın etrafındaki bariyere manalarını aktarmaya başladılar
Mezrathus ile Luminos’un her çarpışmasında ortaya çıkan şok dalgaları sarayın duvarlarını titretiyor, uzaktaki muhafızlar bile dengelerini korumakta güçlük çekiyordu.
Mezrathus, karanlık manasını elindeki kılıcında toplamaya başladı.
Ardından kılıcı bütün gücüyle Luminos’a doğru savurdu. Kılıcın hareketiyle gökyüzünü yaran devasa bir karanlık kesik ortaya çıktı.
Luminos saldırının kendisine ulaşmasına izin vermeden önünde çan biçimini andıran bir ışık bariyeri oluşturdu. Ancak gerçek iblis formuna geçmiş bir Baş İblis’in gücü, dokuzuncu halkaya ulaşmış bir büyücünün bile sınırlarının çok ötesindeydi. Karanlık kesik ışık bariyerine çarptığı anda bariyer ortadan ikiye ayrıldı ve Luminos, saldırının etkisiyle geriye doğru savruldu.
Luminos, son anda havada kendini toparlamayı başarmıştı
Mezrathus’un yolladığı karanlık kesik ise yoluna devam ederek sarayın arkasındaki dağlara kadar ulaştığında uzaklardan gelen korkunç bir gürültü duyuldu ve devasa dağın ortadan ikiye ayrıldığı görüldü.
Aşağıdaki büyücüler gördükleri manzara karşısında ne diyeceklerini bilemiyordu.
“U-Usta Luminos bile onun karşısında zorlanıyor... Böyle bir güce karşı bizim hiçbir şansımız yok,”
“Bu artık dokuzuncu halka seviyesinde bir savaş değil. Mezrathus’un gerçek gücü bambaşka bir seviyede,”
Luminos yeniden gökyüzüne yükseldiğinde etrafındaki ışık bir anda yoğunlaştı ve bedeninin üzerinde altından dövülmüş görkemli bir zırh belirdi. Zırhın yüzeyinde ışık büyüsünü taşıyan karmaşık işlemeler bulunuyor, her hareketinde gökyüzüne altın renkli parıltılar saçıyordu. Mezrathus, karşısındaki zırha bakarken kılıcını yavaşça kaldırdı.
“Demek o meşhur zırhını kullanmaya karar verdin.”
Luminos’un yüzündeki ifade sertleşti. Kilise tarafından saf ışık büyüsü kullanılarak dövülen bu zırh, kullanıcısının bedenine ciddi bir saldırı yöneldiğinde kendiliğinden etkinleşecek şekilde tasarlanmıştı. Luminos bu zırhı en son insanlar ile iblisler arasındaki savaş sırasında kuşanmıştı ve aradan geçen yıllara rağmen zırh hâlâ eski gücünü koruyordu.
Aşağıdaki büyücüler Luminos’un yeniden zırhına kavuştuğunu gördüklerinde üzerlerindeki korkunun yerini kısa süreliğine bir umut aldı.
“Efendi Luminos o zırhı kuşandıysa artık işler değişir. saf ışıktan dövülmüş bir zırhın karşısında o iblisin saldırıları bile etkisiz kalabilir!”
“Belki de savaşın sonucu şimdi değişebilir. Luminos o zırhla daha önce de savaş alanından sağ çıkmıştı.”
Mezrathus aşağıdaki konuşmaları umursamıyordu. Kılıcını iki eliyle kavrayarak başının üzerine kaldırdığında çevresindeki mana bir anda yoğunlaşmaya başladı. Karanlık mana bulutların arasından yükselerek Kılıcın etrafında toplanırken, Luminos da elini uzattı ve saf ışıktan uzun bir mızrak oluşturdu. Mızrağın etrafındaki mana giderek yoğunlaşıyor, etrafında göz alıcı bir ışık yayıyordu.
Luminos’un oluşturduğu bu mızrak daha önceki ışık mızrakları gibi değildi.
İki taraf da aynı anda harekete geçti.
Mezrathus kılıcını bütün gücüyle aşağı savurduğu anda gökyüzünü kaplayan karanlık mana tek bir kesiğe dönüşerek Luminos’a doğru ilerledi.
Luminos ise elindeki saf ışık mızrağını tüm gücüyle gerilerek Mezrathus’a doğru fırlattı.
Karanlık ve ışık, gökyüzünün ortasında birbirine çarptığı anda ortaya çıkan güç patlaması, yeryüzünü sarsan bir şok dalgasına dönüştü.
Sarayın duvarları artık çatlamaya başlarken çevredeki büyücüler ise dengelerini koruyabilmek için bariyerlerini güçlendirmek zorunda kaldı.
Patlamanın ardından oluşan yoğun sis kısa sürede gökyüzünün tamamını kapladı ve aşağıdaki herkes nefeslerini tutarak sisin dağılmasını beklemeye başladı.
Bir süre sonra bulutların arasından iki siluet belirmeye başladı. Sis yavaşça dağıldığında aşağıdaki büyücülerin yüzlerindeki ifadeler değişmişti.
Mezrathus hâlâ gökyüzünde ayaktaydı ve Kılıcının ucu Luminos’un göğsünün hemen üzerinde duruyordu.
Luminos’un saf ışıktan dövülmüş zırhı ise aldığı darbenin ardından parçalanmıştı. Zırhın göğüs kısmında kocaman bir yarık vardı.
Mezrathus kılıcını yavaşça geri çekti. Luminos ise dişlerini sıkarak ona baktı.
“Öldür beni, iblis! Senin acımana ihtiyacım yok!”
Mezrathus cevap vermek yerine aşağıdaki saraya baktı. Abaddon’un çoktan Kael’i alıp bölgeden ayrıldığını fark ettiğinde bakışları kısa süreliğine yumuşadı. Artık burada kalması için bir sebep yoktu. Derin bir nefes aldı ve arkasını dönerek uzaklaşmaya başladı.
“Sana bekle dedim, Mezrath—”
Luminos sözünü tamamlayamadı. Baş İblis ile yaptığı uzun savaş bedenini fazlaca zorlamıştı.
Vücudunun her tarafına yayılan ağrı nedeniyle nefesi kesildi ve gökyüzündeki yüksekliğini koruyamayarak yavaşça aşağıya doğru inmeye başladı. Sarayın çevresindeki şövalyeler bunu fark edip hızla Luminos’un indiği alana doğru koştular.
“Efendi Luminos!! iyi misiniz!? Yardımcı olmamıza izin verin.”
Luminos öfkeyle başını kaldırdı. Yorgunluğu yüzünden açıkça belli olmasına rağmen sesindeki otorite hâlâ değişmemişti.
“Çekilin etrafımdan! Kendim yürüyebilirim.”
Şövalyeler tereddüt ederek geri çekilirken Luminos ağır adımlarla bölgeden uzaklaşmaya başladı. Diğer baş büyücüler ise tek kelime etmeden onu izliyordu.
Birkaç dakika önce dokuzuncu halkadaki en güçlü büyücülerden biri olarak gördükleri Luminos’un bile Mezrathus karşısında bu hâle düşmesi, savaşın sonucundan çok daha ağır bir gerçeği gözlerinin önüne sermişti:
Baş İblis Mezrathus, gerçek gücünü ortaya çıkardığında insan krallıklarının en güçlü büyücülerinden biriyle bile başa baş savaşabilecek seviyenin çok üzerindeydi…
Savaşın sona ermesiyle birlikte salondaki herkesin dikkati tekrardan Vaelmon’a doğru çevrildi.
Baş büyücülerin bakışlarında öfke, şaşkınlık ve cevap bekleyen sorular vardı.
Vaelmon ise üzerindeki bakışların hiçbirine aldırış etmeden Zephyros’un yanına doğru ilerlemeye başladı. Tam salonun çıkışına ulaşmak üzereyken Batı Krallığı’nın baş büyücüsünün sesi arkalarından yükseldi.
“Bekle, Baş büyücü Vaelmon!”
“Hiçbir şey olmamış gibi öylece çekip gidecek misin!?”
“Yıllarca bir iblis çocuğunu insan krallıklarının arasında sakladın ve şimdi yaşananlardan sonra tek bir açıklama bile yapmadan buradan ayrılacağını mı sanıyorsun?”
Vaelmon birkaç adım daha attıktan sonra durdu ve ağır ağır arkasını döndü. Yüzündeki ifade son derece sakindi, fakat gözlerinde bastırdığı öfke açıkça belli oluyordu.
“Ne demeye çalışıyorsun?”
“Vermen gereken bir hesap var diyorum!”
Vaelmon’un kaşları hafifçe çatıldı.
“Öyle mi? Bu hesabı sana mı vereceğim?”
Batı krallığının baş büyücüsü bir anlığına ne diyeceğini bilemedi. Etrafına baktığında diğer krallıkların temsilcilerinin sessizce onları izlediğini fark etti. Hiçbiri araya girmeye niyetli değildi.
“Bir avuç korkak…”
Vaelmon başını çevirerek tekrar Zephyros’a seslendi.
“Zephyros, Gidiyoruz…”
Vaelmon ve Zephyros sarayın dışına çıkıp at arabalarına doğru ilerlerken arkalarından yeniden bir ses duyuldu.
“Vaelmon!”
Seslenen bu kez Galm’dı.
Vaelmon durdu, fakat bu sefer arkasını dönmeden cevap verdi.
“Ne var bunak herif!”
Galm hızla yanlarına gelerek Vaelmon’un yakasından tuttu.
“Neden hiçbir şey yapmadın? Kael senin torunun değil mi? Onu nasıl bir iblisin eline bırakırsın?”
Vaelmon’un zaten zor tuttuğu öfkesi bu sözlerle birlikte tamamen açığa çıktı. Galm’ın elini bileğinden kavrayarak sertçe yakasından uzaklaştırdı.
“Ellerini yakamdan çek, Galm!”
“Önce soruma cevap ver, Vaelmon!”
Vaelmon birkaç saniye boyunca Galm’a öfkeyle baktı.
Ardından etrafta kendilerini dinleyen başka kimsenin kalmadığını fark etti.
“O iblis dediğin adam... Kael’in babası.”
Galm’ın yüzündeki öfke bir anda kayboldu ve istemsizce bir adım geriye doğru çekildi.
“Sen... Ne?”
“Kendi torunumu öylece teslim edecek kadar zavallı mı sanıyorsun beni!?”
Galm hâlâ duyduklarının etkisindeydi.
“Kael bana melez olduğunu söylemişti ama... onun Baş İblis’in torunu olduğunu bilmiyordum.”
Bu kez şaşırma sırası Vaelmon’daydı.
“Ne!? Kael sana melez olduğunu mu söyledi?”
“Evet. bazı olaylar yaşandı ve bana sırrını anlattı. Fakat bunun ötesinde hiçbir şey bilmiyordum.”
Yakınlarında duran Lyra ise daha büyük bir şok içerisindeydi, babasının sözlerini duyduğunda şaşkınlıkla ona doğru baktı.
“Baba... Sen… Kael’in melez olduğunu biliyor muydun?”
“Lyra, bu konuyu seninle daha sonra konuşacağım.”
Vaelmon derin bir nefes aldı. Yaşananların artık geri dönüşü olmadığını biliyordu.
“Vaelmon... Kael’in kimliğini öğrenen krallıklar onun peşini bırakmayacaktır.”
“Biliyorum, Galm. Bana bunu hatırlatmana gerek yok.”
Galm, bir süre hiçbir şey söylemeden Vaelmon’a baktıktan sonra eşinin ve Lyra’nın yanına döndü.
“Lina, Lyra.. Gidiyoruz.”
Galm ailesiyle birlikte at arabasına doğru ilerlerken Lyra bir kez daha arkasına baktı. Kael’in artık yanlarında olmadığını düşündükçe göğsünde ağır bir baskı hissediyordu. Babasının ondan sakladığı gerçekler, Kael’in kimliği ve toplantıda yaşananlar zihninde birbirine karışıyordu.
Diğer tarafta Vaelmon da Zephyros ile birlikte kendi at arabasına bindiler. At arabası sarayın önünden ayrılırken Vaelmon camdan dışarı baktı. Yüzü sakin görünse de zihninde tek bir düşünce vardı: Artık Kael’in sırrı yalnızca birkaç kişinin bildiği bir sır değildi…

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı