Doğu Krallığı'nın sınırlarına ulaştıklarında at arabası yavaşlayarak durdu. Vaelmon'un malikanesine giden yolun başında daha fazla ilerlemeyecek olan Abaddon, Kael'e dönüp uzun süre sessizce baktı. İkisi de ayrılık vaktinin geldiğini biliyordu. Abaddon’un gözlerinde oğluna karşı duyduğu bir endişe vardı.
“Buradan sonra kendi yoluna devam etmen gerekecek Kael. Ben ve Büyükbaban, yaşananlardan sonra seni nasıl bir yolun beklediğini anlamaya çalışacağız.”
“Merkez Krallığı'nın vereceği kararları ve diğer krallıkların sana karşı nasıl bir tavır alacağını öğrenmeden hareket etmek istemiyorum. Fakat ne karar verirlerse versinler, seni ortada bırakmayacağız. Bir süre kendi başına hareket etmen gerekebilir, bu yüzden atacağın her adımı dikkatlice düşünmeni istiyorum.”
“Ayrıca Kael… Bütün bunlar yaşandıktan sonra asıl hedefin ne olacak?”
Kael birkaç saniye boyunca yere baktı. Son günlerde yaşananları düşündüğünde zihninde birbirinden farklı düşünceler dolaşmaya başlamıştı, fakat bütün bu karmaşanın arasında değişmeyen tek bir şey vardı.
“Öncelikli hedefim annemi iyileştirebilmek.”
Abaddon bu cevabı duyduğu anda olduğu yerde donup kaldı. Kael'in böyle bir durumda ilk olarak kendini düşünmesini bekliyordu. Bunun yerine oğlunun hâlâ annesini düşündüğünü duyunca yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Elini Kael'in başına koyarak saçlarını yavaşça okşadı.
“Bunu söyleyeceğini tahmin etmeliydim. Ne olursa olsun , annen konusunda fikrinin değişmeyeceğini biliyorum.”
Kael babasının elinin altında hafifçe gülümsedi. Ardından bakışlarını uzaklara çevirdi.
“Kendimi hazır hissettiğimde kuzey krallığına gidip Astra Lumina'yı alacağım.”
“Kael, kuzeydeki harabeleri küçümseme. Orası yüksek seviyeli büyücüler için bile tehlikeli bir bölge.”
“Bunu sana sadece orada tehlikeli yaratıklar var diye söylemiyorum.”
Kael merakla ona baktı.
“Baba Sen ve büyükbabam gerçekten bu kadar güçlüyseniz, kuzeydeki harabeler sizin için büyük bir sorun olmamalı. Özellikle de Astra Lumina'yı bulmak için gitmekten bahsediyorsak, neden ikiniz daha önce oraya gidip çiçeği almaya çalışmadınız?”
Abaddon bir süre cevap vermedi. Sonunda bakışlarını Kael'den kaçırarak uzaklardaki dağlara baktı.
“Kael, aramızda kalsın ama ben… O çiçeği daha önce bulmaya çalıştım…”
“Nerya beni defalarca uyarmıştı, o zaman onu dinleyecek durumda değildim. Tek düşündüğüm eşimi kurtarabilmekti. Harabelere girdiğimde karşıma çıkan şey beklediğimden tamamen farklıydı.”
“Asıl tehlike oradaki yaratıklar veya bölgeyi koruyan büyücüler değildi…”
“Harabelerin kendisinde bir anormallik var. Yolların sürekli değiştiğini, aynı patikadan ilerlediğim halde kendimi daha önce hiç görmediğim bir yerde bulduğumu hatırlıyorum. Sanki oranın kendisi, içinde bulunan canlıların ilerlemesine izin vermiyor gibiydi. O zaman, Oraya gönderilen büyücülerin neden geri dönemediğini daha iyi anlamıştım.”
Kael'in zihninde babasının anlattıkları birleşmeye başlamıştı. Yine de aklına takılan bir soru vardı.
“Peki sen oradan nasıl çıkabildin?”
Abaddon bu kez doğrudan oğlunun gözlerinin içine baktı.
“İblis sanatını kullanarak. Harabelerin oluşturduğu o tuhaf alanın sınırlarını zorlayarak kendime bir çıkış yolu açtım. Fakat günün sonunda Astra Lumina'yı bulamadım.”
Kael sessizce başını eğdi. Abaddon ise oğlunun omzuna elini koyarak sözlerine devam etti.
“Bunları seni korkutmak için anlatmıyorum. Tam tersine, başına aynı şeyin gelmemesini istiyorum.“
“Anneni iyileştirmek istemeni anlıyorum bunu yapmanın bir yolunu bulacağız, fakat acele edip kendini tehlikeye atmanı da istemiyorum. “
“Gideceğin yolda her zaman emin adımlarla hareket et. Bir şeyi elde etmek için önce onun bedelini ödemeye hazır olup olmadığını düşün.”
“Gücüne güvenebilirsin, fakat gücüne fazla güvenmek ile ona hâkim olmak aynı şey değildir.”
Kael babasının sözlerini dikkatle dinledikten sonra başını kaldırdı.
“Anladım baba. Dikkatsiz davranmayacağım.”
Abaddon kısa bir gülümsemeyle arkasını döndü. Birkaç adım ilerledikten sonra durup son kez oğluna baktı. Kael'in yüzündeki maskeye rağmen gözlerindeki kararlılığı görebiliyordu.
“Ve Kael... Kendini sakın kaybetme. İnsanların sana ne olduğunu söylemesine izin verme. Kim olduğunu yalnızca sen belirleyebilirsin...”
Kael babasının uzaklaşmasını sessizce izledi. Abaddon gözden kaybolduktan sonra Kael, derin bir nefes aldı ve Vaelmon'un malikanesine doğru ilerlemeye başladı.
Malikanenin kapısına yaklaştığında girişte nöbet tutan muhafızlardan biri hemen önüne geçerek elini kaldırdı. Kael'in yüzündeki maskeyi gören adam onu tanıyamamıştı.
“Bekle! Sen de kimsin!?”
Kael cevap vermek üzereyken içeriden gelen sesler üzerine birkaç muhafız daha kapıya yöneldi. Gürültüyü duyan Olivia ve Vaelmon da kısa süre sonra dışarı çıktılar. Vaelmon'un bakışları maskeli gence çevrildiğinde önce yabancıyı dikkatlice süzdü. Ardından yüzündeki ifade değişti.
“Bu mana... Kael'in manasıyla aynı.”
Vaelmon daha cümlesini tamamlayamadan Olivia'nın gözleri büyüdü. Maskeli gencin kim olduğunu anlamıştı. Hiç düşünmeden ileri atılarak muhafızların arasından geçti ve Kael'e sarıldı.
“Kael!”
Kael neye uğradığını şaşırmış halde kollarını kaldırdı.
“O-Olivia?”
Vaelmon da birkaç saniye boyunca olduğu yerde donup kaldı. Maskenin ardındaki kişiyi şimdi o da anlamıştı.
“Kael...”
Kael, etraftaki muhafızların şaşkın bakışlarını fark edince sesini alçalttı.
“Büyükbaba, daha fazla dikkat çekmeden içeri geçip konuşalım. Size anlatmam gereken birkaç şey var.”
Kael, malikanenin oturma odasına geçtikten sonra koltuğa oturdu. Birkaç saniye boyunca sessiz kaldıktan sonra yüzündeki maskeyi yavaşça çıkararak masanın üzerine bıraktı.
Vaelmon bakışlarını Olivia'ya çevirdi.
“Olivia, sen Kael’i nasıl hemen tanıdın?”
Olivia, Kael'in yanında otururken hafifçe gülümsedi.
“Usta Vaelmon, Kael'in yüzünü göremesem bile etrafında yaydığı karanlık manayı hissedebiliyorum. Sanırım bunun sebebi benim de onun gibi bir melez olmam. Mana yapımız birbirine oldukça benziyor. Bu yüzden maskenin arkasındaki kişinin kim olduğunu anlamam çok zor olmadı.”
Vaelmon duydukları karşısında başını hafifçe salladı.
“Anladım. Demek aranızdaki mana benzerliği sandığımdan daha belirgin.”
Vaelmon bütün dikkatini Kael'e doğru çevirdi.
“Pekala Kael, şimdi anlat bakalım. Baban seni buraya kadar getirdiğine göre neler olduğunu öğrenmek istiyorum.”
“Babam beni buraya kadar güvenli bir şekilde bıraktı. Büyükbabam Mezrathus ise İblis Diyarı'na gitti. Merkez Krallığı'nın benim adıma bir arama emri çıkaracağını düşünüyorlar.”
Vaelmon'un yüzündeki ifade ciddileşti.
“Yüksek ihtimalle Kral Arkonis arama emrini çoktan vermiştir bile. Yaşananlardan sonra bunun aksini düşünmek oldukça zor.”
Kael başını önüne eğdi.
“Büyükbaba... Size çok fazla sorun açtım. Bu yüzden artık yanınızda daha fazla kalamam.”
Vaelmon'un kaşları çatıldı.
“Sen ne saçmalıyorsun Kael?”
“Büyükbaba, lütfen… Bu saatten sonra burada kalmamın veya akademiye geri dönmemin mümkün olmadığını sen de biliyorsun. Merkez Krallığı benim peşime düştüğünde ilk bakacakları yerlerden biri burası olacak. Sizin de benim yüzümden sürekli gözetim altında tutulmanızı istemiyorum.”
Olivia bu sözlerin ardından araya girdi.
“Usta Vaelmon, onu saklayabiliriz. Kael'in Rosvil adındaki kimliğini kimse bilmiyor, sonuçta öyle değil mi?”
Kael, Olivia'nın söylediklerini düşündü ve başını hafifçe salladı.
“Olivia haklı olabilirsin. Fakat krallık bu noktadan sonra büyükbabamın çevresindeki herkesi takip edecektir. Rosvil olarak hareket etsem bile bir şekilde büyükbabamla olan bağlantım araştırılabilir. Bu da gereğinden fazla dikkat çekeceğim anlamına geliyor.”
Vaelmon bir anda ayağa kalktı. Yüzünde öfke vardı.
“Onlar kim ki beni takip etmeye kalkıyorlar!? Kael, krallığın vereceği karar yüzünden senden vazgeçeceğimi mi düşünüyorsun!?”
“Büyükbaba, ben kararımı çoktan verdim. Bundan sonra yolculuğuma tek başıma devam edeceğim.”
Vaelmon bir süre torununun gözlerinin içine baktı. Sonunda hiçbir şey söylemeden yavaşça yeniden koltuğuna oturdu.
“Kael... Nerya seni bize emanet etti. Seni bir daha göremediğinde ona ne diyeceğimi sanıyorsun?”
“Büyükbaba yolculuğumun amacı aslında annemle alakalı...”
Vaelmon bunu duyduğunda bir süre sessiz kaldı. Kael'in neyin peşinde olduğunu tahmin edebiliyordu.
“Anneni düşündüğünü biliyorum. Fakat o kesinlikle kendini tehlikeye atmanı istemezdi evlat.”
Kael başını kaldırarak büyükbabasına baktı.
“Kendimi tehlikeye atacak bir eylemde bulunmayacağım büyükbaba. Bundan emin olabilirsin.”
Vaelmon derin bir iç çekti. Torununun kararından kolay kolay vazgeçmeyeceğini anlamıştı.
“Usta Vaelmon, Kael'e yardımcı olabilirim. Ben—”
“Olmaz Olivia.”
“Sen de bu noktadan sonra malikaneden dışarı çıkamazsın.”
Olivia şaşkınlıkla Vaelmon'a baktı.
“Usta Vaelmon, ben...”
“Beni yanlış anlama Olivia. Akademide kendini Kael'in akrabası olarak tanıttın. Her ne kadar bunu onun gerçek kimliğini korumak için yapmış olsan da artık durum değişti. Merkez Krallığı Kael'in çevresindeki herkesi araştıracaktır. Sen de en az onun kadar tehlike altındasın.”
“Peki ben...”
Olivia'nın sesi giderek kısıldı. Birkaç saniye boyunca ne söyleyeceğini bilemedi.
“Aslında ikiniz için de aklımda bir plan var.”
Kael ve Olivia aynı anda Vaelmon'a döndüler. Her ikisinin de yüzünde şaşkın bir ifade vardı.
“Kael, batı krallığında gitmeni istediğim bir yer var…”
“Lonca kartın sayesinde Merkez Krallığı hariç diğer krallıklara girerken büyük bir sorun yaşamazsın. Fakat gideceğin yer sıradan bir şehir değil. Oradaki eski bir tapınakta, uzun zamandır tanıdığım bir arkadaşım görev yapıyor. Adı Odran.”
“Konu aslında doğrudan senin kolunla ilgili. Kendisi yıldırım büyüsü konusunda oldukça bilgili. Üstelik yalnızca büyü konusunda değil, eski büyüler ve mana üzerine de yıllarca araştırma yapmış ilim sahibi bir insandır. Bir süre onun yanında kalmanı ve ondan öğrenebileceğin her şeyi öğrenmeni istiyorum.”
"Aslında seni onunla daha geç tanıştırmayı düşünüyordum akademiden mezun olduğunda seni onun yanına gönderecektim"
Kael, Vaelmon'un sözlerini dikkatle dinledikten sonra başını salladı. Kolundaki anormal mananın kaynağını anlamak için önünde hâlâ cevaplanmamış pek çok soru vardı ve Odran'ın bu konuda yardımcı olabilecek biri olması onun ilgisini çekmişti.
“Anladım büyükbaba. O halde ilk olarak batı krallığına gideceğim.”
Vaelmon bu kez Olivia'ya döndü.
“Sana gelirsek Olivia sen...”
Vaelmon cümlesini tamamlayamadan malikanenin içinde daha önce duydukları, fakat uzun zamandır işitemedikleri tanıdık bir ses yankılandı.
“Genç kızı bana emanet edebilirsin yaşlı adam.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı