Vaelmon, bir şeylerin ters gittiğini fark ettiğinde bulunduğu yerden öne doğru hamle yaptı.
“Kael!”
Ancak çok geçti.
Işık büyücüsünün parmakları Kael'in elini kavradığı anda salonun içindeki bütün sesler sanki tek bir anda boğulmuş gibi kesildi. Kael önce ne olduğunu anlamadan etrafına baktı. Az önce kendi aralarında konuşan insanlar susmuş, yüzlerce göz aynı noktaya çevrilmişti. Bazıları korkuyla geri çekiliyor, bazıları ise gördüklerine inanamayarak Kael'e bakıyordu. Ortamın birkaç saniye içerisinde böylesine değişmesi Kael'in kalbinin hızla çarpmasına neden oldu.
“Neler oluyor...?”
Kael'in sesi duyduğu uğultunun arasında neredeyse kayboldu. Tam karşısındaki insanların neden bu kadar korktuğunu anlamaya çalışırken kalabalığın içinden birinin dehşet dolu sesi yükseldi.
“İblis!”
Ardından başka bir ses duyuldu.
“Toplantıda bir iblis çocuğu var!”
Salondaki gerilim patlayan bir kıvılcım gibi bütün kalabalığa yayıldı. İnsanlar birbirlerine bağırmaya, muhafızlar silahlarına davranmaya, bazı büyücüler ise içgüdüsel olarak savunma büyülerini hazırlamaya başladı. Kael olduğu yerde donup kalmıştı. Ne olduğunu hâlâ anlayamıyordu. Herkes ona bakıyordu ama nedenini bilmiyordu.
Sonra gözleri salonun duvarlarından birinde bulunan büyük aynaya takıldı.
Aynadaki görüntüsünü gördüğü anda ise olduğu yerde şok içinde donup kaldı.
Dört siyah kanat, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sırtının arkasından açılmıştı.
Kael. Kendi yansımasına bakarken birkaç saniye boyunca hareket edemedi. Sanki aynadaki kişi kendisi değilmiş gibi hissediyordu. Eli istemsizce sırtına gitti, parmakları kanatların bulunduğu yere dokunduğunda gerçeği inkâr edemedi.
“Hayır...”
“Hayır, hayır, hayır... Şimdi olmaz.”
Kael’in Zihnindeki düşünceler birbirine girmeye başlamıştı. Abaddon'un salona girişi, büyükbabasının kendisine defalarca söylediği kurallar ve en önemlisi, kimsenin onun gerçek kimliğini öğrenmemesi gerektiği gerçeği aynı anda aklına üşüşüyordu.
“Ne yapacağım şimdi?”
“Buradan nasıl çıkacağım?”
“Herkes gördü…”
“Büyükbabam…”
“Lyra…”
Kael'in bakışları istemsizce Lyra'yı buldu.
Lyra olduğu yerde taş kesilmişti. Gözleri Kael'in kanatlarından ayrılmıyordu. Yüzündeki şaşkınlık yerini anlam veremediği bir korkuya bırakmıştı. Karşısında yıllardır tanıdığı, birlikte güldüğü, sohbet ettiği ve en yakın arkadaşlarından biri olarak gördüğü Kael şuan çok daha farklı gözüküyordu
“Kael...”
Lyra'nın sesi titriyordu.
“Sen...”
Kael ona cevap veremedi.
Tam o sırada Kael'in elini sıkan ışık büyücüsü, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle elini bıraktı. Adamın gözlerindeki ifade, sanki başından beri beklediği şey tam olarak gerçekleşmiş gibiydi. Ardından kalabalığın arasına karışarak birkaç adım geri çekildi ve kimsenin dikkatini çekmesine fırsat vermeden ortadan kayboldu.
Kael bunu fark ettiğinde iş işten geçmişti, salon ise artık tamamen kontrolden çıkmıştı.
“Bu nasıl mümkün olabilir? Bir iblis çocuğu buraya nasıl girdi?”
“Baş Büyücü Vaelmon'un torunu değil mi o?”
“Demek bütün bu zaman boyunca onu saklıyordu!”
“Kanatlarına bakın! O şey kesinlikle insan değil!”
Baş Büyücüler bile birbirlerine dönmüş, durumun ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu. Güney Krallığı'nın temsilcisi sert bir ifadeyle Vaelmon'a bakarak,
“Bunun açıklamasını yapman gerekecek Vaelmon!” dedi.
Batı Krallığı'nın Baş Büyücüsü ise
“Bunca yıldır akademide eğitim gören bir çocuğun gerçek kimliğini kimse fark etmedi mi? Bu mümkün değil.” diye mırıldandı.
Galm'ın yüzü ise diğerlerinden farklıydı. Kael'in ne olduğunu zaten biliyordu. Fakat şu anda bile bunu açıkça dile getiremezdi. Kızının Kael'e korku ve şaşkınlıkla baktığını görünce yaşlı adam ne diyeceğini bilemedi.
“Lyra, sakin ol.” demek istedi ama kızının yüzündeki ifadeyi gördüğünde kelimeler boğazında kaldı.
Merkez Krallığı muhafızları sonunda harekete geçti. Zırhlarının birbirine çarpan sesi salonda yankılanırken birkaç muhafız mızraklarını Kael'e doğrultarak hızla bulunduğu bölgeye yaklaştı. Vaelmon'un gözleri sertleşti. Eli çoktan asasına gitmişti; torununa yaklaşan ilk muhafızı durdurmak için harekete geçmek üzereydi.
Fakat Vaelmon'dan önce başka biri öne çıktı.
"Galm."
Kuzey Krallığı'nın Baş Büyücüsü, hiç tereddüt etmeden Kael'in önüne geçti. Sırtını genç büyücüye dönmüş, iki kolunu hafifçe açarak muhafızlarla Kael'in arasına girmişti.
Vaelmon bunu gördüğünde bir anlığına şaşkınlık yaşadı.
"Galm... Ne yapıyorsun?"
Aynı şaşkınlık Lyra'nın yüzüne de yansıdı.
“Baba?”
Lyra, babasının Kael'i korumak için önüne geçtiğine inanamıyordu. Salonun geri kalanında da benzer fısıltılar yükselmeye başlamıştı.
“Galm o iblisin önüne geçti!”
“Baş Büyücü neden onu savunuyor?”
“Yoksa onun kim olduğunu önceden biliyor muydu?”
Galm ise bütün bu fısıltıları görmezden gelerek muhafızlara sert bir sesle bağırdı.
“İblis de olsa karşınızda bir çocuk var! Mızraklarınızı indirin!”
“Ayrıca iblis Diyarı'nın temsilcileri zaten burada.”
“Neden ilk defa bir iblis görmüş gibi tepki veriyorsunuz?”
Galm’ın haklı olduğu bir konu vardı, salondaki baş büyücülerin hepsi ilk defa iblis görmüyorlardı daha önce abaddon ve Mezrathus’u defalarca görmüşlerdi
İnsanlar Abaddon ve Mezrathus'tan da korkuyorlardı ama onların orada bulunmalarını normal karşılıyorlardı. Çünkü onlar diplomatik olarak davetlilerdi.
Ama aynı durum Kael için geçerli değildi
Kael ise toplantıya insan temsilcilerinin arasından çıkmış gizli bir melez gözüyle görünüyordu.
Tam o sırada salonun diğer ucundan bir ses yükseldi.
“Luminos.”
Kalabalığın arasından öne doğru çıktı. Bakışlarını doğrudan Kael'e çevrirdi.
Vaelmon onu gördüğünde içinden sinirle söylendi.
“Luminos! Lanet herif bütün bu olanlar en başından beri onun işiydi!”
Luminos kalabalığa doğru dönüp seslendi.
“Çocuk olması hiçbir şeyi değiştirmez. Karşımızdaki kişi bir iblis ve krallığımın düzenlediği bu üst düzey toplantıya gizlice katılmış durumda. Üstelik kendisi Baş Büyücü Vaelmon'un torunu.”
“Baş büyücü Vaelmon umarım bize mantıklı bir açıklamanız vardır..”
Bu sözlerin ardından salondaki uğultu daha da büyüdü.
“Vaelmon'un torunu gerçekten bir iblis miymiş?”
“Bunca yıldır bunu nasıl sakladılar?”
“Bu bir ihanet sayılmaz mı?”
Kael bütün bu sözleri duyuyordu ama zihni artık onları anlamlandırabilecek durumda değildi. İnsanların yüzlerine baktıkça göğsündeki baskı daha da artıyordu.
“Bitti…”
“Herkes öğrendi.”
Kael'in bakışları bir kez daha Lyra'ya kaydı. Genç kız hâlâ hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu. Kael onun yüzündeki korkuyu gördüğünde Ona kendini açıklamaya çalışmak ya da her şeyi anlatmak istiyordu fakat ağzından tek bir kelime bile çıkmıyordu.
Tam o sırada Luminos bir adım daha öne çıktı. Elini havaya kaldırdığında avucunun üzerinde yoğun bir ışık hüzmesi toplandı. Birkaç saniye içerisinde ışık yoğunlaşarak uzun, keskin uçlu bir mızrağa dönüştü.
“Galm.” dedi Luminos, gözlerini ondan ayırmadan.
“Bu iblis çocuğunu savunmaya devam edersen seni de suçlu olarak değerlendirmek zorunda kalacağım. Önümden çekil!”
Galm'ın yüzündeki ifade sertleşti. Cübbesinin çevresinde mavi alevler yükselmeye başladığında salondaki bazı büyücüler istemsizce geri çekildiler.
“Bir çocuğu sırf iblis diye infaz etmeye kalkıyorsunuz. Eğer buna adalet diyorsanız, sizin adalet anlayışınızla benimki arasında hiçbir ortak nokta yok!”
Vaelmon'un öfkesi ise artık kontrol edilmesi güç bir noktaya ulaşmıştı. asasında patlamaya hazır bir rüzgar büyüsünü hazırda tutuyordu
Luminos'un, elindeki ışık mızrağını geriye çekti ve Kael’e doğru savurdu.
Işıktan mızrak, o kadar hızlıydı ki sıradan bir büyücünün gözleri onu takip etmekte zorlanırdı. Galm'ın mavi alevleri bir anda yükselirken Vaelmon da aynı anda manasını serbest bıraktı. İki büyücünün güçleri birleşerek önlerinde devasa bir bariyer oluşturdu.
Ancak Luminos'un saldırısı hafife alınacak gibi değildi.
Işık mızrağı bariyere çarptığında salonu sağır edici bir gürültü kapladı ve bariyer devasa bir patlamayla parçalandı. Mızrak hızını kaybetmeden ilerlemeye devam ederken Galm ve Vaelmon'un yüzündeki ifadeler değişti.
“Bu güç...”
“Dokuzuncu halka!”
Lyra babasına gelen saldırıyı izlerken dehşet içerisinde öne doğru atıldı.
“Baba! Hayır!”
Patlamanın şiddeti bütün salonu sarsmıştı. Taş zemin çatladı, çevredeki masalar devrildi ve yoğun bir toz bulutu her yeri kapladı. Baş Büyücüler içgüdüsel olarak kendi savunma büyülerini oluştururken muhafızlar geriye savruldu. Lyra'nın sesi ise patlamanın gürültüsü içerisinde kayboldu.
Luminos, toz bulutunun ortasında dimdik duruyordu. Yüzünde saldırısının başarılı olduğuna inanan bir gülümseme vardı.
Fakat birkaç saniye sonra gülümsemesi yavaşça silindi.
Toz bulutu dağıldıkça salonun ortasında bir figür belirmeye başladı.
Abaddon, Kael'in önünde duruyordu.
Işık mızrağını çıplak eliyle tutmuştu. Mızrağın etrafındaki ışık hâlâ çılgınca titreşmesine rağmen Abaddon'un eli zerre kadar hareket etmiyordu. Yüzünde öfke yoktu; yalnızca Luminos'a yönelttiği soğuk ve ölümcül bir bakış vardı.
Abaddon elindeki ışık mızrağına baktı. Ardından parmaklarını yavaşça sıktı.
Işık mızrağı, avucunun içerisinde parçalanarak binlerce ışık zerresine ayrıldı.
“Abaddon sen…!”
Mezrathus ağır adımlarla onun yanına geldi. Yüzündeki ifade alışılmış sakinliğinden çok uzaktı.
“Benim ırkımdan birini gözümün önünde öldürmeye çalışmak...” dedi Luminos'a bakarak.
“Gerçekten de yürek yemişsin, Luminos.”
Luminos dişlerini sıktı.
“Mezrathus, kendi ırkından biri olsa bile Merkez Krallığı'nın toplantısına gizlice katılması affedilemez. O ve onu saklayan büyükbabası Cezası neyse—”
Mezrathus Luminos’un sözünü yarıda kesti
“Büyükbabası bizi ilgilendirmez”
“İblis çocuğun cezasını ise biz veririz.”
“Anlaşılan sizler de bizim ırkımıza karşı olan önyargılarınızı hala kıramamışsınız o yüzden burada daha fazla durmanın bir anlamı da yok”
Luminos yumruklarını sıktı
“Senin adaletine ihtiyacımız yok Mezrathus!.”
“Sen! Merkez krallığı adına yargı dağıtamazsın!”
Mezrathus Luminos’a cevap verme gereği bile duymadı
“Çocuğu al Abaddon! Gidiyoruz!”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı