insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Askeri eğitim alanının o devasa iç hacmi yavaş yavaş sessizliğe gömülüyordu. Habel’in ve Nero'nun az önce sergilediği vahşi gösteriden geriye kalan yeşil-kızıl aura parçacıkları, havada süzülerek yavaşça yere doğru düşüyor ve yok oluyordu. Bölmelerdeki diğer öğrenciler kendi aralarında fısıldaşmaya başlamıştı bile.

“Çok feci hızlıydı.”
“Herif bütün dayanıklılığı hiçe sayıyor.”
“Komutan evrimsel uyum dedi ya la…”

Ama sonra… Komutan Lucien'in bas bariton sesi tüm bu fısıltıları kesti.

“Kael.”

Alandaki herkes bir anda senkronizasyonla arkaya doğru döndü. Kael, olduğu yerde birkaç saniye boyunca hiç kıpırdamadan bekledi. Kara Tüy hâlâ sağ elindeydi. Dışarıdan bakıldığında silah şimdilik sakin görünüyor, stabil duruyordu.

Ama yine de ortamdaki herkesi feci şekilde huzursuz eden bir şeyler vardı. Çünkü diğer öğrencilerin oluşturduğu dışavurumlar çevreye yoğun bir enerji ve ışık dalgası yayıyordu. Kara Tüy ise tam tersine, sanki etraftaki tüm ışığı, havayı ve enerjiyi feci bir vakumla kendi içine doğru emiyordu.

DAMLA.

Kalemin keskin ucundan, zeminle temas etmeden buharlaşan siyah bir aura damlası daha düştü. Nero, durduğu yerdeki duvara rahatça yaslandı. Dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. “…Hadi ama dostum,” diye seslendi alaycı bir tonda. “Meraktan geberiyorum.”

Habel kafasını uzattı: “Şimdiden söylüyorum, eğer bu spor salonu kafamıza çökerse ben bu işte kesinlikle yokum.”

Kael derin ve şekilde ağır bir nefes aldı. Adımlarını antrenman alanının tam merkezine doğru yönlendirdi. Yürüyüşü yavaştı, isteksizdi; ama o her adım attığında ortamın atmosferi tuhaf bir biçimde değişmeye, ağırlaşmaya başlıyordu.

Alandaki bazı öğrenciler bu ani atmosfer değişimini doğrudan bedenlerinde hissetti. Nabızları hızlandı, avuç içleri terlemeye başladı. Lucien’ın o keskin gümüş gözleri anında kısıldı, gümüş saçlarının altından bakışları sertleşti.

Öfkepati yeteneği… Kael farkında bile olmadan, arka planda pasif ama yoğun bir güçle çalışmaya başlamıştı.

Kael, çelik alaşımlı hedef kuklasının tam önünde durdu. Kara Tüy’ün metalimsi gövdesini parmaklarının arasında daha sıkı, daha kararlı bir biçimde kavradı. Onun bu hamlesiyle birlikte, silahın yüzeyindeki o ince, kılcal kırmızı damarlar daha belirginleşti ve ritmik olarak atmaya başladı.

GÜM.

GÜM.

GÜM.

Lucien, aradaki güvenli mesafeyi koruyarak uyardı: “Kael. Silahı kendi mantığınla zorlamaya, ona bir şekil dayatmaya çalışma. Sadece onun özünü hisset.”

Kael gözlerini sıkıca kapattı. Ve hayatında ilk kez… Kara Tüy’ün o tekinsiz gövdesinin içinden yükselen soyut bir hissi, doğrudan ruhunda algıladı. Sanki elindeki o parazit benzeri nesne, bir an önce serbest bırakılmayı ve kullanılmayı büyük bir açlıkla bekliyordu.

Kael gözlerini açtı ve yavaşça kalemi havaya doğru kaldırdı. Kalemin o zift damlayan keskin ucu, doğrudan çelik kuklaya doğru doğruldu.

İlk saliselerde hiçbir şey olmadı.

Sonra—

ÇİZİK.

Kael elini hafifçe oynattığında, havada çıplak gözle görülebilen saf, siyah bir çizgi oluştu. Gerçekten de feci bir görüntüydü. Sanki uzay-zaman düzleminde görünmez bir yüzey vardı ve Kael o yüzeyi canlı bir mürekkeple boydan boyda çizmiş gibiydi.

Etraftaki öğrenciler feci bir ürpertiyle gerildi. O havada asılı duran siyah çizgi, çelik kuklanın göğüs hizasından pürüzsüzce geçtiği anda—

KRAKK!

Kuklanın o devasa, askeri zırhlı gövdesi tam ortasından ikiye ayrıldı. Son derece temiz, pürüzsüz bir ayrılmaydı bu. Ama işin korkunç yanı, metal zırh bir kılıç darbesiyle kesilmemişti. Sanki o çizginin temas ettiği alan, bu gerçeklikten tamamen “silinmiş”, yok edilmiş gibiydi.

Tüm eğitim alanı saniyeler süren ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Habel’in gözleri yuvalarından fırladı. “…Ne? Nasıl yani?” diye kekeledi.

Lucien, botlarının çıkardığı sert sesle bir adım öne çıktı. Çünkü o da hayatı boyunca ilk kez akademide böyle kuralları çiğneyen, tekinsiz bir dışavuruma şahit oluyordu. Kael ise şaşkın ve korku dolu bakışlarla elindeki Kara Tüy’e bakıyordu.

“…Ben ona fiziksel olarak dokunmadım bile,” diye mırıldandı Kael, elleri hafifçe titrerken.

Lucien, askeri ciddiyetiyle konuştu: “Fiziksel olarak dokunmana gerek yok. O şey… doğrudan önündeki gerçekliği işaretliyor ve siliyor…”

Nero, yaslandığı duvardan doğrularak kaşlarını şekilde çattı. “O ne demek komutan? Nasıl yani gerçekliği işaretlemek?”

Lucien, o keskin gözlerini Kara Tüy’ün üzerinde atan kırmızı damarlardan bir saniye bile ayırmadı. “Normal ve nizami aura silahları, kullanıcının enerjisini alır ve dışarıya ham bir yıkıcı güç, bir enerji darbesi üretir,” dedi, sesi buz gibiydi. “Ama bu elimizdeki şey…” Kısa bir süre duraksadı, kelimelerini seçmeye çalıştı. “…Doğrudan dışavurum kurallarını ve savaşın temel yasalarını değiştiriyor.”

Kael’in bileğindeki teknolojik cihaz o anda hafifçe titredi. Ekranda beliren parametre şaşırtıcıydı:

[ KORTİZOL %29 ]

Kortizol seviyesi düşüktü; ama buna tezat olarak alana yayılan o soyut aura yoğunluğu bir anormallik barındırıyordu. Çünkü Kara Tüy, kullanıcısının kas gücünden ya da ham öfkesinden ziyade… tamamen onun zihnindeki o saf niyetle ve ruhsal durumla çalışıyor gibiydi.

Kael, içindeki o tuhaf dürtüye engel olamayarak silahı bir kez daha denemek istedi. Bu kez kalemi havada daha geniş, daha sert bir kavisle savurdu ve kısa bir çizik daha attı.

FŞŞŞ!

Aynı salise içinde, askeri eğitim alanının tüm o devasa aydınlatma sistemleri bir enerji absorbesiyle anında karardı. Bölmelerdeki öğrencilerden biri dengesini kaybederek hafifçe sendeledi. Bir diğeri ise göğsünü sertçe tutarak nefes almaya çalıştı.

Lucien tehlikeyi sezip anında gürledi: “Kael, hemen DUR!”

Kael, komutanın o askeri emriyle, irkilmeyle geriye doğru çekildi, elini indirdi. Kara Tüy’ün ucundan akan o siyah, dumanlı aura, havadaki salınımını yavaşlattı. Silahın gövdesindeki o kırmızı hatların atış ritmi ise hızla tırmandı.

GÜM.

GÜM.

GÜM.

Lucien’ın yüz hatları tamamen asıldı, gümüş gözlerindeki o alarm durumu en üst seviyeye ulaştı. “Bu silah, yalnızca senin kendi enerjinle beslenmiyor Kael. Çevredeki emosyonel rezonansı, yani odadaki tüm sivil insanların anlık duygusal gerilimlerini de kendi merkezine doğru yoğun şekilde çekiyor.” Bakışlarını doğrudan Kael'in gözlerine çevirdi. “Yani… senin içindeki o duygular ortamı etkileyip manipüle ettikçe, bu silah o kaostan beslenerek katlanarak daha da güçleniyor.”

Nero’nun yüzündeki o bildik, alaycı sırıtış feci bir keyifle yeniden yüzüne yerleşti. “…Kelimenin tam anlamıyla saçma sapan bir güce sahip,” diye mırıldandı hayranlıkla.

Habel hemen araya girdi: “Yok artık be! Adam resmen karşımıza tek başımıza kesemeyeceğimiz bir son canavar, bir bölüm sonu canavarı gibi dikildi.”

Ama Komutan Lucien asla gülmüyordu, çehresi buz kesmişti. Çünkü onun zihnini ve mantığını kurcalayan asıl sorun, bu silahın ne kadar büyük bir "yıkım gücüne" sahip olduğu değildi. Asıl ciddi olan sorun şuydu:

Kael bu lanetli silahı elinde tutup her hamle yaptığında… bu eğitim alanındaki, bu odadaki her bir öğrenci istemsizce kendi içinde çok daha büyük, feci bir huzursuzluk ve ruhsal daralma yaşıyordu.

Selene, zihnindeki o ani gölgelenmeyi ve baskıyı ilk fark edenlerden biri oldu. Vücudundaki o asil, duru beyaz aura, bu tekinsiz zihinsel yankıya karşı koymak adına Kael'in farkında olmadan istemsizce anında aktifleşti ve etrafını sardı. Çünkü Kara Tüy’ün yaydığı bu frekans, ordunun bildiği o standart aura basınçlarına hiç benzemiyordu. Bu, doğrudan ruhu hedef alan karanlık bir çeşit zihinsel yankıydı.

Kael, etrafındaki insanların yüzündeki o saf korkuyu, Selene'in aktifleşen aurasını ve ortamın feci ağırlığını fark ettiğinde, kalemi tutan elini hafifçe indirdi. Sesi kırılganlıkla titredi:

“…Bu yaşadığımız şey… normal değil mi komutan?”

Eğitim alanına saniyeler süren boğucu bir sessizlik hakim oldu. Kimse konuşmaya cesaret edemedi.

En sonunda Lucien, gümüş gözlerini Kael’den ayırmadan, dürüstlükle o tek kelimelik cevabı verdi:

“…Hayır.”

Ve Kael hayatında ilk kez, kendi ruhundan sızarak var olan o canlı silahtan gerçekten korkmaya başladı.

Kara Tüy




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı