Yatak odamızdaydım. Yani artık benim odam. Ya da onun olacak, neyse bunun bir önemi yok. Mahkemeye birkaç saat vardı. Kirpiklerim bile titriyordu. Etrafa baktım. Yine. Yatak odası darmadağındı. Berbat bir çarşaf, o günden beri duran boş makyaj malzemeleri ve yemek kapları ortalıkta cirit atıyordu. Perdelerin hepsini kapatmıştım. Işıkla aramda bir şeyler yoktu. Beyaz gömleğimi ve ceketimi giymiştim. Siyah kumaş pantolonumun üstüne de siyah bir kemer takmıştım. Yatak odasının dolabındaki aynaya baktım. Kenarları çatlaktı. Yüzüme bakmaya çalıştım. Sonra yakalarıma baktım. Kravatımı bağlamayı unutmuşum. Yatağın üstünden aldım ve kravatı boynuma doladım. Ellerim o kadar çok titriyordu ki kravatı bağlayamıyordum. Bir oldu, iki oldu, üç oldu, dört oldu... Olmuyordu. Rahatsız olmuştum. En sonunda yatağa oturdum. kravata baktım ve şöyle söyledim:
— Neden olmuyor bu?
Kravat oradan konuştu, sesi tiz gibiydi ama kolay lokma değildi.
— Kaç yaşına geldin, hâlâ kravat bağlayamıyorsun.
Sinirlendim ben de kravata, kendini ne sanıyordu bu?
— Özür dilerim.
Sinirlendiğimde daha çok özür dilerim. Kravat konuştu:
— Boşver şimdi özürü falan. Tak artık beni.
Çocuk gibi heyecanlıydı, çok şirindi. İlk mahkemesi olacaktı sevgili çocuğumuz Kravat Can'ın. Ben de şöyle söyledim:
— Neden bu kadar takmamı istiyorsun?
Kravat Can sinirli bir şekilde konuştu.
— Ben neyim ha? Söylesene, acaba neden takmanı istiyorum?
Ben de Kravat Can'a şöyle dedim:
— İşkence aleti olabilir misin acaba?
Kravat Can bir anda elimden kaydı ve yere düştü.
— Saçmalama! O kadar olamam.
Sonra daha tiz bir ses gelmeye başladı Kravat Can'dan. Ağlama sesi gibiydi. Biraz garipti. Neden ağlıyordu ki, kalbini mi kırmıştım? Saçmalama, kravat lan bu niye kalbi kırılsın ki? Ama ya bir kalbi varsa? Ya o da âşık olabiliyorsa, ya o da terk edilebiliyorsa? Kravat Can ağlayarak şöyle dedi:
— Ben işkence aleti değilim!
O kadar içli ağlıyordu ki daha fazla dayanamadım, yatak odasından çıktım. Tam çıkarken oradan kafası güzel boş bir şişe bana şöyle dedi:
— Ulan Davut, ayıp değil mi lan? Ha!
Onunla pişmanlıktan konuşamadım. Ona karşı hep pismandım. Duvarlara baktım. Eşyalara baktım. Evdeki bütün eşyalar bana küfürler ediyor, beni yadırgıyordu. En sonunda gözlüğüm bile bana bağırmaya başlamıştı. Banyoya girdim. Kapıyı kilitledim. Banyodaki eşyalar sessizdi, sanırım uyuyorlardı. Ben de yavaşça klozete oturdum. Aynaya bakmamaya çalışıyordum, korkuyordum ve çok yaşlıydım. Oldukça paslıydım. Banyonun fayanslarına baktım. Dışarıdan sesler geliyordu, bütün eşyalar ayaklanmış, banyonun kapısının önünde isyan ediyordu. Hep bir ağızdan şunu söylüyorlardı:
— Sen bizi bize karşı bize sürüklerken anlamıştık. Ve şimdi sen de anla!
Ne dedikleri hakkında hiçbir fikrim yoktu. Duşakabine baktım, gidere baktım. Neden banyodaki hiçbir şeyin bilinci yoktu? Bilinçli olmak için konuşmak şart mı ki? Tam o sırada yanımdan bir ses duydum.
— Ne zaman gidiyorsun mahkemeye?
Yanıma baktım. O kusursuz beyazı yine gördüm. Fidan gelmişti sağolsun. Ben de şöyle dedim:
— Birkaç saat sonra. Neden sordun?
Fidan ayağa kalktı, önüme geçti ve benim gözlerimin içine baktı. Ben bakamadım onun gözlerine. Ben onun göbek deliğine bakıyordum.
— Bugün önemli bir gün ha.
— Evet, öyle.
Fidan bana biraz daha yaklaştı. Ve yüzümü inceledi.
— Ne oldu, niye bu kadar kederlisin?
Utandım birazcık, bana bu kadar yaklaşması iyi miydi? Hoşuma gidiyordu ama... Bilmiyorum. Yere bakarak şöyle dedim:
— Kravat Can'la kavga ettim. Ona… bilmiyorum işte.
— Ne dedin ki?
— Herkesin önünde söylemek istemiyorum.
Fidan bana daha dikkatli baktı, sonra şöyle dedi, bir anne edasıyla:
— O zaman kulağıma söyle.
Başımı salladım. Sonra ayağa kalktım, Fidan'ın kulağına yaklaştım ve fısıldadım. Fidan şaşkın bir ifadeyle bana baktı.
— Neden böyle bir şey dedin, Davut?
— Bilmiyorum... Bir şeyler oldu işte.
Fidan hiçbir şey demedi, bana bakıyordu. "Ne yapacağız?" demek istiyordum ama desem bana kızar mı diye korkuyordum.
— Kızmam, söyle.
— Şey... Bu durumdan nasıl kurtulacağız?
— Kravat Can'dan özür dileyeceksin.
İsteksizce Fidan'a baktım, özür dilemek istemiyordum. Fidan bakışımdan anladı.
— Aklının ucundan bile geçirme. Daha yeni başladık, hemen pes etme.
Konuşamadım. Dışarıdan sesler hâlâ geliyordu, bana karşı sinirli bir grup. Sadece özür dilemem yeterliydi. En iyi süper güçlerimden birisiydi bu, bunu yapabilirdim. Değil mi? Öyle. yaparım bunu.
Fidan şöyle dedi:
— Kapıyı açacağım ve onlarla konuşup özür dileyeceksin. Tamam mı?
— Tamam.
Fidan kapının kilidini yavaşça açıyordu. Kilidin açılma sesleri hızlı hızlı akıp gidiyordu. Bu sesten bazen hoşlanıyordum. Bazen ise neden bu durumdayken müziği son ses dinlediğimi merak ediyordum. Artık dayanamıyorum buna. En sonunda kapı açıldı. Önüme dizilmişti bütün eşyalar, hepsi bana bağırıyordu. Fidan bir kaplan gibi kükredi, herkes sustu kaldı. Fidan konuştu:
— Kravat Can, Davut sana bir şeyler demek istiyormuş.
Eşyalar bağırmaya devam etti. Kapının birisi oradan bana küfürler etti, tost makinesi içinden akan yağı ile bana bağırıyordu, kalemler yerlerde sürünüyordu, Kağıtlar gidip geliyordu, Dosyalar sekiz nüsha olarak düzenleniyordu, tren geliyordu, uçak gidiyordu, bütler her şeyi bozuyordu. Ben sadece Kravat Can’ın nefeslerini duyuyordum. En sonunda Fidan yine bağırdı, herkes sustu. Kravat Can öne çıktı.
— Benden özür dile... sözünü geri al çabuk!
Ben Fidan'a baktım. O da bana bakıyordu, gülümseyerek. Kravat Can'a döndüm ve şöyle dedim:
— Şey... ben. Ben var ya. Ben işte.
— Eee.
— İşte ben… Ben bunlardan.
Fidan sırtımı sıvazladı. Bütün eşyalar gözlerini kocaman açmıştı. Özür dilemek istemiyordum. Aslında dilerdim. Dilemezsem ne olacaktı? Daha fazla sessiz kalmak istemiyorum, yeter artık bıktım bundan!
— Ben sana öyle bir şey demedim! Yalan söylüyorsun!
Kravat Can hiçbir şey diyemedi. Bütün eşyalar ona baktı ortam çok gerilmişti. Ardından tost makinesinin birisi şöyle dedi:
— Yalan söylüyorsa eğer, kuralım o zaman bir mahkeme.
Boş makyaj malzemesinin birisi beklenmedik bir aralıktan çıkıp bağırdı:
— Mahkeme falan yok! Cezası neyse çekecek.
— Kravat Can ya yalan söylüyorsa, o zaman ne olacak.
— İkisinede ceza verelim o zaman.
Uzunca bir süre kavga oldu eşyalar arasında, tartışmalar yaptılar gürültülü bir şekilde. En sonunda bir oylama yaptılar ve tost makinesi öne çıktı. Yakasını düzeltti. Çok terlemişti. Belli ki sert bir tartışma yaşanmıştı.
— Mahkeme kurulmaya karar verilmiştir.
Kravat Can bunu kabul etti, herkes bunu kabul etti. (Bu kadar kolay olamazdı.) Mahkeme neden kuruluyordu? Keşke yalan söylemeseydim. Fidan'a baktım, o bana bakmıyordu. Bir süre bekledik ve sonra Abajur konuştu:
— Sanıklar ayrı odalarda beklesinler mahkeme kurulana kadar. Avukat tutabilirsiniz.
Kravat Can arka odaya gitmişti. Ben de banyoya girdim. İçeride Fidan vardı, bana baktı. Ben de ona baktım, yüzünde bir hâl vardı. Herkeste bunu görüyordum zaten.
— Avukatım olur musun?
Fidan yukarı baktı ve şöyle dedi:
— Olacağım… oluyormuş gibi ama.
Fidan bunu dedikten sonra banyodan çıktı. Ben de banyonun bir köşesine oturdum kimseye ses etmeden. Herkesle aramda bir atışma var. En sonunda Fidan’da bana sinirlendi, tahminime göre en azından öyle; hiçbir zaman tam anlamıyla onun düşüncelerini bilemeyeceğimi biliyorum. Bir süre bekledim sadece. Lavaboya baktım. Şu diş macununu ortadan sıkmayı bırakmam gerekiyor. Banyonun dışından sesler gelmeye başladı; bir mahkeme kuruluyordu artık. Eşyalar birbirine kimlikler vermek için oylama yapıyordu. Acaba hakim kim olacak ya da savcı? Hukuk okuduğum dönemleri özledim; “keşke” koleksiyonumun en eski parçasıdır hukuk. Her ne kadar tanıdık olmasak da artık müphem bir durum olarak kabul ettim bunu. Kavgaya gerek yok. Banyonun kapısı çaldı; sonra kapı açıldı. Uzun bir taze soğan beni dışarı çağırdı. Aslında ne dediğini anlamadım ama başka ne diyebilirdi ki zaten. Dışarı çıktım, Fidan’ı gördüm; harika bir takım elbise giymişti ve kırmızı bir papyon takmıştı, beni bekliyordu. İki çift terlik beni kolumdan tuttu ve mahkeme salonuna doğru götürdü. Kapı açıldı ve içeri girdim. Arkamdan Fidan ve diğer sanık Kravat Can girdi. Onun avukatı bir paltoydu; güzel bir göz takmıştı koluna. Herkes yerine geçti. En sonunda hakim (tost makinesi) ve savcı (fırın) girdi. Etraf zoraki şekilde aydınlatılıyordu. Uzaklardan bir çığlık duydum ve ardından gelen bir cümle. “MAHKEME BAŞLADI.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı