Kael, vücudundaki her kemiğin sızladığı zorlu bir günün ardından, sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini açtı Yaraları hala taze bir acıyla kendini hatırlatıyordu Şafak, köyün üzerine yavaşça çökerken, gece boyunca sönmeyen dumanın arasında soluk bir altın rengi yayılıyordu. Yanmış kirişlerin ve ıslak külün kokusu hâlâ havadaydı. Ama o acının içinden geçen başka bir şey vardı.
Sıcak.
Yumuşak.
Mutfaktan gelen bitki çayının kokusu. o tanıdık ve huzur verici taze çay kokusu, zihnindeki kara bulutları dağıtmaya yetti. Bu koku, ona her zaman güvende olduğunu hissettirirdi.
Kael yavaşça doğruldu. Kapının aralığından süzülen ışıkta Nerya'yı gördü. İnce omuzları yorgunluktan biraz çökmüş olsa da hareketleri hâlâ sakindi; fincanlara çay dolduruyor, dün gece kırılan bir tabağın parçalarını dikkatle bir kenara ayırıyordu.
Nerya, oğluna bakıp şefkatle gülümsedi. "Günaydın oğlum, bakıyorum da erkencisin. Otur hadi, çayın acılarını biraz olsun dindirecektir."
"Günaydın anne," dedi Kael, masaya çökerken. Bir yandan sızlayan kolunu ovuyor, bir yandan da annesinin her hareketini dikkatle izliyordu.
Masaya oturduğunda Nerya önüne sıcak bir kupa bıraktı.
"İç. Bedenin hâlâ kendini onarıyor."
Kael kupayı iki eliyle sardı. Sıcaklık avuçlarına yayıldı.
"Anne... bugün başlayacağız, değil mi?"
Nerya, yanındaki sandalyeyi çekip oturdu. Bakışları derinleşmişti. "Büyü sadece basit bir güç aracı değildir Kael; o, ruhun dış dünyaya bir yansımasıdır. Acele etme, çünkü temeli sağlam olmayan her yapı yıkılmaya mahkumdur. Sana önce büyü dünyasının nasıl işlediğini anlatmama izin ver."
Nerya, masanın üzerine parmağıyla hayali daireler çizerek anlatmaya başladı: "Dünyamızda büyü gücü halkalarla ölçülür. Bir insanın ulaşabileceği en yüksek mertebe 10 halkadır. Bugün yaşayan 10 halkalı bir büyücü bildiğim kadarıyla yok, ama eski kayıtlar ve efsaneler, krallığı devasa bir felaketten kurtaran on halkalı bir kahramandan bahseder. Halk arasında bu artık bir masal gibi anlatılır."
Duraksadı ve devam etti: "Büyü türleri ise; Elementel, Işık, Karanlık ve Özel Sınıf olarak ayrılır. Biz insanlar çoğunlukla doğadaki elementleri kontrol ederiz. Işık büyüsü ise çok nadirdir; sadece merkez krallıklardaki bazı soylu aristokrat ailelerin çocuklarında veya yüksek mertebeli din adamlarında görülür. Fakat hangi tür olursa olsun, büyü yapabilmenin tek ve mutlak yolu önce vücudundaki Mana'ya hükmetmeyi öğrenmektir."
Nerya içeri odaya gidip eski, işlemeli bir sandığa doğru yöneldi Eski kilidi açarken tahta içten ince bir çıtırtıyla inledi İçinden kadife kaplı küçük bir kutu çıkardı. Kutuyu açtığında, içinde pürüzsüz, cam gibi bir küre vardı. İçinde sanki puslu bir sis dolaşıyordu.
Küreyi masaya, Kael'in önüne bıraktı.
Kael merakla eğildi.
"Bu... nedir?"
"Bu, bir müridin hangi büyü türüne yatkın olduğunu gösteren bir test küresidir oğlum. Örnek olarak sana göstereyim." Nerya elini yavaşça kürenin üzerine yerleştirdi.
O anda. Kürenin içinden yükselen parlak yeşil bir ışık, saniyeler içinde tüm evi kapladı. Odanın havası bir anda değişmişti; sanki duvarlar yok olmuş, evin içinde binlerce çiçek aynı anda açmış gibi taze, dingin ve ferah bir koku yayıldı. Kael, annesinin bu yeşil enerjisinin içinde kendini hiç olmadığı kadar huzurlu hissetti. Ortamdaki sakinlik ruhuna işliyordu.
"Gördüğün üzere Kael, benim büyü türüm doğa temelli olan toprak büyüsünün özel bir sınıfıdır. Elfler de buna benzer bir güç kullanır ancak onlar bizim gibi büyü yapmazlar; onlar doğanın bizzat kendisini duyabilir ve hissedebilirler. Bizimkisi ise daha çok formüllere ve çalışmaya dayalıdır."
Nerya elini çekti ve yeşil ışık yavaşça sönerek kürenin içine geri döndü. "Şimdi sıra sende. Elini kürenin üzerine koy ve içindeki manayı serbest bırak."
Kael,yutkundu ve büyük bir heyecanla elini serin kristale değdirdi. O anda, evin içini saran o narin yeşil ışık aniden yön değiştirdi. Kürenin içinden fışkıran enerji mor ve siyah renklere bürünerek tüm evi bir sarmaşık gibi sardı. Gökyüzü bir anda geceye dönmüş, odaya kasvetli bir ağırlık çökmüştü. Sabah neşeyle cıvıldayan kuşların sesi kesilmiş, yerini dışarıdaki kargaların rahatsız edici bağırtıları almıştı.
Nerya, büyük bir panikle Kael'in elini küreden çekti. Işıklar kayboldu ama Kael şaşkınlık içindeydi. "Anne ne oldu? Benim büyüm neden seninki gibi yeşil değil? Yoksa bende o mana dediğin şeyden yok mu?"
Nerya'nın yüzü bir anlığına soldu. Küreye baktığında o karanlığın etrafında küçük, inatçı ateş parçacıklarının filizlendiğini fark etmişti. Kael'e karanlık büyüden bahsetmek istemedi, onu korkutmaktan ya da başına gelecekleri bilmesinden çekindi. "Hayır oğlum,""Yatkınlığın..." sesini titretmemeye çalışarak yalan söyledi. "Ateş, Kael. Çok yoğun ve ham bir ateş gücün var."
Az önce gördüğün o renklerin yoğunluğu senin ateşinin gücünden kaynaklanıyor."
Kael bu haberi duyunca yerinden sıçradı. "Yani ben de büyü öğrenebilirim, değil mi?"
"Evet oğlum, öğrenebilirsin. Ama önce vücudunda akan manayı hissetmelisin. Büyünün temeli budur; onu ne kadar iyi kontrol edebilirsek, o kadar ileri gideriz." Nerya, Kael'in avuç içine kalemle küçük bir nokta çizdi. "Bunu aklında tut. Şimdi gözlerini kapat ve tüm vücudunda akan enerjinin bu noktada toplandığını hayal et." Zorlama, sadece yönlendir."
Kael gözlerini kapattı Önce sadece karanlık vardı. Sonra bir kıvılcım hissetti. Göğsünden koluna doğru akan, erimiş metal gibi sıcak bir enerji.. Annesinin dediği gibi, bedenindeki tüm o sıcaklığın avuç içindeki noktaya doğru bir nehir gibi aktığını düşündü. elinde bir ısınma hissetti. Gözlerini açtığında, avucunun üzerinde küçük, titrek bir ateş topu yanıyordu. 1. Halkalı basit bir ateş büyüsünü ilk denemesinde başarmıştı.
Nerya bu hıza şaşırmıştı ama belli etmedi. O, babasının oğlu... Tabii ki hızlı kavrayacaktı, diye düşündü.
Sonraki birkaç gün boyunca Nerya ona Sözsüz Büyü sanatını öğretti. "Büyüler sözle yapıldığında çok daha yıkıcı olur," dedi annesi, "ama gerçek bir savaşta, hızlı bir el hareketi bin kelimeden daha değerlidir. Doğru kontrol edilirse, en basit büyü bile en keskin kılıçtan daha ölümcül olabilir."
. Kael, elinde mana toplayıp ateşe şekil vermeyi öğrenmek için saatlerce çalıştı. Annesi sürekli uyarıyordu: "Kontrol her şeydir Kael. Kontrolsüz güç hem sana hem çevrene zarar verir. Ve sakın mananı tamamen tüketme; manası biten bir büyücü bitkin düşer, bilincini kaybeder, hatta ölebilir."
Kael, başı dönene kadar pratik yaptı. Mananın sınırlı bir kaynak olduğunu acı yoldan öğrendi.
Kael bir hafta boyunca her gün ormana gidip kendine odunlardan hedefler yaptı. Artık ateş topları daha isabetliydi. Bir gün çalışırken aklına Ashael'in "ormanın sesi" dediği şey geldi. Yere çömeldi, ellerini toprağa koydu. Ashael'in hissetme öğüdüyle annesinin odaklanma dersini birleştirdi.
Gözlerini kapattığında, toprağın altındaki enerjiyi çok daha derinlerde hissetmeye başladı. Elindeki manayı toprakla bütünleştirip annesinin bahsettiği 2. Halkalı bir büyü olan Ateş Duvarını denedi. Kael gözlerini açtığı an, önünde yerden yukarı doğru kükreyerek yükselen devasa bir ateş sütunu gördü. Sıcaklık o kadar yoğundu ki, yukarıdaki ağaçların yaprakları bir anda kavruldu. Kael, ciğerleri yanıyormuş gibi hissederek yere yığıldı. Manası neredeyse tamamen bitmişti.
"Çok fazla..." diye hırıldadı, kalbi göğüs kafesini dövüyordu. "Kontrol etmem lazım... yoksa bu güç beni tüketecek."
gözlerini tekrar kapadı annesinin ona öğrettiği gibi zihnini boşaltıp manayı tekrardan toprağa doğru yönlendirmeyi denedi sonunda büyüyü iptal edebilmişti Yere yığıldığında nefes nefeseydi. "Kontrol..." diye mırıldandı. "Önce kontrolü öğrenmeliyim."
2.Halka, tahmin ettiğinden çok daha yıkıcıydı. "Daha dikkatli olmalıyım," Kael, bitkin bir halde yere otururken. "Önce temel büyüde tamamen ustalaşmadan bu kadar yüksek seviyelere kalkışmamalıyım." diye düşündü
Kael, sonraki bir haftayı bitkinlik ve keşif döngüsü içinde geçirdi. Hayalindeki o iyileştirme büyüsünü yapamıyordu ama ateşi her geçen gün daha keskin, daha hızlı ve daha itaatkar oluyordu
Eve her gün manası azaldığı için bitkin bir halde dönse de Kael mutluydu. Henüz o hayalindeki iyileştirme büyülerini yapamıyordu belki ama elindeki bu ateşle köyünü ve sevdiklerini koruyabileceğine olan inancı tamdı.
Öğleden sonra Kael, hem bacaklarını açmak hem de köydeki durumu görmek için dışarı çıktı. Köy merkezi savaş alanı gibiydi ama herkes el birliğiyle çalışıyordu.
Kael, köy merkezine indiğinde yıkıntılar arasında devasa cüssesiyle molozları tek başına kaldıran Boran'ı gördü. Boran, eski bir askerdi; emekli olduktan sonra köyün demirciliğini ve güvenliğini üstlenmişti. Kael'i görünce işini bıraktı, terini sildi ve ağır adımlarla yanına geldi.
"Kael! Dur bakayım orda," dedi sesi gök gürültüsü gibi gürleyerek. Kael yaklaştığında Boran, nasırlı ve devasa eliyle Kael'in omzuna öyle bir vurdu ki Kael sarsıldı. "Dün geceki o hamleni gördüm evlat. O yaratıkların ne olduğunu ben bilirim... Sen olmasan bugün bu köyden geriye sadece kemikler kalırdı. Muhafızlık yaptığım yıllarda senin kadar yürekli çok az genç gördüm." Boran'ın eşi o sırada arkadan gelip, dumanı tüten taze bir ekmeği Kael'e uzattı.
Yol boyunca başkaları da durdurdu onu. Bazıları teşekkür ediyor, bazıları ise çocuklarını koruduğu için minnetle elini sıkıyordu. Kael bu ilgiden biraz mahcup olsa da, içindeki koruma içgüdüsü daha da güçlendi.
.Kael, Boran'ın yanından ayrıldıktan sonra köyün kalbinin attığı yer olan Ulu Çınar Hanı'na doğru yürüdü. Hanın tabelası dün geceki rüzgarda yan yatmış, zincirleri her sallantıda acı bir gıcırtı çıkarıyordu. İçeri girdiğinde, yanık odun kokusuna karışmış yoğun bir maya ve baharat kokusu onu karşıladı.
Hanın sahibi, şişman ve her zaman terli olan Grog, tezgahın arkasında darmadağın olmuş rafları düzeltiyordu. Kael'i görünce elindeki bezi bıraktı ve içten bir gülümsemeyle seslendi:
"Vay vay vay! Bak hele kim gelmiş! Bizim dünün küçük çocuğu, bugünün koca yürekli delikanlısı!"
Hanın içindeki birkaç köylü başını çevirip Kael'e baktı. Köşede oturan yaşlı Sulu Göz Silas, elindeki ahşap kupayı havaya kaldırdı. "Grog! Bırak rafları da şu delikanlıya bir Kızıl Elma Özü doldur. Hesabı benden! Eğer dün gece o gölgelerin karşısında dikilip bizi uyandırmasaydı, şimdi hiçbirimiz burada helalinden bir şeyler içiyor olmazdık."
Grog, Kael'in yaşının küçüklüğünü bildiği için ona alkolsüz ama boğazı hafifçe yakan, dağ meyvelerinden yapılmış buz gibi bir içecek doldurdu. Kupayı Kael'in önüne, tahta masaya gürültüyle bıraktı.
Kael mahcup bir tavırla masaya oturdu. "Sadece yapmam gerekeni yaptım Silas amca," dedi sesi biraz çekingen çıkarak.
"Yapman gerekeni mi?" dedi Silas, masaya doğru hafifçe eğilerek. "Evlat, bizler çiftçiyiz, esnafız... Tehlike kapıya dayandığında çoğumuzun aklına gelen ilk şey kaçmaktır. Ama sen kaçmadın. Dün gece yaptığın şey bize sadece zaman kazandırmadı, bize kendimizi koruyabileceğimizi hatırlattı."
Kael, buz gibi elma özünden büyük bir yudum aldı. Boğazından geçen keskin ama tatlı sıvı, tüm günün yorgunluğunu bir anlığına sildi. Yine de handaki bu neşeli atmosferin içinde kendini bir yabancı gibi hissediyordu. Köylülerin ona minnetle bakması hoşuna gitse de, içten içe sadece şansının yaver gittiğini düşünüyordu. Üstelik vücudunda ilk kez hissettiği o garip sıcaklık ve her an bir şeyi yakacakmış gibi karıncalanan elleri, ona her şeyin artık eskisi gibi olmayacağını sessizce fısıldıyor gibiydi.
Tamamdır kanka, eve dönüş sahnesiyle 3. bölümü noktalıyoruz. Kael'in handaki o kafa karışıklığından sonra eve, güvenli limanına dönüşünü ve annesiyle olan o kısa, anlamlı diyaloğunu şu şekilde kurguladım:
Kael, hanın gürültülü ve dumanlı havasından çıkıp akşam serinliğine adım attığında derin bir nefes aldı. Gökyüzü yavaş yavaş kararıyor, yıldızlar tek tük belirmeye başlıyordu. Eve doğru yürürken avuç içindeki o karıncalanma hâlâ geçmemişti; sanki parmak uçlarında hapsedilmiş küçük bir fırtına taşıyor gibiydi.
Evin kapısını araladığında, Nerya'yı masanın başında, sönmeye yüz tutmuş bir mumun ışığında eski bir kitabı incelerken buldu. Kael'in girdiğini duyunca başını kaldırdı, yorgun ama dikkatli gözlerle oğlunu süzdü.
"Geç kaldın," dedi Nerya yumuşak bir sesle. "Köydekiler seni pek bırakmak istememiş anlaşılan."
Kael, annesinin karşısına oturdu. "Sadece teşekkür etmek istediler. Ama anne... bugün hissettiğim o şey... Ateş duvarını yaptığım an sanki ben kontrol etmiyordum da, o beni bir yere çekiyordu. Bu normal mi?"
Nerya elini uzatıp oğlunun masanın üzerindeki elini sıktı. Parmakları buz gibiydi ama Kael'in teninden yayılan o garip sıcaklığı hissedebiliyordu. "Güç, bazen sahibini denemek ister Kael. Henüz yolun çok başındasın. Bugün sadece bir kıvılcım çaktın ama o kıvılcımı bir meşaleye dönüştürecek olan senin iraden olacak. Şimdi dinlen, yarın daha fazlasına ihtiyacın olacak."
Kael başıyla onaylayıp odasına yöneldi. Yatağına uzandığında tavanı izlerken annesinin sözlerini düşünüyordu. "İradem..." diye mırıldandı.
Gözlerini kapattığında, ellerinde ve kollarında hapsedilmiş bir akarsu gibi dolanan o canlı sıcaklığı hâlâ hissediyordu; sanki kanı değil de saf enerji damarlarında yol alıyordu. Ancak günün tüm ağırlığı ve manasını son damlasına kadar kullanmanın getirdiği o derin bitkinlik sonunda galip geldi. Zihnindeki sorular yavaşça bulanıklaştı ve Kael, elindeki o dinmek bilmeyen tuhaf ısıya rağmen ağır bir uykuya teslim oldu.


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı