
Mezrathus’un malikanesinin üstünde mor şimşekler çakıyordu Havada ağır bir rutubet kokusu vardı.
Grace, kollarından ve bacaklarından duvara zincirlenmiş halde asılı duruyordu. Kıyafetleri parça parça olmuş, tenine işleyen mühürler yüzünden mana damarları kararmıştı. Karşısında ise devasa bir varlık vardı:
Baş iblis Mezrathus.
"Hala o hastalıklı gözlerinde bir kibir kırıntısı görüyorum, Grace,"
"Arkadaşların mühürlü boyutun derinliklerinde can verirken, sen burada sadece bir piyon olarak çürüyorsun.. Karanlık sanatları bu boyuta sızdırmak için kimden emir aldın?"
Grace, zincirlerin acısıyla inleyerek başını kaldırdı. yüzünde delice bir ifade vardı. Ancak bu ifadenin arkasında derin bir öfke ve nefret yatıyordu.
"Emir mi? O aşağılık herif... Luminos... Bizi sadece birer kurbanlık koyun gibi öne sürdü!"
"Benim arkadaşlarım... Benim yoldaşlarım onun planı yüzünden sığınakta can verdiler! O Lanet herif bizi sadece kendi emelleri için kullandı. madem her şeyi bilmek istiyorsun Yüce baş iblis! o zaman beni iyi dinle! Çünkü Luminos’un bile tahmin edemeyeceği kadar büyük bir kıyamet yaklaşıyor!"
"Ne demek istiyorsun! Luminos’un planı ne?"
"Luminos sadece bir vitrin süsü!" diye bağırdı Grace, zincirlerini sarsarak.
"Asıl hedefimiz... Hayır, yer altı örgütümüzün asıl hedefi… Doğu Krallığı’nın derinliklerinde yüzyıllardır mühürlü tutulan eski bir iblis yaratığını serbest bırakmak! Tehlike seviyesi S kademe olan, 9. halka bir büyücüyü bile oyuncak gibi harcayabilecek, sınır tanımayan bir yaratık!..."
"Bahsettiğin bu yaratık..."
"Evet!" diye haykırdı Grace, gözleri delice parlayarak. "Yedi başlı hidra... Rasdorim!"
Mezrathus Rasdorim ismini duyduğu an adeta şok içinde kalmıştı. Kalbinde yüzyıllardır hissetmediği bir ürperti belirdi. Rasdorim... Tek başına koca bir krallığı, harabeye çevirebilecek kadar muazzam ve yıkıcı güce sahip olan kadim bir iblis canavarıydı. En korkunç yanı ise, yedi başının yedisi de aynı anda, kesilmedikçe, kendini akılalmaz bir hızda saniyeler içinde yenileyen zeki ve devasa boyutlarda bir yaratık olmasıydı. Onu öldürmek neredeyse imkansız olduğundan, yüzyıllar önce Doğu Krallığı’ndaki en yüksek seviyeli büyücüler el birliğiyle, binlerce can feda ederek bu yaratığı mühürlemişlerdi. Bu mühür, krallıkta sadece en üst kademedeki birkaç kişinin bildiği, sır gibi saklanan gizli bir yerde tutuluyordu.
"Böyle bir deliliğe neden kalkışıyorsunuz?! Kafayı mı yediniz?! Rasdorim serbest kalırsa, sadece soylular ya da krallık değil; senin o yeraltı örgütün de, sığındığınız o karanlık delikler de haritadan silinecek! O canavar önünde duran hiçbir şeyi ayırt etmez!"
Grace aniden kahkahalarla gülmeye başladı.
"Bunun bir önemi var mı sanıyorsun? İnsanlık günden güne çürüyor iblis! Tepede duran, elinde sınırsız güç barındıran o soylulara adalet hiçbir şekilde işlemiyor! Aşağıda sıradan halktan insanlar açlıktan kırılırken, yukardakiler şatolarında şaraplarını yudumluyor. Bu hastalıklı krallığın, bu çürümüş düzenin tamamen yok olması için... kendimin ve yoldaşlarımın ölmesinde hiçbir sakınca görmüyorum! Bırakın Rasdorim her şeyi yutsun. Adaletin olmadığı bir dünyada, kıyamet en büyük temizliktir!"
Mezrathus, karşısındaki bu adamın gözlerine tiksintiyle baktı. Ortama yayılan karanlık manası, Grace’in nefesini kesecek kadar yoğunlaşmıştı.
"Sen adaleti krallığın yok oluşunda arayacak kadar zavallı bir korkaksın, Grace!"
"Soylulardan nefret ettiğini söylüyorsun ama onların düzenini yıkmak için masumların kanını bir canavara sunuyorsun. Güçlülerin tiranlığına karşı çıkarken, gücün en vahşi haline diz çöküyorsun! Sizin adalet dediğiniz şey, kendi zayıflığınızı örtecek devasa bir yıkım arzusundan başka bir şey değil! Sen ve o hastalıklı örgütünüz, dünyayı temizlemeyeceksiniz; sadece arkasında hiçbir şey bırakmayan zavallı birer piyon olarak tarihin çöplüğüne gömüleceksiniz!"
Mezrathus’un bu hakikat dolu sözleri karşısında Grace’in gülüşü yüzünde donmuştu, gözlerindeki o delice parıltı yerini bir sessizliğe bırakmıştı. Söyleyecek tek bir kelime bile bulamamıştı; fikri değişmemişti ama Mezrathus onun tüm ideolojisini tek bir hamlede yerle bir etmişti.
Mezrathus arkasını döndü ve kapıdaki gardiyanlara işaret etti.
"Bu hastalıklı adamı zindanın en alt katına atın! Mühürleri her saat başı kontrol edilsin."
Zindandan çıkıp Kale’nin ana salonuna doğru yürüyen Mezrathus’un adımları her zamankinden daha ağırdı. O sırada pelerini hala insan dünyasının kokusunu taşıyan Abaddon içeri girdi.
"Sorgu nasıl geçti baba? Örgütün arkasındaki isme dair bir ipucu var mı?"
"İşin arkasında Luminos’un olduğunu tahmin ediyordum... Ve maalesef yanılmamışım. Her şey onun ve o karanlık oluşumun başının altından çıkıyor."
Abaddon Luminos adını duyduğu an yumruğunu sıktı
"Merkez krallığa gittiğimde o herifin işini oracıkta bitirmeliydim! Kael'in etrafında dolanmasına ve bu kadar rahat hareket etmesine izin vermemeliydim!"
"Sakin ol Abaddon!"
Luminos’tan çok daha büyük bir sorunumuz var. Ashen-Legion düşündüğümüzden çok daha büyük ve tehlikeli bir örgüt olabilir…"
Mezrathus, zindanda Grace’in anlattığı her şeyi; S kademe canavar yedi başlı hidra Rasdorim’in mührünü kırma planlarını tek tek Abaddon’a aktardı. Konuşma bittiğinde, Abaddon’un yüzündeki o öfkeli ifade yerini derin bir ciddiyete ve dehşete bıraktı. Durumun ne kadar kritik olduğunu o da çok iyi anlamıştı.
"Rasdorim mi...?"
"Eğer o yaratık serbest kalırsa, Doğu Krallığı diye bir yer kalmaz. Kael ve Nerya da o tehlikenin tam ortasında."
"Doğu Krallığı’na acil koduyla gizli bir bildirge göndereceğim. Yer altı örgütünün elebaşlarından aldığım bu kritik bilgiyi onlara aktaracağım. Hidranın mühürlü tutulduğu bölgedeki güvenliğin ne pahasına olursa olsun en üst seviyeye çıkarılması gerektiğini söyleyeceğim. Krallık soyluları ne kadar kibirli olursa olsun, bu tehdidi görmezden gelemezler."
"Bu arada... Gelam’daki habercin az önce buradaydı. Sınırdaki köylerden birine bir yaratık saldırmış.”
“Ne! Sadece 3 gündür ortada yoktum. Ben o köylerde nöbet tutmaları ve güvenliği sağlamaları için adamlarıma emir göndermiştim. Ne halt ediyor o herifler!”
“Abaddon... İşler daha fazla çığrından çıkmadan, sorumlu olduğun o bölgeye, hemen geri dönsen iyi olur. Sınırdaki açıkları kapatmalıyız."
Abaddon başıyla onayladı.
"Anlaşıldı baba. Hemen yola çıkıyorum."
Diğer yandan, akademideki ilk izin gününde Kael, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte soluğu sokaklarda aldı. Zaman kaybetmeden, koşarak Maceracılar Loncası’na doğru ilerledi. Loncanın o devasa ahşap kapısını büyük bir hızla açıp içeri daldığında, içerideki maceracılar kapıda beliren nefes nefese kalmış bu gence şaşkınlıkla bakakaldılar.
Kael, içeri girmeden hemen önce yüzüne maskesini çekmiş ve akademideki Kael kimliğini geride bırakarak, herkesin tanıdığı gizemli maceracı Rosvil kimliğine bürünmüştü. Doğrudan resepsiyon masasında duran ve evrakları düzenleyen Violet’in yanına yürüdü.
"B-bayan Violet... B-ben... Geldim," dedi Kael, soluklanmaya çalışarak.
Violet başını kaldırdı, karşısında Rosvil’i görünce şaşkınlıkla gülümsedi.
"Ah, Rosvil! Hoş geldin. Bayağıdır ortalıkta yoksun, herkes seni merak etmeye başlamıştı. Önce bir soluklan istersen, ne bu acele?"
"Önemli değil, gerçekten..."
"Bayan Violet, bazı acil ve elimde olmayan sebeplerden dolayı zorunlu olan 2 aylık görev süremi biraz geçtim. Kartımın durumunu kontrol edebilir misiniz?"
Violet, önündeki kayıt defterini açtı ve Kael’in uzattığı lonca kartını büyü büyütecinin altına koyup inceledi. Birkaç saniye sonra kartı Kael’e geri verirken yüzü ciddileşmişti.
"Evet, neredeyse 3 ay olmuş Rosvil. Biliyorsun, lonca kuralları bu konuda çok katıdır. Normalde 1 aylık bir gecikme kartın dondurulması, hatta tamamen iptal edilmesi için yeterli bir sebep. Bu durum senin için büyük bir sıkıntı olabilir."
Kael’in içini anında bir panik kapladı; eğer kartı iptal edilirse loncanın bilgi ağına erişemez, annesini iyileştirmek için ihtiyaç duyduğu nadir malzemeleri toplayamazdı. Hafifçe öne doğru eğilerek adeta yalvaran bir ses tonuyla konuştu:
"Bayan Violet, lütfen... Gerçekten çok kritik bir dönemden geçiyordum. Bir kereliğe mahsus yardımcı olamaz mısınız? Ne gerekiyorsa yapmaya hazırım, kartımın iptal olmasına izin veremem…"
Tam o sırada, loncanın arka tarafında ağır adımlarla yürüyen, heybetli cüssesiyle tanınan Lonca başkanı İvor kapıdan içeri girdi. Rosvil’in sesini duymuştu.
"Rosvil! Sonunda loncanın yolunu bulabildin demek evlat,"
"Bay İvor... Ben, şey, süre meselesi..."
İvor, koca ve nasırlı elini Kael’in omzuna sertçe vurarak samimi bir şekilde gülümsedi.
"Merak etme evlat, endişelenmene gerek yok. Başından neler geçtiğini az çok biliyorum. Senin gibi potansiyelli bir genci böyle bir kural yüzünden kaybedecek değiliz. Senin için o bir aylık gecikme meselesini halledebilirim, için rahat olsun"
Kael, omuzlarındaki o devasa yükün kalktığını hissederek derin bir nefes aldı. Gözlerinde samimi bir minnettarlıkla İvor’a baktı.
"Bay İvor... Ne diyeceğimi bilemiyorum. Gerçekten çok teşekkür ederim, bu iyiliğinizi unutmayacağım."
Violet de araya girerek gülümsedi.
"Adına sevindim Rosvil. İvor arkanda durduğuna göre kartın güvende demektir.”
“Bu arada, madem buradasın, tam senlik, D seviye özel bir görevim var."
Kael merakla İvor’a doğru yaklaştı.
"Nasıl bir görev Usta İvor?"
"Bir yer altı mezatı," diyerek açıklamaya başladı İvor, sesini iyice alçaltarak.
"Doğu Krallığı’nda her ay düzenli bir şekilde, sadece en yüksek seviye soyluların ve zengin tüccarların katılabildiği gizli, mezatlar düzenleniyor. Kulağımıza gelen kesin bilgilere göre, bu akşam düzenlenecek olan mezatta son derece önemli ve gizemli bir eser tanıtılacak. Bu eser her ne ise, şimdiden krallığın gölgelerinde fısıltı halinde haberi yayılmış durumda."
"Bu görev her ne kadar resmiyette bilgi toplama içerdiği için D seviye olarak görünse de, senden ekstra dikkatli olmanı isteyeceğim Rosvil. Krallıktaki çoğu nüfuzlu soylu, hatta belki de gizli tarikat üyeleri o mezatta olacaktır. Doğal olarak mezatın güvenliğini çok sıkı tutacaklardır."
İvor, iç cebinden parıldayan gümüş renkli, üzerinde ince rünler kazınmış küçük bir küpe çıkarıp Kael’e doğru uzattı.
"Al bakalım bunu, Rosvil."
Kael küpeyi eline alıp inceledi.
"Bay İvor, bu nedir?"
"Bu küpelere, uzaktan iletişim kurabilmemiz için çok ince bir el işçiliği ile özel rünler kazındı,"
"Kael, bunu kulağına tak. Bu görev boyunca bizimle, yani loncanın arkadaki ekibiyle sürekli iletişim halinde kalmanı istiyoruz. Mezatta olan kritik kişiler, şüpheli soylular ve satılan eserler hakkında ne kadar net bilgi alabilirsek bizim için o kadar iyidir. Senden savaşmanı istemiyorum; bunu tamamen bir istihbarat ve bilgi toplama görevi olarak düşün. Olabildiğince az dikkat çekmeye çalış ve gölgelerin arasında kal evlat."
Kael, gümüş küpeyi alıp dikkatlice sağ kulağına yerleştirdi.
"Anlaşıldı, Bay İvor," dedi Kael, gözlerinde kararlı bir ifadeyle.
"Sadece gölgelerde kalıp ihtiyacınız olan tüm bilgileri toplayacağım. Merak etmeyin."
İvor, Kael’in kendinden emin duruşunu görünce tekrar gülümsedi ve omzunu sıktı.
"Sana güvenim tam evlat. Bu görevin üstesinden tereyağından kıl çeker gibi geleceğini biliyorum. Yolun açık olsun."

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı