insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Bölüm Resmi

Kael’in karnına gülmekten neredeyse kramplar girecekti. Koskoca kadim ejderha Grosolun, minik bir kız çocuğu karşısında kelimenin tam anlamıyla çaresiz kalmıştı. Ancak Grosolun’un gözlerinden yayılan ve adeta

"Eğer bir saniye daha gülersen seni bu dağla birlikte eritirim"

diyen bakışı fark edince, genç adam hemen boğazını temizleyip kendini toparladı ve küçük ejder kızı Grosolun’un o devasa burnundan zorlukla çekip aldı.

Minik ejder kız Grosolun’un burnundan indiğinde, neşeyle etrafta koşturmaya başladı. Küçük pullu kuyruğunu bir sağa bir sola sallıyor, yerdeki küçük taşları merakla inceleyip parmaklarının ucundan çıkan küçük elektrik kıvılcımlarıyla onları dürtüyordu.

"Grosolun, uçarak Vykaris Dağları’na doğru yola çıkarsak, oraya ulaşmamız ne kadar sürer?"

“Hmmm... Eğer havada en yüksek hızda uçarsak, iki günde varabiliriz çocuk.”

"İki gün mü?"

"Yarından sonra akademiye dönmem gerekiyor. Ayrıca lonca başkanı İvor da benden görev raporunu bekliyor."

“Çocuk! ejder yavrusunu insan şehrinde uzun süre tutamazsın.”

"Haklısın,"

"Başındaki boynuzları saçlarıyla bir şekilde gizleyebiliriz belki ama o kuyruğu saklamamız imkansız."

Tam o sırada küçük ejder kız, Kael’in yanına doğru koştu, pelerinine tutunup başını yukarı kaldırdı. Kocaman, parıldayan sarı gözlerini masumca Kael’e doğru dikti:

"Baba?..."

"Sana sürekli 'ejder yavrusu' diyemem. Madem bizimle geleceksin, sana bir isim vermeliyiz. Fırtınayı ve yıldırımı çağrıştıran tatlı bir isim…”

"Kael biraz düşündükten sonra parmağını şıklattı.

"Buldum! Senin ismin Raeya! olsun."

Küçük kız ismini duyduğunda bir an duraksadı ve büyük sarı gözlerini kırpıştırdı. Sonra ismin tınısını çok sevmiş olacak ki minik ellerini çırparak zıplamaya başladı.

"Raeya! Raeya!..." diye kendi kendine neşeyle tekrar etti.

Kael gülümseyerek Raeya’ya baktı.

"Grosolun, bak ismini çok sevdi bence."

Grosolun ise sadece burun deliklerinden sıcak bir duman üfleyerek homurdanmaya devam etti.

"Aklıma bir fikir geldi. Bayan Felan’dan yardım isteyelim. durumumu kesinlikle anlayışla karşılayacaktır.”

“Grosolun, sen burada Raeya’ya göz kulak ol, ben Bayan Felan’ı da alıp hemen buraya geri geleceğim."

“Peki çocuk... Ama elini çabuk tut.”

Kael arkasını dönüp tam çıkacakken, Raeya aniden arkasından koşup pelerinini çekiştirdi. Gözleri dolmuş gibiydi. Kael hemen dizlerinin üzerine çöktü, kızın minik elini tuttu.

"Hemen döneceğim Raeya, söz veriyorum. Döndüğümde seninle oyunlar oynayacağız, tamam mı?"

Raeya isteksizce başını sallayıp Kael'in pelerinini bıraktığında, Kael zaman kaybetmeden bölgeden uzaklaştı

Akademi binasına büyük bir hızla giren Kael, doğrudan Müdür Felan’ın odasının kapısına geldi ve aceleyle kapıya vurdu.

"Gir!"

Kael içeri girdiğinde, masasında parşömenleri inceleyen Felan başını kaldırdı.

"Kael? Bugün senin izin günün değil miydi? Yoksa günleri mi şaşırdın?"

"Ah, Bayan Felan... Sizden hayati bir konuda yardım istemem gerekiyor," dedi Kael, nefes nefese.

Bayan Felan, Kael’in bu telaşlı halini görünce sanki başına gelecek yeni bir belayı hissetmiş gibi çaresiz bir iç çekti ve Elindeki tüy kalemi yavaşça masaya bıraktı.

"Dinliyorum Kael... Yine ne karıştırıyorsun?"

Kael, kelimeleri ardı ardına sıralayarak yasa dışı liman mezatını, İvor’un bilgi toplama görevini, 150 milyon Aureon’luk çılgınlığı ve en önemlisi, o ejderha yumurtasından çıkan yarı ejder küçük kızı tek solukta anlattı.

Felan, duydukları karşısında adeta şok olmuştu. Elini şakaklarına götürerek masaya yaslandı.

"Kael... Sen gerçekten bir bela mıknatısısın! Sadece bir günde bir soylunun yıllık bütçesini harcayıp, üzerine bir de ejderimsi yavrusu mu aldın?!"

"Büyükbaban Vaelmon’un haberi var mı bundan?"

"Büyükbabama henüz olaydan bahsetmeye fırsatım olmadı. Ayrıca loncaya da rapor vermem gerekiyor ama önce o küçük kızı güvende tutmalıyız."

"Pekala... O ejder yavrusu nerede demiştin?"

Felan masasından kalktı ve Kael’in omzuna dokundu. Odada aniden yükselen mor bir ışık dalgasıyla birlikte ikisi birden Kael’in az önce ayrıldığı dağlık alana ışınlandılar.

Dağlık alana adım attıklarında Felan tam karşında duran devasa ejderha Grosolun’u gördüğünde hafifçe irkildi ve bir adım geri attı.

"D-demek... zihnimden benimle konuşan ejderhanın gerçek formu bu..."

"Peki, bahsettiğin yavru nerede?"

Grosolun, devasa kanatlarından birini yavaşça yukarı doğru kaldırdı. Kanadın altında, Grosolun’un yaydığı sıcak mananın etkisiyle uykuya dalmış olan minik Raeya duruyordu.

Felan, kıza doğru yaklaştı ve şaşkınlıkla bakakaldı:

"Bu... Gerçekten de bir ejderimsi yavrusu. Hayatım boyunca bu kadim türden bir tanesini kendi gözlerimle göreceğimi hiç hayal etmemiştim."

"Bayan Felan, onu ait olduğu yere, Vykaris Dağları’na götürmemiz mümkün mü? Bize yardım edebilir misiniz?"

"Kael, ben ışınlanma büyüsüyle sadece daha önce bizzat gittiğim ya da işaretlediğim yerlere ışınlanabilirim,"

"Bahsettiğin Vykaris Dağları’nı daha önce duymuştum, buradan kilometrelerce uzakta. Oraya daha önce hiç gitmedim, bu yüzden sizi doğrudan oraya ışınlayamam."

“Bayan Felan Grosolun uçarak gidersek 2 günde oraya varabileceğimi söylemişti ama…”

"Eğer akademideki devamsızlığın için endişeleniyorsan, o kısım sorun değil, resmi bir görev kağıdıyla hallederim Kael. Ama seni öylece, tek başına Vykaris Dağları’na gönderecek değilim. Önce büyükbaban Vaelmon ile bu konuyu konuşman gerek. Ayrıca loncaya da gidip durumun tehlikesini aktar. Sen her şeyi hallettiğinde, ben de sınır bölgesine ulaşmanız için size yardımcı olmaya çalışacağım."

Kael, minnetle eğildi. "Çok teşekkür ederim, Bayan Felan."

Grosolun, işlerin yoluna girdiğini görünce devasa bedeniyle tekrar Kael’in mühür boyutuna geri döndü. Kael, yerde uyuya kalan minik Raeya’yı incitmemeye çalışarak kucağına aldı. Felan, Kael’in omzuna tekrar dokundu ve onları ışınlanma büyüsü ile Vaelmon’un malikanesinin girişine ışınladı.

Malikanenin ağır kapısını vurduklarında, kapıyı ailenin yeni hizmetçisi Winola açtı. Winola, karşısında Kael’i ve onun kucağında uyuyan, arkasından sarkan bir kuyruğu ve başındaki küçük boynuzları olan bir kız çocuğunu gördüğünde şaşkınlıktan donakaldı. Ağzı açık bir şekilde bir Kael’e bir çocuğa bakıyordu.

"Winola, aklından neler geçtiğini az çok tahmin edebiliyorum ama durum düşündüğün gibi değil. Büyükbabam burada mı?"

"E-efendi Vaelmon çalışma odasında, küçük bey..." diye kekeledi Winola.

Kael, kucağında Raeya ile birlikte malikanenin büyük salonuna adım attığında, koltukta oturan tanıdık bir yüz gördü: Olivia.

Akademinin kız yurdunda kalmaya başlayan Olivia da izin gününü değerlendirmek için Vaelmon’un yanına gelmişti. Aslında bugün Bayan Nerya’nın yanına gitmeyi planlıyordu. Kael’i elinde bir çocukla görünce oturduğu yerden fırladı.

"Kael?! Kucağındaki çocuk da kim—"

Olivia kıza doğru yaklaştı, ardından gözleri kocaman açıldı.

"Bir dakika... Bunlar... boynuz ve kuyruk mu?!”

"Olivia, büyükbabamın yanına gitmem gerekiyor. Sana sonra her şeyi en ince detayına kadar açıklayacağım, söz veriyorum,"

Kael, kucağındaki Raeya’yı salondaki koltuğun üzerine yavaşça bıraktı ve üzerini ince bir örtüyle örttü.

Olivia, Kael’in arkasından şaşkınlıkla bakakalmıştı sonra koltukta uyuyan minik kıza doğru yavaşça yaklaştı. örtünün altından çıkan o küçük kuyruğu, minik boynuzları ve uyurken hafifçe titreyen kulaklarıyla Raeya o kadar tatlı, o kadar masum görünüyordu ki, Olivia’nın içi bir anda eriyip gitmişti.

"İnanılmaz... Çok tatlı..." diye söylendi Olivia. Kızın saçlarını okşamamak için kendini zor tutuyordu.

Bu sırada Kael, üst kattaki çalışma odasına girmişti.

"Kael? Hoş geldin evlat. İvor ile konuşabildin mi? Loncadaki o süre meselesi ne oldu?"

"Konuştum büyükbaba. Usta İvor durumu halletti, lonca kartımla ilgili bir sorun kalmadı."

"Senin adına sevindim evlat. Peki… Bana sormak istediğin bir şey mi var?"

Kael derin bir nefes aldı ve mezatta yaşananları, 150 milyon Aureon’u, asasını nasıl sahtesiyle değiştirdiğini ve en sonunda yumurtadan çıkan Raeya’yı en ince detayına kadar anlattı.

Vaelmon, torununun anlattıklarını işittiğinde Masasından kalktı ve ağır adımlarla odadan çıkıp alt kattaki salona doğru ilerledi. Kael de hemen arkasındaydı. Vaelmon, koltukta mışıl mışıl uyuyan minik Raeya’nın yanına geldi ve kıza uzun uzun baktı.

"İnsanlar... Bir ejderha yumurtasını nasıl ele geçirmiş olabilirler?"

"Büyükbaba, sen daha önce hiç Ejderimsileri duymuş muydun?”

"Duydum evlat... Gençlik zamanlarımda, krallığın dışındaki topraklarda bir tanesiyle yüz yüze gelmiştim… Hayatım boyunca karşılaştığım en güçlü, en dehşet verici büyücüler bile o ejderimsinin yaydığı baskının yanından bile geçemezdi. Karşısında adeta donup kalmıştım. Ama..." Vaelmon Raeya’ya bakarak hafifçe gülümsedi.

"Küçük ve uyuyor halkeyken o kadar da korkutucu gözükmüyorlar."

"Büyükbaba, Raeya’yı ait olduğu yere, Vykaris Dağları’na geri götürmek istiyorum. Eğer sen de onaylarsan, Bayan Felan akademi için bana fazladan izin süresi tanıyabileceğini söyledi."

"Şu Felan yok mu... Kael, küçük bir yavruyu ailesine teslim etmek istemeni anlıyorum. Ancak bahsettiğin o Vykaris Dağları son derece tehlikeli, bir bölge. Üstelik... İblis Diyarı’nın sınır bölgesine de çok yakın."

"İblis Diyarı" kelimesini duyduğu an Kael'in gözleri büyümüştü, içindeki heyecanı belli etmemeye çalıştı.

"Senin ne kadar fevri ve ne kadar tehlikeye atılmaya meyilli bir çocuk olduğunu çok iyi biliyorum. Açıkçası, seni oraya tek başına göndermek hiç ama hiç içime sinmiyor."

Tam o sırada, arkada sessizce onları dinleyen Olivia kararlı bir adımlarla öne çıktı.

"Bay Vaelmon... Eğer izin verirseniz, Kael ile birlikte ben de gidebilirim. Yol boyunca ona göz kulak olurum"

Vaelmon, Olivia’nın bu çıkışı üzerine duraksadı, ardından Kael’e bakarak yüzünde bir gülümseme belirdi.

"Kael’e göz kulak olmak mı?”

“Ha ha! Belki de çok haklısındır Olivia. Gerçekten de bu çocuğun arkasını toplayacak ve ona göz kulak olacak mantıklı birine ihtiyacımız var.”

“Değil mi Kael?"

Kael, büyükbabasının bu imalı bakışları karşısında gergince gülümsedi.

"Ş-şey... Evet, büyükbaba. Olivia’nın gelmesi iyi olabilir."

"Pekala... Bu küçük ejder kızını insan bölgesinde uzun süre tutamayız.”

“Kael, Olivia... Beni çok iyi dinleyin. Sınırı geçtiğiniz an krallığın kanunları biter. Birbirinizin arkasını kollayın ve asla gereksiz bir riske girmeyin."

Vaelmon ardından Kael’in göğsüne doğru baktı ve doğrudan içindeki ejdere seslendi:

"Grosolun... Beni duyduğunu biliyorum. Bunca zamandır torunumu koruduğun ve ona güç verdiğin için öncelikle sana teşekkür etmek istiyorum. Torunum ve arkadaşı bu yolculukta sana emanet."

Kael’in içinden Grosolun’un sesi yankılandı,

“Merak etme yaşlı adam. Benim gözetimim altında oldukları sürece, küçük veletlere hiçbir canavarın veya iblisin dokunmasına izin vermem. İçin rahat olsun.”

Tam o sırada koltuktaki battaniye hareketlendi. Raeya, uykulu gözlerle esneyerek uyanmıştı. Etrafındaki lüks malikane Salonuna ve yabancı yüzlere meraklı gözlerle baktı. En sonunda gözleri Kael’i bulduğunda neşeyle çığlık atarak koltuktan fırladı ve koşarak Kael’in bacağına sıkıca yapıştı.

"BABA!!"

Odadaki herkes bir anda donup kalmıştı. Vaelmon’un gözleri kocaman açıldı, Olivia ise şok içinde bir Kael’e birde küçük kıza bakıyordu.

Vaelmon: Baba!?

Olivia: Baba!?

"Kael... Seni babası sanıyor! Şuna bak ne kadar da tatlı!"

Vaelmon ise elini yüzüne götürüp derin bir iç çekti.

"Ahh... Bu çocuk gerçekten... Her gün yeni bir vukuat."

Kael ve Olivia, Raeya ile birlikte malikanenin kapısından çıktılar. Müdür Felan onları kapıda bekliyordu.

"Sanırsam büyükbaban Vaelmon’dan gerekli onayı almayı başardın, Kael?" dedi Felan, gülümseyerek.

"Evet, Bayan Felan. Biz… Hazırız,"

"Pekala... Sizi büyü gücümün yettiği en uç noktaya, yani Doğu Krallığı’nın sınır bölgesine ışınlayacağım. Ancak geri kalan yolu kendi imkanlarınızla gitmeniz gerekecek,"

"Unutmayın, Doğu Krallığı topraklarından tamamen ayrılana kadar sakın uçmayın yoksa muhafızların radarına yakalanırsınız. Sınırın hemen ötesinde, insanların ayak basmadığı çok yoğun bir ormanlık alan var. Oraya ulaştıktan sonrasını uçarak geçebilirsiniz."

"Anlaşıldı Bayan Felan Her şey için teşekkür ederiz."

Felan’ın büyüsü ile. Bir saniyelik bir göz kırpmasının ardından, kendilerini Doğu Krallığı’nın o devasa surlarının kilometrelerce uzağında, ıssız bir patikada buldular.

Hava oldukça serindi. Kael, Raeya’yı kucağına alarak Olivia ile birlikte patika boyunca sessizce yürümeye başladılar. Birkaç kilometrelik tempolu bir yürüyüşün ardından, tam sınır çizgisinde, Bayan Felan’ın bahsettiği o devasa, göğe uzanan ağaçlarla kaplı ormanlık alanı gördüler. İnsan bölgesinin bittiği yer burasıydı.

"Tamamdır Olivia," dedi Kael, gözlerini dağların ardındaki gökyüzüne dikerek.

"Buradan sonrasını uçarak gidebiliriz artık."

İkisi birden güçlü bir kanat çırpışıyla gökyüzüne doğru yükseldiğinde, Kael’in kucağında duran minik Raeya rüzgarın yüzüne vurmasıyla birlikte neşeyle çığlık attı. Havada süzülürken minik ellerini açıyor, altlarından kayıp giden devasa orman manzarasını izlerken kuyruğunu heyecanla sallıyordu.

"Uçuyoruz! Baba, uçuyoruz!"

Havada Kael’in hemen yanında uçan Olivia ise yolculuğun başından beri Kael’i sürekli darlamaya devam ediyordu. Gözlerini bir an bile o tatlı ejder kızından ayımamıştı.

"Kael... Lütfen, birazcık da Raeya’yı ben tutayım, ne olur?"

“Yolun başından beri hep sen taşıyorsun, kolların yorulmuştur. lütfen Kael!"

"Olivia, o normal bir çocuk değil, fırtına manası yayıyor. Havada aniden yıldırım çarparsa karışmam ona göre!"




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı