Kael, gözlerini Güneşli ve sıcak bir gün ışığına açmıştı. Burnuna taze pişmiş ekmek ve ballı bitki çayı kokusu geliyordu. Bu koku o kadar tanıdıktı ki... Kael’i geçmişe, köyde yaşadığı zamanlara götürmüştü
Etrafına bakındı. Doğu Krallığı’nın kırsalındaki küçük, huzurlu bir evin içindeydi. Tahta masanın üzerinde bir kahvaltı sofrası kurulmuştu. Masanın başında, beyaz elbiseler içinde bir kadın duruyordu; yüzü o kadar şefkatli, gülüşü o kadar tanıdıktı ki Kael’in resmen boğazı düğümlenmişti. Hemen arkasından, elindeki odunları kenara bırakan babası ona doğru yürüyordu.
Kael’in çocukluğundan beri sadece hayalini kurduğu, hiç yaşanmamış, o eksik aile tablosu tam karşısındaydı.
"Sonunda uyandın demek, uykucu," dedi annesi, ona doğru yürüyüp elini Kael’in saçlarına götürdü.
"Hadi otur, çayını yeni doldurdum."
Kael şaşkınlık içerisindeydi.
“Ben... hayal mi görüyorum?”
Annesinin elinin sıcaklığı, rüzgarın tenine dokunuşu o kadar gerçekçiydi ki…
Babası, Kael'in omzuna dokunarak sordu "Ne o Kael? Sanki bizi ilk defa görüyormuş gibi bakıyorsun. Sen iyi misin?”
Kael’in gözleri dolmuştu, masaya oturdu.
"Ben... sadece sizi çok özlemişim gibi hissettim," dedi, sesi titreyerek.
Annesi hafifçe gülümseyip Kael’in tabağına çöreği bırakırken, "Biz hep buradayız oğlum. Seni hiç bırakmadık ki, yoksa kabus mu gördün" dedi
Kael çöreğe uzandı, babasının kahkahalarını dinledi. Her şey o kadar kusursuz ve sıcaktı ki, Kael, hayatında hiç hissetmediği kadar huzurlu hissetmişti kendini..
Ancak tam bu mutlu anın ortasında, Kael’in rüyasında yolunda gitmeyen bir şeyler olmaya başladı.
Kael tam çay bardağına dokunacakken, elindeki bardağın rengi solmaya, başladı. Kafasını kaldırıp babasına baktı. Babasının ses tonu net geliyordu ama görüntüsü yavaş yavaş şeffaflaşıyordu.
"Baba? Ne oluyor?" diye seslendi Kael…
Annesine doğru döndü. Annesi hâlâ ona şefkatle gülümsüyordu ama o da tıpkı babası gibi yavaşça silinmeye başlıyordu. Bahçedeki masa, yeşil çimenler, gökyüzündeki güneş... Her şey bir sis bulutununa dönüşmüş gibiydi.
Kael elleriyle uzanmaya çalışsa da ailesine dokunamıyordu. Etraf hızla kararıyor, o sıcak yuva yerini boş bir karanlığa bırakıyordu.
"Anne! Baba! Gitmeyin!" diye bağırdı Kael. Onları kaybetmenin verdiği çaresizlikle son bir kez haykırdı:
"Anne!"
Kael,çığlıkla birlikte gözlerini açtı.
Tepesinde kulübenin ahşap tavanı duruyordu. Nefes nefeseydi, alnından soğuk terler akıyordu. doğrulmaya çalışırken karşısında oturan usta Videl’i gördü.
Baş ucunda ise yatağın kenarına tutunmuş, Kael’in iyileşmesini beklerken yorgunluktan uyuya kalan Olivia duruyordu
"İyi misin evlat?" diye sordu usta Videl”
"Usta Videl... ben..." Kael konuşmaya çalıştı ama sesi bitkin çıkıyordu. elini yüzüne götürdüğünde bir gariplik fark etti.
Tırnakları simsiyah ve sivriydi. Hemen sağında duran aynaya baktığında ise gördüklerine inanamamıştı.
Bu görünüş... Kael yarı iblis formundaydı. Sırtından dışarı sızan, iki adet siyah kanat hafifçe dalgalanıyordu.
"Bedenin yaralı olduğundan melez kanın kendini iyileştirmek için devreye girmiş olsa gerek Kael. Panik yapmana gerek yok,"
Kael tamamen kendine geldiğinde, az önce gördüğü o sıcak kahvaltı sofrasının ve ailesinin sadece bir rüyadan ibaret olduğunu fark etti.
“Rüya olduğunu biliyorum... ama anne ve babamla keşke daha çok vakit geçirebilseydim,” diye düşündü
Videl, masanın üzerindeki sürahiden bir bardak su doldurup Kael’e uzattı. Kael suyu yavaşça yudumlarken, bakışları yatağın kenarında uyuyan Olivia’ya kaydı.
"Usta Videl... Olivia..."
Videl derin bir iç çekti, bakışlarını torununa çevirdi.
"Ben ne diyeceğimi bilemiyorum evlat. Olivia geçmiş anıları yüzünden büyük acılar çekiyordu. Büyükbabası olarak onun bu durumuna daha fazla dayanamayıp anılarını mühürlemiştim. Ne oldu da o anılar tekrar tetiklendi, inan ben de anlayamıyorum. Eğer sen zihnine girip onu o karanlıktan kurtarmasaydın..."
"Kendinizi suçlamayın, usta Videl. Önemli olan şu an ikimizin de burada ve güvende olması. Geçmişi tamamen silemeyiz ama onunla savaşmayı öğrenebiliriz."
Videl kael’in sözleri karşısında sessizliğini korumuştu
“Olivianın durumu nasıl peki?”
“Olivia’nın durumu şuan iyi gibi, zihni tamamen duruldu."
"Peki ya senin bedenin nasıl Kael? Ağrıyan, sızlayan bir yerin var mı?"
Kael elini göğsüne ve koluna götürdü. hissettiği o kırık kemiklerin acısı tamamen yok olmuştu. Yataktan kalktı, yere bastı ve hafif adımlarla birkaç kez zıpladı.
"İyi gibiyim usta Videl, rahatça hareket edebiliyorum."
Videl Kael'in durumunu görünce rahat bir nefes alarak derin bir iç çekti. Kael’i iyileştirmek ve ruhunu bu boyutta sabitlemek için ciddi miktarda mana harcamıştı; bu çabasının boşa gitmemesine gerçekten sevinmişti.
Diğer yandan konuşma seslerini duyan Olivia, hafifçe gözlerini araladı. Karşısında ayakta sapasağlam duran Kael’i fark ettiğinde yerinden fırladı.
Kael, Olivia’nın uyandığını görünce ona doğru döndü.
"Olivia, iy—"
Kael daha lafını bitiremeden Olivia öne doğru atıldı ve hırsla Kael’e yapıştı. Kollarını onun boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başladı.
"Özür dilerim! Kael, çok özür dilerim! Sana zarar vermek istemedim, neredeyse seni öldürüyordum... Hepsi benim yüzümden oldu!"
Kael, Olivia’nın bu ani duygu patlaması karşısında ne yapacağını bilemeyerek elini onun başına koydu,
“Sakin ol Olivia. Durumun gayet iyi, bak ayaktayım. Bana hiçbir şey olmadı, kendini suçlama lütfen."
Sonraki günlerde Olivia, Kael’e her hamle yaptığında sanki karşısında camdan bir bebek varmış gibi inanılmaz temkinli, neredeyse korkakça davranıyordu. Saldırıları yavaşlamış, o yıkıcı gücünü tamamen baskılamıştı.
Kael, kızın hareketlerindeki bu bariz garipliği fark edince tahta kılıcını indirip sordu:
"Olivia... Hâlâ bana zarar vermekten mi korkuyorsun?"
"Ben... sadece sana yine aynı şeyleri yaşatırsam diye endişeleniyorum Kael.."
"Ben o kadar kolay kırılmam Olivia. Bana güven, zihnini serbest bırak."
Birkaç ay bu şekilde, devam etti. Kael bu süreçte bedenini ve 5. halkanın getirdiği gücü daha iyi kontrol etmeye başlamıştı; artık iblis manasını çok daha rahat şekilde kontrol edebilir hale gelmişti.
Bir sabah, usta Videl antrenman meydanında Kael’i yanına çağırdı.
"Kael, buraya gel evlat. Bedeninin yeterince güçlendiğini düşünüyorum. Artık kapalı mana damarlarını açmanın vakti geldi,"
Kael merakla yaşlı adama baktı.
“Mana damarları mı?”
Videl ise anlatmaya başladı:
"Bedenimizde mana damarlarının tamamı her zaman açık olmaz Kael. Doğduğumuz andan itibaren tamamen kapalı halde kalan gizli mana damarları vardır. Bunları açmanın iki yolu var: Ya usta bir akupunktur kullanıcısının özel iğneleriyle açarsın ki koca krallıklarda bunu yapabilecek sadece iki üç kişi vardır, ya da yok denecek kadar azdır. Diğer yöntem ise zorla açmaktır; bedeni bir baskı altına sokarak o tıkanık damarları açabilirsin. Eğer bedenindeki tüm mana damarları açılırsa, gelişim hızın inanılmaz derecede artar. Ama bu baskıya dayanmak zordur Kael. Ne kadar acı verici olursa olsun, bilincini açık tutmak zorundasın."
Kael daha da güçlenmesi gerektiğini biliyordu.
"Ben hazırım usta Videl, deneyelim."
Açık alana geçtiklerinde, durumu öğrenen Olivia endişeyle Kael’in yanına gelip kolundan tuttu.
"Kael, bunu yapmak zorunda değilsin. Normal antrenmanlarla da yeterince güçlenebilirsin"
"Sorun değil Olivia, üstesinden gelebilirim. Güven bana."
Olivia, Kael’in fikrini değiştiremeyeceğini anlamıştı, çaresizce geri çekildi.
Usta Videl derin bir nefes alarak gözlerini kapattı. Saniyeler içinde yaşlı adamın sırtından, altı adet siyah kanat dışarıya çıktı. Videl, tek elini Kael’e doğru uzattı. Yaşlı iblis generali gözlerini tekrar açtığında, mühürlü boyutu bile sarsacak cinsten durdurulamaz bir mana baskısını doğrudan Kael’in üzerine yönlendirdi.
Kael’in üzerine bir anda tonlarca ağırlık çökmüş gibiydi Bastığı zemin, o muazzam basıncın etkisiyle hafifçe göçmeye, etraftaki toprak çatlamaya başlamıştı. Kael’in bedenindeki her bir kemik, her bir kas lifi sanki teker teker çatlıyormuş, gibiydi.
“Dayanabilirsin Kael... Sakın bilincini kaybetme!” diye geçirdi içinden.
Olivia, meydanın kenarında gözlerinde büyük bir endişe ve korkuyla Kael’i izliyordu.
"İyi gidiyorsun evlat,"
"Baskıyı arttırıyorum!"
Videl, elini biraz daha sıkarak Kael’in üzerindeki mana baskısını iki katına çıkardı. Kael’in bastığı zemindeki göçükler iyice derinleşmişti
"Sık dişini Kael! Son mana dalgasını gönderiyorum!"
Videl, son ve en ağır mana baskısını Kael’in üzerine doğru gönderdiğinde, Kael artık nefes bile alamayacak duruma gelmişti. kalbi delicesine çarpıyordu. Bedeninin her noktası acıyla kavrulsa da Videl’in uyarısını unutmadı ve bilincini zorla da olsa açık tutmaya çalıştı..
Videl, nihayet elini indirip ezici baskıyı Kael’in üzerinden tamamen çektiğinde, Kael dizlerinin üzerine, ardından da yüzüstü yere yığıldı.
Olivia koşarak Kael’in yanına geldi,
"Kael! İyi misin?!"
Kael yutkundu, derin bir nefes alıp başını hafifçe kaldırdı.
"İ... İyiyim."
Usta Videl Kael’in yanına gelip elini uzattı ve onu ayağa kaldırdı. Yaşlı adamın yüzünde gururlu bir tebessüm vardı.
"İyi dayandın Kael. Nasıl hissediyorsun?"
Kael, üstündeki tozu silkeleyip sağ elini havaya kaldırdıp yumruğunu sertçe sıktığında.şok olmuştu. Bedeninde akan mana, eskiyle kıyaslanamayacak kadar ciddi bir hızda damarlarında dönüyordu. Tıkanık olan tüm yollar temizlenmişti.
"Ben... çok daha iyi hissediyorum."
"Kendini hemen zorlama, senin için arkadaki gölette özel bir mana havuzu hazırladım. İçine girip bedenini iyice dinlendir."
Videl, kulübenin arkasındaki küçük bir göleti saf ve şifalı manayla doldurmuştu. Kael, kıyafetlerini çıkartıp suyun içine adım attığı an, bedenindeki tüm o baskıdan kalan sızılar ve yorgunluk bir anda uçup gitmişti. Sudaki o yoğun mana Kael’in açılan yeni damarları tarafından bedenine çekiliyordu.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra, Kael kendini daha önce hiç olmadığı kadar güçlü ve hafif hissediyordu.
Antrenman alanına geri döndüklerinde,5. halkada olan Kael, element büyüsünü ve fiziksel mana kontrolünü o kadar kusursuz kullanıyordu ki, altıncı halka olan Olivia’nın hamlelerine zorlanmadan, rahatça ayak uydurabiliyordu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı