Güneş, köyün üzerindeki sis perdesini henüz dağıtmamıştı. Kael, mutfak masasında oturmuş, önündeki çorbayı dalgınca karıştırıyordu. Kaşığı her çevirişinde, dün gece Ashael ile yaşadığı o tuhaf anlar, sanki çorbanın buharı arasından ona bakıyordu.

Annesi, ocağın yanındaki şifalı otları düzenlerken oğlunun bu alışılmadık sessizliğini fark etti. Titreyen elleriyle bir kase daha otu kenara bırakıp Kael'e döndü. Bakışları, oğlunun sol elindeki ay yüzüğüne kaydı.

"Hala oradasın, değil mi?" dedi annesi, sesi sabah rüzgarı kadar yumuşaktı. "Bedenen burdasın ama zihnin dün yaşadığın o olayın içinde hapsolmuş.

Kael irkilerek annesine baktı. "Sadece... anlam veremiyorum anne. Ashael, o kelebek... Sanki her şey bir planın parçasıymış gibi hissettiriyor.

Annesi derin bir iç çekti, gözlerinde tarif edilemez bir hüzün belirdi. "Bazen hayat, biz hazır olmadan kapımızı çalar Kael. Ama bugün zihnini temizlemelisin. Orman, dalgın bir avcıyı sevmez.

Kael başıyla onaylayıp ayağa kalktı. Baltasını omzuna atarken annesinin uyarısını kulak ardı etmeye çalıştı ama içindeki o huzursuzluk geçmiyordu.

Ormanın derinliklerine daldığında, hava her zamankinden daha ağır geliyordu. Baltasını sert bir kütüğe indirdi; ancak vuruşu isabetsizdi, balta oduna hafifçe sürtünüp elinden kaydı. Kael durdu, nefes nefese kalmıştı. Sol parmağındaki ay yüzüğüne baktı. Gümüş parıltısı, ormanın koyu yeşilliği ve sabahın loş ışığı altında sanki bir uyarı sinyali gibi ritmik bir şekilde ışıldıyordu.

"Odaklanmalısın," diye mırıldandı kendi kendine. Ama tam o sırada, rüzgarın taşıdığı o ilk acı koku burnuna çarptı.Ciğerlerine çektiği o temiz orman havasının yerini, çürümüş yapraklar ve sanki büyüyle kavrulmuş sülfürün boğucu ağırlığı aldı. Kuşlar büyük bir gürültüyle ormandan kaçıyordu.

Kael kafasını yukarı kaldırdığında, köyün olduğu taraftan gökyüzüne doğru yükselen siyah duman sütunlarını gördü.

"Annem!" diye haykırdı, sesi ormanın derinliklerinde yankılandı ama cevap veren tek şey kaçışan kuşların kanat çırpışlarıydı.

Baltasını daha sıkı kavradı ve bacaklarındaki tüm gücü kullanarak köye doğru koşmaya başladı. Dalları kırıyor, dikenli çalıların arasından dikkatsizce geçiyordu; yüzündeki küçük çizikleri hissetmiyordu bile. Köyün girişine vardığında gördüğü manzara, rüyalarından bile daha karanlıktı.

Köyün o huzurlu meydanı tam bir savaş alanına dönmüştü. Normalde ormanın en kuytu köşelerinde yaşayan Kızıl Gölge Kurtları, birer canavara dönüşmüş gibi her şeye saldırıyordu. Kael, bir tanesiyle göz göze geldiğinde donup kaldı. Kurtların gözleri kıpkırmızı parlıyordu ve boyunlarındaki o tuhaf, kan rengi rünler havayı bile bozuyordu. Normalde karşılaştığı kurtlardan çok daha iri ve vahşiydiler. Kael, içgüdüsel bir refleksle üzerine atlayan ilk kurda elindeki ağır odun baltasını savurdu. On dört yaşında olmasına rağmen yıllardır odun kırmanın verdiği o ham kuvvet, baltanın kurdun kafasına ağır bir darbe indirmesini sağladı. Yaratık acı bir iniltiyle yere yığılırken, Kael etrafındaki kaosu dehşetle izledi. İnsanlar çığlık çığlığa koşuyor, bazıları yerlerde yaralı yatıyordu.

"Kurt, yaşlı bir köylünün boğazına dişlerini geçirmek üzereydi. Kael son sürat oraya atıldı: 'Hana gidin! Kendinizi kurtarın!'"

Kael'in zihni korkuyla uyuşmuştu ama bedeni durmuyordu. Ne bir stratejisi vardı ne de ne yapacağına dair bir fikri; sadece o an orada yardıma muhtaç birini gördüğünde,Baltasını savururken aslında bir savaşçı gibi değil, sevdiklerini kaybetmekten ölesiye korkan bir çocuk gibi hareket ediyordu."

Hana!" diye tekrar bağırdı. Eli ayağı tutmayan birkaç yaşlıyı ve ağlayan iki çocuğu kollarından tutup Ulu Çınar Hanı'nın ağır meşe kapılarına doğru yönlendirdi.

Ancak bir anlık sessizlikte kalbi duracak gibi oldu. Herkesi kurtarmaya çalışırken kendi evini, annesini unutmuştu. "Anne!" diye fısıldadı. Kalabalığı hanın güvenli duvarları ardına ittikten sonra, kurtların ve alevlerin arasından sıyrılıp kendi evine doğru depar attı.

Kael, nefes nefese yokuşu tırmanırken kalbi boğazında atıyordu. Ancak evin bahçe kapısına vardığında adımları yavaşladı, gördüğü manzara karşısında buz kesti. Köyün merkezi alevler içinde bir cehennemken, kendi evi tuhaf bir sükunetin içindeydi.

Evin etrafındaki hava, sanki suyun altındaymış gibi hafifçe dalgalanıyor, belli belirsiz yeşil bir hare saçıyordu. En korkutucu olan ise Kızıl Gölge Kurtları'ydı. Birkaç tanesi evin hemen sınırında durmuştu; ama saldırmıyorlardı. Sanki görünmez bir camın arkasındaki avlarına bakıyormuş gibi, başlarını yana eğmiş, o parlayan kırmızı gözleriyle evi ve içindeki hayatı sadece sessizce izliyorlardı. Pençelerini o sınırdan içeri uzatmaya bile cesaret edemiyorlar, sanki orada onları durduran fiziksel bir güçten ziyade, kadim bir korku varmış gibi kıpırdamadan bekliyorlardı.

Kael, kurtların o ürpertici bakışları arasından geçip kapıya daldı. "Anne!"

Annesi , salonun ortasında duruyordu. Yüzü her zamankinden daha solgun, nefesi ise daha düzensizdi. Elleri hafifçe havada, sanki görünmez ipleri tutuyormuş gibi titriyordu. Kael'i gördüğünde derin bir nefes aldı ama kollarını indirmedi.

annesinin bakışları oğlunun üzerine kilitlendi; başından aşağı süzülen islere, kıyafetindeki yırtıklara ve elindeki kanlı baltaya baktı.

O an, kollarındaki o gerginlik bir anlığına gevşer gibi oldu. Gözlerinden yaşlar süzülürken derin, titrek bir nefes aldı. Oğlunun sapasağlam karşısında durduğunu görmek, o an için dışarıdaki tüm kıyameti unutturmuş, yüreğine su serpmişti. "Kael... Tanrılara şükürler olsun," dedi

Kael hemen annesinin yanına koştu. "Anne, sen iyi misin? Bu ev... dışarıdaki kurtlar buraya yaklaşamıyor bile!"

Annesi zoraki bir gülümsemeyle oğlunun yüzünü ellerinin arasına aldı. "Burada güvendesin oğlum. Bu bariyer... ben nefes aldığım sürece seni korur. Ama sakın, sakın dışarı çıkma. Doğu Krallığı yardıma gelene kadar elimizden bir şey gelmez."

Kael, annesinin yorgun ellerini tuttu ama gözleri dışarıdaki dumanlara takılmıştı. "Yapamam anne. Ulu Çınar Hanı'na taşıdığım o çocuklar, o yaşlılar... Onların böyle bir kalkanı yok. Eğer ben burada saklanırsam, hepsi ölecek."

Annesi, Kael'in gözlerindeki o kararlılığı görünce onu eve kapatamayacağını anladı. Derin bir iç çekti, oğlunun sağ elini sıkıca kavradı. "Eğer gideceksen, korumasız gidemezsin," dedi sesi titreyerek.

Annesi fısıltıyla eski bir dilde kelimeler mırıldanırken, Kael'in elinde yeşil, parlak bir ışık hüzmesi belirdi. Işık yavaş yavaş Kael'in avucunun içine karmaşık bir rün deseni olarak işlendi. Kael elindeki o ani sıcaklığı ve zonklamayı hissedebiliyordu.

"Oğlum, bu efsunu seni kurtlara karşı koruması için eline işliyorum," dedi annesi, Kael'in gözlerinin içine bakarak. Sesi her zamankinden daha ciddiydi. "Ama dinle beni; bu rün seni ölümsüz yapmaz. Bir sınırı var. Darbeleri sönümler, pençelerin tenini kesmesini engeller ama sınırsız bir gücü yok. Gücünü boşa harcama, kendine dikkat et ve hayatını asla gereksiz yere tehlikeye atma. Sen akıllı bir çocuksun, dediklerimi unutma!"

Kael, elindeki o parlayan desene baktı. Annesinin bu kadar ciddi bir uyarı yapması onu ürpertmişti ama köyde ölenleri düşündükçe duramazdı. Annesine son bir kez sıkıca sarıldı. "Söz veriyorum anne, dikkatli olacağım."

Baltasını tekrar kavradı ve kapıdan dışarı, o sessizce bekleyen Kızıl Gölge Kurtları'nın arasına doğru koşmaya başladı. Merkeze yaklaştığında ortalık hala kaos içindeydi. Bir kurt hızla Kael'in üzerine atıldı; Kael savunma yapmaya fırsat bulamadan kurdun pençesi omzuna çarptı. Normalde derisini parçalaması gereken o darbe, tam temas ettiği anda yeşil bir parıltıyla engellendi. Kael, rünün korumasını bizzat hissetmişti.

"İşe yarıyor..." diye mırıldandı. Ama annesinin "sınırı var" sözü aklına gelince durmadı, önüne çıkan kurtları birer birer yere sererek yardıma muhtaç insanları Ulu Çınar Hanı'na taşımaya devam etti.

Kael, merkeze vardığında rünün gücünü her hücresinde hissediyordu. Üzerine doğru koşan kurtları birer birer yere sererken, rün sayesinde aldığı darbeler sanki bir kalkanın üzerinden kayıp gidiyordu. Bir an için aklından, "Keşke köydeki herkese bu rünü çizsek, o zaman kimse ölmek zorunda kalmazdı," diye geçirdi. Ama hemen ardından hasta annesinin bitkin halini hatırladı; annesi herkesi tek tek efsunlayacak durumda değildi. "Keşke annemden bu büyüyü daha önce öğrenseydim," diye düşündü ama isyan etmek için artık çok geçti.

Olabildiğince çok kişiyi kurtarıp hanın kapılarına ulaştırdığı sırada, meydanda derin bir Uluma yankılandı. Diğer kurtlar birer birer kenara çekilirken, Kael'in önüne normalden çok daha büyük ve bakışları zeka dolu bir kurt çıktı. Bu, sürünün lideri, Alfa Kızıl Gölge Kurdu idi.

Kael, karşısındakinin dengi olmadığını ilk bakışta anladı. Alfa, sadece pençeleriyle değil, etrafına yaydığı o baskıcı kırmızı enerjiyle de korkutucuydu. Annesinin, "Hayatını tehlikeye atma," sözleri kulaklarında yankılandı. Kael, nefes nefese kalmıştı ve rünün yeşil parıltısı hafifçe titremeye başlamıştı.

Arkasını dönüp can havliyle koşmaya başladı. Ancak kaosun ortasında ayağı yerdeki bir enkaza takıldı ve sertçe yere kapaklandı. Üzerine doğru atılan diğer kurtlardan son bir hamleyle sıyrılıp ayağa kalktı, koşmaya devam etti ama Alfa çoktan mesafeyi kapatmıştı.

Kael tam bir köşeyi dönecekken Alfa'nın devasa gölgesi üzerine çöktü. Kurt, havada asılı kalmış gibi göründüğü o salise içinde pençesini savurdu. Kael kendini korumak için elini siper etti ama darbe o kadar şiddetliydi ki, annesinin rünü Alfa'nın bu muazzam saldırısını önleyemedi. Yeşil ışık bir cam gibi çatlayarak söndü ve Kael aldığı darbenin etkisiyle savrularak yere yığıldı.

Alfa, son darbeyi indirmek için üzerine atılmak üzereyken; havayı keskin bir metal sesi ve at kişnemeleri yardı.

"Dayan küçük adam!"

Komutan Alaric, atının üzerinde bir fırtına gibi meydana daldı. Kael'in üzerine doğru havada süzülen Alfa'yı gördüğü an, gümüş işlemeli kılıcını öyle bir güçle savurdu ki, devasa kurt tek bir hamleyle ikiye bölündü. Doğu Krallığı'nın o meşhur savaşçı ekibi, tıpkı bir sel gibi meydana yayılarak kalan yaratıkları dizginlemeye başladı.

Ortalık biraz daha dindiğinde, Doğu Krallığı'ndan gelen ekip yaratık saldırısını tamamen dizginlemişti. Krallığın şifacıları hemen yaralılarla ilgilenmeye başladı. Doğu Krallığı, diğerlerine göre simya ve tıpta çok daha ileriydi; şifacıları en ağır yaraları bile dindirecek şekilde eğitilmişti.

Alaric, şifacılardan birine yerde yatan Kael'i işaret ederek, "Hemen bu çocukla ilgilenin!" diye emretti.

Kael, acıyla yerinden doğrulurken şifacının elini hafifçe itti. "Ben iyiyim," dedi sesi titreyerek. "Lütfen, benden daha kötü durumda olanlar var. Onlara yardım edin."

Komutan Alaric, bu cevap karşısında duraksadı. Karşısındaki 14 yaşındaki çocuğun bu yufka yürekliliği ve cesareti onu etkilemişti. Kael'in yanında duran, üzeri kurt kanıyla kaplı paslı odun baltasını gördüğünde hafifçe gülümsedi ama gözlerinde büyük bir ciddiyet vardı.

"Bu basit baltayla mı o sürüyle tek başına mücadele ettin küçük adam?" diye sordu Alaric.

Kael, kanlı baltasına ve titreyen ellerine baktı. O an içini tarif edilemez bir çaresizlik kapladı. Doğu Krallığı'nın savaşçıları gelmeseydi orada öleceğini ve kimseyi kurtaramayacağını biliyordu. "Keşke daha güçlü olsaydım," diye düşündü. "O zaman daha çok komşumu, daha çok arkadaşımı kurtarabilirdim."

Kael, Alaric'in sorusuna cevap veremeden yorgun adımlarla eve doğru yola koyuldu. Arkasında ise Komutan Alaric ve ekibi, etkisiz hale getirilen kurtların boyunlarındaki o tuhaf rünleri inceliyordu. Daha önce hiç görmedikleri bu desenler, saldırının tesadüf olmadığını, birinin bu yaratıkları bilinçli olarak köye sürdüğünü kanıtlıyordu. Komutan, "Bunu hemen merkeze bildirmeliyiz," diyerek sabaha karşı yola çıkmak üzere emirlerini verdi.

savaşçıları gelmeseydi hiçbir şansım yoktu. Lütfen bana büyü öğret. Hiç yoktan koruyucu efsunları öğrenmeliyim ki bir daha kimse gözlerimin önünde ölmesin..."Kael, eve vardığında annesi Ashael onu eşikte bekliyordu. Oğlunun kanlı baltasını, parçalanmış kıyafetlerini ve yüzündeki o derin çaresizliği gördüğünde hiçbir şey sormadı; sadece kollarını açtı. Kael, annesinin omzuna yaslandığında tüm o dik duruşu bir anda yerle bir oldu.

"Anne, hiçbir şey yapamadım," dedi sesi titreyerek. "O Alfa... rünün bile koruyamadığı kadar güçlüydü. Doğu Krallığı askerleri gelmeseydi şu an burada olamazdım. İnsanlar gözlerimin önünde can verdi ve ben sadece izledim."

Kael başını kaldırıp annesinin gözlerinin içine baktı. Bakışlarında daha önce hiç olmayan, yakıcı bir arzu vardı. "Lütfen anne... Bana büyü öğret. Hiç yoktan koruyucu efsunları, şifayı öğret. Kendimi ve başkalarını korumak istiyorum. Bir daha böyle çaresiz kalmak istemiyorum!"

Annesi Ashael'in yüzünde derin bir hüzün belirdi. Elini Kael'in yanağına koydu, parmakları oğlunun yüzündeki isleri sildi. Bir süre sessiz kaldı; sanki içindeki bir fırtınayla mücadele ediyordu. Annesi derin bir nefes alarak doğruldu. Bakışları yumuşadı ama sesinde ilk kez bir eğitmenin kararlılığı vardı.

"Büyü öğretmek, sadece eline bir güç vermek değildir Kael," dedi annesi, oğlunun elini sıkıca tutarak. "Bu, dünyanın görünmeyen yüklerini de sırtına almaktır. Doğanın dengesiyle oynamaya başladığında, artık hiçbir şey eskisi gibi gelmeyecek sana. Eğer buna gerçekten hazırsan... Yarın şafak vakti ilk dersine başlayacağız. Ama unutma; büyü sadece korumak için değil, anlamak içindir."

Kael, annesinin elini aynı sıkılıkla geri tuttu. "Hazırım anne. Sadece odun keserek ve bekleyerek birilerini koruyamam. Anlamaya da, öğrenmeye de hazırım."

Annesi hafifçe gülümsedi ama bu hüzünlü bir gülümsemeydi. O halde şimdi biraz soluklanalım oğlum," dedi annesi

Dışarıda, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Komutan Alaric ve askerleri, topladıkları rünlü kanıtlarla birlikte Doğu Krallığı'na doğru yola çıkarken, köyün üzerindeki dumanlar yavaş yavaş dağılıyordu. Köy sessizdi ama Kael'in zihninde fırtınalar kopuyordu. Annesinin o tozlu rafların arkasından çıkaracağı sırlar ve eline işleyeceği ilk gerçek efsun için sabırsızlanıyordu.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı