Vaelmon ve zephyros’un içinde bulunduğu at arabası merkez krallığın sınırlarından uzaklaşıp doğu krallığına doğru ilerlerken içeride uzun süredir kimse konuşmuyordu. Zephyros, yol boyunca birkaç kez Vaelmon'a bakmış ancak söylemek istediği sözleri her defasında içinde tutmuştu. Sonunda daha fazla dayanamayarak sessizliği bozdu.
“Baba... Kael’in durumu hakkında ne düşünüyorsun?”
Vaelmon bakışlarını yoldan ayırmadan cevap verdi.
“Merak etme şu anda daha güvende olduğu kesin zephyros.”
Zephyros bir süre sustu.
“Abaddon ve Mezrathus'un yanında olması gerçekten içimi rahatlatıyor. Fakat Abaddon'un onu İblis Diyarı'na götüremeyeceğini ikimiz de biliyoruz.”
“Biliyorum.”
“Biliyorsan neden bu kadar sakinsin? Krallıklar Kael'in insan topraklarında bulunmasını diplomatik bir ihlal olarak görebilir. Onu bulmak için birlik göndermeye karar verirlerse ne yapacağız?”
“Dediğim gibi, Kael'in şu anda güvende olduğunu unutuyorsun zephyros. Abaddon onun yanında. Kael'in yakalanmasına izin vermeyecektir. Ayrıca bende öylece bekleyecek değilim Kael benimde torunum.”
Zephyros birkaç saniye sustu. Kael’in güvende olduğunu bilmek içini bir nebze rahatlatsada ileride yaşanabilecek sorunları düşünmeden duramıyordu.
Kuzey Krallığı'nın at arabasında ise uzun süren bir sessizlik vardı. Lyra düşüncelere dalmış şekilde boşluğa bakıyordu. Genç kız da yaşanan olayların şokunu tam atlatamamış gibiydi.
Zihninde sürekli aynı görüntü beliriyordu:
"Toplantı salonunun ortasında dört kanadıyla duran Kael."
Galm kızının bu halini gördükten sonra sonunda sessizliği bozdu.
“Aklın hâlâ onda mı?”
“Baba... Kael iyi olacak mı? Onu götüren iblisler...”
Galm kızının sözünü sakin bir sesle tamamladı.
“Kael iyi olacak. Bundan emin olabilirsin.”
“Peki sen ne zamandan beri onun bir iblis olduğunu biliyordun?”
“Öncelikle yanlış bildiğin bir kaç şey var kızım”
“Kael safkan bir iblis değil. O bir melez. Annesi insan, babası ise toplantı salonunda gördüğün onu götüren adam.”
Lyra'nın gözleri büyüdü.
“Babası... o iblis mi?”
“Ben de gerçeği öğrendiğimde senin kadar şaşırmıştım. Kael'i ilk kez malikaneye getirdiğin zaman içindeki karanlık mananın normal olmadığını fark ettim. Onu sınadım ve gerçek kimliğini öğrendim. Sonrasında yaşananların ardından sırrını koruyacağıma dair ona bir söz verdim.”
Lyra'nın yüzündeki şaşkınlık yerini kırgınlığa bıraktı.
“Benden bile sakladınız demek...”
Lyra yeniden bakışlarını at arabasından dışarıya doğru çevirdi . Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Galm kızının ne düşündüğünü anlamıştı. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Neden sana söylemediğini düşünüyorsun, değil mi?”
Lyra cevap vermedi.
“Sonuçta Kael senin en yakın arkadaşındı. Sana gerçeği en başından söylemesi gerektiğine inanıyorsun”
"Kendine ihanet edilmiş gibi düşünüyorsun değil mi?"
Lyra'nın parmakları dizlerinin üzerinde yavaşça kenetlendi.
“Peki Kael en başından beri sana sırrını söyleseydi ona gene aynı gözle bakar mıydın?”
Galm’ın sorusu lyra’yı derinden etkilemişti genç kız ne diyeceğini bilemedi
“Baba, ben...”
Galm sözünü kesmedi. Bu kez kızının kendi cevabını bulmasını bekledi.
Lyra gözlerini kapattı ve ilk kez kendisine gerçekten o soruyu sordu.
“Ben… Gerçeği en başından beri bilseydim... Kael'e yine aynı şekilde davranır mıydım?”
Lyra’nın aklına Kael ile birlikte geçirdikleri günler geldi. Akademideki konuşmaları, beraber girdikleri sınavlar, Kael'in ona yardım ettiği anlar ve hiçbir zaman kendisini diğerlerinden farklı hissettirmemesi...
Lyra'nın gözleri dolmuştu.
“Ben… Bilmiyorum baba.”
Galm sessizce onu dinledi.
“Gerçeği öğrendiğimde korktum. Bunu inkâr edemem. Ama şimdi düşündüğümde...”
“Benim tanıdığım Kael yine aynı Kael… Sadece onun hakkında bilmediğim bir şey olduğunu öğrendim.”
Galm'ın yüzündeki ifade yumuşadı.
“Bence sorunun cevabını kendin verdin bile.”
Lyra dışarıdaki yola bakarken aklındaki tek bir düşünceden artık emindi.
“Umarım o da bunu anlayabilir...”
Vaelmon ve Zephyros'un at arabası sonunda malikanenin önünde durduğunda hava çoktan kararmıştı.
Olivia kapıyı yüzünde alışılmış sıcak gülümsemesiyle açtı. At arabasının malikanenin önünde durduğunu görünce onları karşılamak için aceleyle dışarı çıktı.
“Hoş geldiniz, Usta Vaelmo—”
Diyecekti ki Vaelmon'un yüzünü gördüğü anda sesi kesildi. Yaşlı büyücünün yanında duran Zephyros da tek kelime etmiyor, ikisinin yüzündeki ifade ise yolculuğun hiç de sıradan geçmediğini açıkça belli ediyordu. Olivia'nın bakışları bir anda ikisinin arkasına kaydı aradığı kişiyi göremeyince ise yüzündeki gülümseme tamamen silindi.
“Usta Vaelmon... Kael nerede?”
Olivia'nın içini tarif edemediği bir korku kaplamıştı.
Vaelmon cevap vermeden önce gözlerini kaçırdı. O küçücük hareket bile Olivia'nın içine kötü bir his düşürmeye yetmişti.
“Usta Vaelmon...? Sizi karşılamaya geleceğini düşünmüştüm, hatta bu kadar gecikmenizin sebebini merak ediyordum ama şimdi neden Kael'in yanınızda olmadığını anlamıyorum. Lütfen bana kötü bir şey olmadığını söyleyin,”
“Kael'e bir şey olmadı Olivia. En azından şu anda güvende olduğunu biliyorum."
Vaelmon yaşananları anlatmaya başladığında Olivia'nın yüzündeki ifade yavaş yavaş değişmeye başladı.
Kael'in toplantı salonunun ortasında melez kimliği açığa çıkarılmış, bir ışık büyücüsü eline önceden yerleştirdiği bir mühür aracılığıyla herkesin önünde Kael’in gerçek görünümü ortaya çıkarmıştı.
Vaelmon sözlerini tamamladığında Olivia birkaç saniye boyunca kıpırdamadan durdu. Sesi artık titremiyordu. Tam tersine, içinde yükselen öfke sesini giderek sertleştiriyordu.
“Yani...”
“Onu özellikle hedef aldılar…”
Olivia'nın parmakları yavaşça yumruk hâline geldi. Gözlerinin önünde Kael'in toplantı salonunda insanların korku dolu bakışları altında tek başına kaldığı an canlandı. Onun ne hissettiğini tahmin etmek bile Olivia'nın içindeki öfkeyi daha da büyüttü. Çünkü Kael'in ne yaşadığını yalnızca uzaktan anlayan biri değildi; kendisi de aynı melez kanı taşıyordu ve insanların birinin doğuştan gelen kanı yüzünden ondan korkmasını çok iyi anlıyordu.
“Bütün bunları bilerek yaptılar...”
“Onu insanların önüne çıkarıp herkesin gözünde bir canavara dönüştürmek istediler!!”
Bir anda Olivia'nın etrafındaki mana yoğunlaşmaya başladı.
Malikanenin duvarlarından derin bir uğultu yükseldi. Salondaki camlar titremeye, masanın üzerindeki eşyalar hafifçe yerinden oynamaya başladı. Zephyros şaşkınlıkla etrafına bakarken Vaelmon hemen Olivia'ya döndü.
“Olivia, sakin ol! Öfkeni kontrol et!”
“Nasıl sakin olayım!?”
“Kael yıllarca kendisini saklamak zorunda kaldı. İnsanların ona farklı bakmasından korktuğu için kimliğini gizledi. Ne akademide nede krallıkta tek bir kişiye bile zarar vermedi! Buna rağmen onu köşeye sıkıştırıp bütün krallıkların önünde gerçek kimliğini ortaya çıkardılar!”
Olivianın öfkesi giderek daha da artıyordu. Tavandan ince taş parçaları kopup yere düşerken malikanenin duvarlarında çatlaklar oluşmaya başlamıştı.
“Ben de melezim!” diye haykırdı Olivia.
“Onun ne hissettiğini herkesten daha iyi biliyorum! İnsanların gözlerindeki o korkuyu, senden uzak durmaya başladıklarında seslerindeki değişimi, sırf kanında insan olmayan bir şey var diye seni başka biriymişsin gibi görmelerini ben de yaşadım! Şimdi aynısını Kael'e yaptılar ve bunu bilerek yaptılar!”
Olivia daha fazla beklemeden kapıya doğru yöneldi. Kael'in nerede olduğunu bilmemek ve onun şu anda ne yaşadığını düşünmek, yerinde durmasına izin vermiyordu. Kapıya birkaç adım kala çevresindeki mana yeniden yoğunlaştı; tam dışarı çıkacakken ayaklarının altında ince bir büyü halkası belirdi ve bedeni bir anda olduğu yerde kilitlendi. Olivia şaşkınlıkla aşağı baktığında hareket edemediğini fark etti.
“Usta Vaelmon... bırakın beni! Kael'i bulmam gerekiyor!”
Vaelmon elini hâlâ havada tutuyordu. Yüzündeki ifade sertti; Olivia'yı şu hâliyle dışarı göndermenin daha büyük bir felakete dönüşeceğini biliyordu.
“Olivia, şu anda aklı başında bir insan gibi hareket etmiyorsun. Kael'in başına gelenleri öğrendiğin anda öfkeye kapıldın ve şimdi hiçbir şeyi düşünmeden dışarı çıkıp onu aramayamı gideceksin?”
“Onu bulduğunda ne yapacaksın? Merkez Krallığı'nın askerlerinin, büyücülerinin ve muhtemelen diğer krallıkların da peşinde olduğu bir çocuğu tek başına nasıl bulacağını düşünüyorsun?”
Olivia dişlerini sıktı.
“Ne yapacağımı bilmiyorum ama burada oturup bekleyemem. Kael yalnız başına değil belki ama yaşadığı şeyi düşünmek bile—”
“Yalnız değil!” diye sözünü kesti Vaelmon.
“Abaddon ve Mezrathus onu koruyabilecek durumda. Şu anda Kael'in güvenliği için yapabileceğimiz en doğru şey, onun peşinden düşünmeden gitmek değil, ne yapacağımızı sakince planlamak.”
Olivia bir süre sessiz kaldı. Vaelmon'un sözleri mantıklıydı fakat içindeki huzursuzluk dinmiyordu.
Vaelmon birkaç adım yaklaşarak Olivia'nın karşısında durdu.
“Olivia, bu öfkeni anlıyorum. Fakat şu anda yapacağın bir hata Kael'in durumunu daha da kötüleştirebilir”
Olivia'nın nefesi ağırlaşmıştı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden Vaelmon'a baktı. Sonunda çevresindeki mana yavaş yavaş çekilmeye başladı, fakat öfkesi hâlâ gözlerinden okunuyordu.
“Toplantıda işler kontrolden çıktığında Mezrathus ve Abaddon ortaya çıktı. Kael'i oradan çıkardılar. Şu anda babasının yanında olması onu Merkez Krallığı'nın askerlerinin hemen bulmasını zorlaştıracaktır.
Olivia kaşlarını çattı.
“Kael’i İblis diyarına götüremezler..”
“Doğru,”
“Kael'in bedeni oradaki mana ortamına dayanamaz. Bu yüzden Abaddon'un yanında olması yalnızca geçici bir çözüm.”
“Bunca yıldır Kael'in başına bir şey gelmesinden korkuyordum hiçbir zaman böyle bir şey olacağını düşünmemiştim.”
“Peki şimdi Kael’e ne olacak?”
“Bildiğim tek bir şey var, Olivia. Kael'in artık eski hayatına dönmesi mümkün değil. Onu bir yere kapatıp saklayarak bu meseleyi çözemeyiz. Önümüzdeki günlerde vereceğimiz her karar onun geri kalan hayatını önemli ölçüde etkileyecektir.”
Olivia, Kael'in artık bu malikanenin kapısından içeri girip her zamanki hâliyle “Büyükbaba” diye seslenmesinin ne kadar zor olabileceğini hissetmişti. Vaelmon ise gözlerini pencereden dışarı çevirdi; karanlık gecenin ardında, nerede olduğunu bilmediği torununu düşünürken yüzündeki ifade daha da ağırlaştı

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı