Bölüm 16
Sabahın erken saatleriydi; hava gri değildi sadece—sanki gökyüzü, güne başlamamak için direniyor, ışığı geri tutuyordu.
Ahmet ve Selim arabadaydı. Konuşmuyorlardı. Konuşsalar da hiçbir kelime bu sabahın ağırlığını taşıyamazdı zaten.
Ahmet bugün… belki de gerçekten ona dönüşecekti.
En azından kendi içindeki karanlık, ona öyle fısıldıyordu.
Selim camdan dışarı bakıyordu.
Ahmet’i tanıdığı günden beri onun üstüne çöken o garip, çözülemeyen gölge… artık Selim’e de bulaşmıştı.
Umutsuzluk bir alışkanlık gibi yavaşça yerleşmişti çocuğun yüzüne.
Görüyordu bazı şeyleri.
Ama soramıyordu.
Çünkü bazı sorular, cevabı duyulduğu an insanı geri döndürülemez yerlere atardı.
Araba, eski nesil taştan bir evin önünde durdu.
Mahalle çürümüştü ama çocukların oyunlarından yükselen seslerde hâlâ tuhaf bir umut kırıntısı vardı:
Erkek çocuklar yolda futbol oynuyor, kızlar seksek oynuyordu.
Yaşam, ölmemekte ısrar eden bir şey gibiydi.
Ahmet kapıyı kilitleyip indi.
Selim de indi.
Sorular selim’in boğazına dizilmişti ama bir tanesini bile çıkaramıyordu.
Ahmet’in sessizliği artık bir emir gibiydi.
Bahçeye girdiler.
Toprağa ekilmiş çiçekler vardı; solgundular, bakımsızdılar ama… hâlâ hayattaydılar.
İnatçıydılar.
bu bile Ahmet’i sinirlendiriyordu.
Kapıya yaklaştıklarında Ahmet Selim’e baktı:
Ahmet
“Hazır mısın?”
Selim de Ahmet’e baktı. Başını salladı.
Korkuyla karışık bir sadakat vardı gözlerinde.
Kapı çalındı.
Bir… iki… üç saniye geçti.
Cevap yoktu.
Ahmet bekledi, yüzünde hiçbir sabırsızlık belirtisi olmadan.
Selim ise bir adım ileri çıktı ve bu kez kapıya sertçe vurdu—tahta neredeyse inledi.
Birkaç saniye sonra kapı aralandı.
Üstü başı dağılmış, saçları yapışmış, gözleri kıpkırmızı bir adam çıktı karşılarına.
Ayakta zor duruyordu; nefesi düzensiz, dudakları çatlamıştı.
Adam, boğazı kurumuş biri gibi konuştu:
Adam
— S-siz… k-kimsiniz?
Ahmet cüzdanını açtı, kimliğini göstermek değil, yüzüne çarpmak ister gibi.
Ahmet
— Cinayet.
Adam hafifçe sendeledi, sadece bir kelime çıkabildi dudaklarından:
Adam
— Ne… oldu?
Ahmet
— Mahmut’la Necati’nin arkadaşıymışsın.
Adam gözlerini kısmaya çalıştı, ama yorgunluktan mı, korkudan mı belli değildi.
Adam
— Hee… ne olmuş?
Selim araya girdi, sesi bir tık titrek ama kendini toparlamaya çalışarak:
Selim
— Bu konuyu konuşacağız seninle.
Adamın yüzünde bir umursamazlık belirdi, ama bu sadece bağımlıların o sahte cesaretiydi.
Adam
— Niye?
Ahmet bir adım attı.
Adımın sesi bile tehdit gibi yere vurdu.
Ahmet
— Mahmut, karısı Hatice’yi öldürdü
Tahminimize göre. Ve aynı tahminden yolda çıkarak Necati de onu saklıyor.
Adam, başını hafifçe yana eğdi, alaycı bir kayıtsızlıkla mırıldandı:
Adam
— Bana ne lan bundan?
Ve işte o anda…
Ahmet’in yüzündeki ifade değişti.
Gözleri bir insanın gözünden çok, karanlığın kendi gözleri gibiydi—ışığı değil, umut fikrini bile emiyordu.
Selim’in boğazı kurudu; Ahmet’in bir anda ağırlaştığını hissetti.
Sanki oksijen bile bu adamdan çekinmişti.
Ahmet hiçbir ses çıkarmadan adamın tam önüne geldi.
Nefesleri neredeyse birbirine değiyordu.
Ama Ahmet’in nefesi bayağı bir nefes değildi; sanki içinden yükselen o gölgenin soğuğu adamın suratına çarpıyordu.
Sonra çok sakin, çok ölçülü, çok tehlikeli bir sesle konuştu:
Ahmet
— Şimdi beni iyi dinle…
kıracağım kemikleri raporda
“merdivenden düştü” diye yazmak benim bir saniyemi bile almaz.
Ama senin buralardan nasıl sürüne sürüne çıkacağını düşünmem…
İşte o daha uzun sürer.
Beni test etme…
Çünkü ben sinirlenince Allah bile araya girmek istemez.
Cümle bir tehdit değil, bir gerçek gibi havada kaldı.
Adamın nefesi kesildi; göz bebekleri küçüldü, omuzları çöktü.
Bir anda tüm o sahte delikanlı tavrı yok oldu.
Adam
— B-buyurun… k-komiserim… içerisi… buyurun…
Kapıyı genişçe açtı.
İtaat etmekten başka çaresi yoktu.
İçeri girdiklerinde çürümüş bir koku karşıladı onları.
Dağınıklık değil, çöküş vardı evde.
Halı lekeli, masanın üzerinde küçük boş paketler… tiner mi, ucuz uyuşturucu mu belli değildi.
Pencereden sarkan perde yırtıktı.
Bir zamanlar ev olan şey şimdi sadece bir enkazdı.
Ahmet ve Selim koltuğa oturdu.
Koltuk, sanki bir cesedin üstüne oturmuşlar gibi hırıltılı bir gıcırtı çıkardı.
Selim defterini çıkardı.
Eli hafif titriyordu öfkeden. Ahmet fark etti ama bir şey demedi.
Adam karşılarındaki koltuğa çöktü.
Başını eğmiş, parmaklarını birbirine kenetlemişti; gözleri rastgele bir noktaya sabitlenmişti.
Korku, adamın üzerinde ter gibi duruyordu.
Ahmet, bir anda durdu. Adamın ismini teşhis etmediğini farketti.
Adamın yüzüne soğuk bir bakış attı; gözlerinde sanki adamın tüm geçmişini, tüm yalanlarını, tüm çürümüşlüğünü tartıyormuş gibi bir ağırlık vardı.
Sonra kelimeler sertçe çıktı dudaklarından:
Ahmet
— Adın ne lan senin?
Aslında biliyordu.
Ama bilmek yetmiyordu; adamın kendi ağzından dökülmesi gerekliydi.
Teşhis etmek… teslim almak için.
Adam yutkundu, boğazındaki tıkanıklık ses çekti.
Başını küçük bir çocuk gibi eğdi.
Kemal
— K-Kemal… abi…
Ahmet’in yüzü bir anlığına sakinleşti.
Ama bu, fırtına öncesi sakinlikti; içindeki karanlık hâlâ oradaydı, sadece nefes alıyordu.
Ahmet
— Tamam…
Şimdi söyle bakalım… Necati neden öldü biliyor musun?
Kemal’ın yüzünde bir savunma maskesi belirdi.
Ama o maske o kadar inceydi ki Ahmet’in bakışıyla çatladı.
Kemal
— Ben nerden bileyim abi… vallahi billahi…
Selim’in sabrı taştı. Sesi tırnak gibi adamın derisine girdi.
Selim
— Yalan söyleme lan!
Ahmet göz ucuyla Selim’e baktı.
Bir onay, bir gölge gibi… ama asıl söz hâlâ Ahmet’teydi.
Ahmet
— Peki… Necati’nin kendine özel bir yeri var mıydı?
Takıldığı, saklandığı, kimsenin bilmediği bir yer?
Kemal’ın sesi bu kez daha sert çıktı.
Sanki güçlü görünürse gerçeğin üzerine kilit vurabileceğini sanıyordu.
Kemal
— Abi adam öldü. Neyini arıyosunuz hâlâ?
Selim öne eğildi, dudaklarının kenarı gerildi.
Selim
— Birader adam ölse biz buraya gelir miyiz?
Cevap ver yeter.
Ahmet bu kez Selim’e eğildi.
Kulağına yaklaşırken nefesi bile bir tehdit gibiydi.
Ahmet
— Oğlum… sen bi sus.
Selim kalemi daha sıkı tuttu, not defterini açtı
Ahmet tekrar Kemal’e döndü.
Yüzündeki ifade artık sabrı olmayan birinin ifadesi değildi;
sabrın bittiği yerde başlayan şeyin ifadesiydi.
Ahmet
— Dinle beni Kemal.
Necati ölmedi.
Mahmut da bir cinayetin içinde.
Ve ikisinin de kaçacak bir deliği var.
O deliği söylemen gerek…
Kemal konuşmadı. Konuşmak İstemiyordu
Sessizlik, odanın içine çöken kirli bir sis gibi ağırlaştı.
Ahmet’in sabrı tükenmemişti—
tükenmekten çok daha tehlikeli bir yere geçmişti.
Ahmet Selim’e baktı; Selim de Ahmet’e. Aralarındaki sessizlik, odadaki karanlığın ağırlığı kadar yoğundu. Kemal ise hâlâ inatla konuşmuyordu; yüzünde korku, çaresizlik ve yavaş yavaş büyüyen bir panik vardı.
Selim, masalara, koltuklara, etraftaki dağınıklığa göz gezdirerek, alaycı bir tonda konuştu:
Selim
— Abi…
Sesi, odadaki sessizliği bölen bir kesik gibiydi. Kemal’e baktı, Ahmet de gözlerini Kemal’in üzerinde sabitledi.
Ahmet
— He.
Selim bir adım ileri çıktı, bakışlarını masalarda duran boş paketler ve etrafa yayılan pis hava üzerinde gezdirerek devam etti:
Selim
— Narkotik… şu aralar boş mu?
Soru, basit bir bilgi talebi gibi duruyordu ama odada yankılanışı, Kemal’in üstüne düşen bir gölge gibi ağır ve tehditkârdı. Ahmet, Selim’in ne demek istediğini anladı; kelimelerden çok, sesin arkasındaki niyeti hissetti ve devraldı:
Ahmet
— Boş oğlum… bomboş. Arayalım bir onları.
Kemal başını kaldırdı; gözlerinde korku daha da büyümüştü. Dudakları titriyordu, elleri sıkışmıştı, yalvarır gibi seslendi:
Kemal
— Abi Allah rızası için… Bunlar eski, vallahi…
Ahmet’in sesi odada soğuk bir bıçak gibi kesildi:
Ahmet
— Kes lan… Konuş o zaman. Adam akıllı, Necati ve Mahmut nerede?
Kemal’ın titrek sesi bir nebze umut taşısa da korku onun her hareketini sarıyordu:
Kemal
— Ya abi… siz beni nerden buldunuz?
Emel sayesindeydi ama Ahmet cevap vermedi. Sessizlik, Kemal’i daha da sıkıştırdı; odadaki hava, nefes almak bile zorlaştıran bir baskıya dönüştü.
Ahmet
— Sanane lan… anlat hadi.
Kemal çaresizlikle derin bir nefes aldı, cebinden küçük bir kağıt çıkardı ve Ahmet’e uzattı:
Kemal
— Abi… buradalar…
Ahmet’in bakışları Kemal’in üzerinde, sessiz bir gölge gibi dolaştı:
Ahmet
— Sen neden konuşmuyorsun lan?... Başından beri sende işin içindesin, değil mi?
Kemal başını eğdi, sesi titrek ama korkuyla kararlıydı:
Kemal
— Abi… o ev benim evim… ondan.
Ahmet’in gözlerinde karanlık bir kıvılcım yanıp söndü:
Ahmet
— Sen neden kabul ettin o zaman?
Kemal, boğuk bir sesle, kendi vicdanına sığınır gibi mırıldandı:
Kemal
— Abi… kardeşim gibi…
Selim öfkeyle araya girdi, sesi sivri bir bıçak gibi:
Selim
— Ne kardeşi lan? Belli adamlar sana uyuşturucu getiriyor!
Kemal başını öne eğdi, utanç ve korku arasında sallandı:
Kemal
— Abi… cinayetle ilgim yok benim…
Ahmet’in sesi odada yankılandı, her kelimesi Kemal’in omuzlarına çöken bir gölge gibiydi:
Ahmet
— Bok yok. Yardım ve yataklık yapıyorsun işte. Hatta onlar arkadaşın bile değil, değil mi lan?
Kemal cevap vermedi. Gözleri yerde, nefesi daralmıştı.
Ahmet bir an durdu, kararlı bir nefes aldı:
Ahmet
— Narkotikte işin içine girecek şimdi… of lan, of.
Selim titrek ama kararlı bir sesle sordu:
Selim
— Kemal… sana uyuşturucuyu Necati mi getiriyor?
Kemal başını öne eğdi, sessizliği bir itiraf gibi bozuldu:
Kemal
— Evet, abi…
Ahmet ayağa kalktı. Sessizliğin ağırlığı bir anda odadan taşmış gibiydi. Selim de kalktı, aralarındaki görünmez gerilim hattı gergin bir tel gibi titreşti.
Ahmet Kemal’e yaklaştı, kelepçeyi çıkardı ve sert bir adımla üzerine eğildi:
Kemal
— Abi… ne oluyor?
Ahmet’in sesi soğuk, keskin ve ölümcül bir cümleydi:
Ahmet
— Kes lan, kes!
Koluna kelepçeyi taktılar. Kemal donup kalmış, gözleri korku ile büyümüştü. Onu dışarıya doğru çektiler. Evden çıkan gri sabah ışığında, sokak lambaları titriyordu. İnsanlar şaşkın bakışlarla onları izledi; Ahmet’in varlığı bir gölge gibi onları sarmıştı.
Kemal arka koltuğa oturtuldu, Ahmet yanına geçti. Selim şoför koltuğuna geçti, motoru çalıştırdı. Arabanın uğultusu, sabahın sessizliği ile birleşti; yol, kasvetli ve ağırlıklı bir sessizlikle uzanıyordu.
Ahmet derin bir nefes aldı, gözleri yolda; kafasında karanlık planların labirentlerinde dolaşıyordu.
Ahmet
— sür… Şunu da atalım içeri.
Selim arabayı hareket ettirdi. şehir bir cinayet sahnesi gibi ağır ve sessiz bir karanlığa gömülmüştü.
Birkaç saat sonra.
Öğlen vakti Kemal'in sorgusundan sonra, merkezin bahçesi sessizdi; güneş var ama ışığı ruhlara ulaşamıyor gibiydi. Selim ve Ahmet, metalden soğumuş bir bankta oturuyordu. Ahmet’in parmakları sigarayı kavramış, dudaklarında kül rengi bir iz bırakıyordu. Selim ise yanındaydı; nefes alıyor ama her solukta huzursuzluk yayılıyordu. Gözleri Ahmet’e dönük, ama anlamaya çalışıyor gibi değil; yalnızca hazır ve tetikteydi.
Ahmet paketi cebinden çıkardı, yıpranmış bir sigara paketi, köşeleri kıvrılmış, üstünde eski yanık izleri vardı. Bir dalını aldı ve Selim’e uzattı.
Selim, bir an tereddüt etti, gözleri Ahmet’e baktı.
Selim
— Abi… Ben…
Ahmet, hiçbir ses çıkarmadan sertçe baktı, sonra dudaklarından kelimeler çıktı:
Ahmet
— İç hadi.
Selim, başını hafifçe yana çevirdi, rahatsızlığını gizlemeye çalışıyordu.
Selim
— Abi ben içmem, zararlı…
Ahmet bir an durdu, sonra kaşlarını çattı; sesi buz gibi keskindi:
Ahmet
— Kola içiyor musun?
Selim başını salladı.
Selim
— Evet…
Ahmet, gözlerinde hafif bir karanlık parıltıyla devam etti:
Ahmet
— Fast food, abur cubur yiyor musun?
Selim, ne cevap vereceğini bilemeden tereddüt etti.
Selim
— Evet de abi…
Ahmet sigarayı daha sert bir şekilde Selim’e uzattı; parmakları sertçe dalı itti.
Ahmet
— Al şunu.
Selim gözlerini kaçırdı, bir yandan öfke, bir yandan korku vardı içinde.
Selim
— Abi… hayatım önemli…
Ahmet, gözlerini Selim’e dikti; sesi, sanki içinden değil, dünyanın en boş köşesinden geliyordu:
Ahmet
— Selim… şu gerçeği öğren. Hayat dediğin şey… içi oyulmuş bir kabuk.
İnsan, içine bakınca bir şey var sanıyor ama yok.
Doğuyoruz, sürükleniyoruz, yoruluyoruz… ve bütün bu hengâmede tek bir anlam bile biriktiremiyoruz.
Bir bok ifade etmiyoruz.
Kimse etmiyor.
Sonunda hepimiz aynı çürümeye gidiyoruz.
Ve çürüyeceğini bilen bir varlık neye tutunabilir? Umut mu? O zaten kendini kandırmanın en estetik şekli.
Ahlak mı? Çöküyor.
İrade mi? Bir sancıdan ibaret.
Selim sadece dinleyebiliyordu bu iğrenç cümleleri. Ahmet devam etti.
Ahmet
--Dünya, kendi etrafında dönerken bizleri birer yanlışlık gibi yanında sürüklüyor.
Ve bunun karşısında yapabilecek hiçbir şey yok.
Hiçbir güç, hiçbir kutsallık, hiçbir söz… bu boşluğu dolduramaz.
Hayatın anlamı yok, Selim.
Hiç olmamıştı.
Biz sadece bunu itiraf edecek kudretten yoksunuz.
Ama ben yoksun değilim.
O yüzden… al şu sigarayı.
Anlamın yoksa, zararın da yoktur.
Sözler ağır ve keskindi; Selim her kelimesinde Ahmet’ten biraz daha nefret etti, ama elleri titreyerek sigarayı aldı. Dudaklarının arasına soktu, Ahmet çakmağı çıkardı ve sertçe çaktı; sigara alev aldı, Selim ilk nefeste öksürdü, boğuk ve kısa.
Ahmet sessizce onu izledi. Gözleri, Selim’in içine işleyen bir ateş gibiydi; korku, nefret ve bir tür alışma hali arasında gidip geliyordu. Selim derin bir nefes aldı, midesi bulanıyor ama alışmaya başladı.
Ahmet hafifçe eğildi, sesi soğuk, kesin ve tüyleri diken diken eden bir tonla:
Ahmet
— Polissen içeceksin.
Selim başını salladı, boğazında düğümlenen bir korku, dudaklarında kabullenme:
Selim
— Eyvallah abi…
Bankın etrafında sessizlik çöktü, gri hava daha da ağırlaşmıştı; sanki dünya sadece o bankta oturan iki kişi için var olmuş gibiydi. Ahmet sigarasını yaktı, duman havada kıvrıldı ve gökyüzüne karıştı, Selim’in nefesiyle birbirine karışarak bahçeyi bir tür sessiz kabusa çevirdi.
Selim sigarayı zar zor bitirdi. Boğazı yanıyordu, nefesi kesikti, midesi bulanıyordu ama Ahmet’in gözlerinin içinde “bitir lan” diye yanan o soğuk baskı hâlâ üzerindeydi. Sigarayı parmaklarının ucunda ezip attıktan sonra, hâlâ nefesini toparlayamamış bir sesle konuştu.
Selim
— Abi… şimdi… Kemal’in verdiği adrese… narkotikle birlikte mi gideceğiz?
Ahmet hiç hızlı dönmedi. Gözlerini gökyüzünden ayırıp Selim’e baktı; sigaranın ucundaki ateş, Ahmet’in yüzünü iki saniyeliğine daha da karanlık gösterdi.
Ahmet
— Evet.
Birkaç saat sonra.
Hızlı olmamız lazım.
Baskın ekibi çoktan hazırlığa başlamıştır.
Selim kafasını hafifçe salladı ama gözlerindeki belirsizlik hâlâ oradaydı.
Selim
— Abi… adamlar neden uyuşturucu üretiyor? Yani… ben hâlâ anlamadım.
Ahmet bir sigara daha yaktı. Yaktığı her sigara sanki içinde bir şeyi susturmaya çalışıyordu.
Ahmet
— Ben de anlamadım sebeplerini.
Necati… Kemal… Mahmut…
Kemal’in anlattığına göre Kemal’in eski, çökmüş bir evi daha var. Kemal o çürümüş evde ne yapıldığını bile bilmiyor. Sırf iki çekme alıyor diye her şeye gözünü kapatmış.
Ama…
Mahmut neden karısını öldürdü?
Necati neden kimlik değiştirdi?
Bu başka bir şey.
Selim yüzünü buruşturdu, kafasında dolaşan sorular boğazına kadar yükselmişti.
Selim
— Abi… cevaplanmamış çok soru var.
Ahmet başıyla onayladı. Ama gözlerinde bir yorgunluk vardı; sanki bu ülkede hiçbir sorunun cevabı zaten yokmuş gibi bir kabulleniş.
Ahmet
— Biz sadece cinayetle ilgileniyoruz.
Uyuşturucuyu neden ürettikleri, kime sattıkları… narkotiğin sorunu.
Bizim dosyamız bambaşka.
Selim içini çekti, sonra istemsizce şu cümle döküldü:
Selim
— Hangi salak… boşanma yüzünden karısını öldürüp… sonra gidip met yapar ki?
Ahmet, sigarasından derin bir nefes çekti; duman boğazından çıkarken sesi daha da karanlıklaştı.
Ahmet
— Bu ülkede normal bir adam mı var oğlum?
Selim başını eğdi, konuşmayı kesti. Ayaklarının ucuna baktı; merkezin bahçesindeki kaldırım taşları bile bu ülkenin yorgunluğunu taşıyor gibiydi.
Ahmet sessizliği böldü.
Ahmet
— Bu senin ilk baskının olacak… değil mi?
Selim
— Evet abi.
Ahmet
— Rahat ol.
Narkotik baskın işinde uzman.
Biz uzakta kalsak yeter.
İnşallah… şu salak Kemal’in verdiği adres doğrudur.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Sadece bahçeden geçen polislerin ayak sesleri, uzak bir siren sesi ve rüzgârın taşıdığı ekşi şehir kokusu vardı.
Ahmet kafasını gökyüzüne kaldırdı.
Bulutlar ağırdı.
Güneş zaten çıkmak istemiyor gibiydi.
Gökyüzü tamamen griye dönüyordu; tıpkı onların baktığı her olay gibi…
Tıpkı bu ülkenin insanları gibi…
Tıpkı Ahmet’in içi gibi.
Öğleden sonra saat iki civarıydı. Şehrin dar sokakları, apartmanların gölgeleriyle sıkışmış gibiydi — güneş bir katın arkasında saklanmış, hava ağır, rutubetli bir sessizlik taşıyordu. Polisler, çocukları ve meraklıları uzaklaştırmış; kapı önlerine yığılmış küçük gruplar sanki olup biteni uzaktan izlemenin güvenliğini arıyorlardı. Paslı motosikletler, kaçış izleri, deterjan köpüğü gibi izleriyle apartman girişini çevreliyordu.
Binanın cephesi eskiydi; taşlar rütubetten kararık, dış sıva çatlamıştı. Merdiven boşluğuna inen ışık, bantlanmış floresanların titremesiyle boğuk bir sarıya dönmüştü. Koridorun havası solgundu; betonun gözeneklerinden hafif nem yükseliyor, ayak sesleri kısa ve keskin yankılar bırakıyordu. Kapı tokmağı ve posta kutuları sararmış; bazı kapıların kenarlarında sigara söndürüldüğü lekeler vardı.
-1 katındaydı hedef daire. Narkotik ekibi kapının önünde konuşlanmıştı; birkaçının ellerinde koçbaşı, birkaçının omzunda kalkan. Zırhlı araçlar sokak ağzını kapatmış, çelik yüzeylerde öğlen ışığının mavi yansıması birer alev gibi titriyordu. Kalkanlı polislerin nefesleri bu soğukta buharlaşırken, ekipmanlarının metali ve lastiğin kokusu havaya karışıyordu — yağ, insan teri, plastik.
İlk hat, kapı önündeydi. Narkotik komiserleri kısa bir aralıkta birbirlerine işaretler verdi; el işaretleri, baş eğmeleri, sessiz onaylar… Hepsi prova edilmiş bir senaryonun tekrarına benziyordu. Radyo-pencerelerden hafif bir cızırtı yükseliyor, kumlu sesler koordinasyon komutlarını fısıldıyordu. Herkesin ağzı sıkı, herkesin gözleri açık; acele ile disiplinin karıştığı bir gerilim vardı havada.
Cinayet masasından sadece Ahmet ve Selim vardı, zırhlı yeleklerinin içine gömülmüş, ekibin hemen arkasında duruyordu. Diğerlerinin aksine üzerlerinde resmi bir telaş yoktu — yalnızca soğuk bir bekleyiş. Ahmet’in elleri eldivenlerin içinde rahatsızlıktan kıpırdanmıyor, yüzündeki gölge uzun bir sessizliğin izlerini taşıyordu. Selim, oldukça tedirgingindi. Gözleri hızlıydı midesi kalkmıştı.
Komşular, pencerelerden perdeleri aralayıp bakıyor; kimisi telefonuyla kaydediyor, kimisi yüzünü elleriyle kapatıyordu. Birkaç yaşlı kadın, elinde poşetleriyle uzak köşelere itilmiş; çocukların hareketleri kısıtlanmıştı. Astım ilacı kutusu, plastik sandalyeler, un yığınları—yaşamın parçaları bir köşede unutulmuş gibiydi.
Dairenin içi zaten günlerdir havalandırılmamış çürük bir mezar gibiydi; rutubet, ağır amonyak kokusu ve yarım yanmış kimyasallar birbirine karışmış, duvarlara yapışan kir gibi insanın ciğerine çöken bir koku oluşturuyordu. Pencereler örtülüydü, ışık içeri girmiyordu; sarı floresan lambanın titrek ışığı Necati’nin terli yüzünü hasta bir renge boyuyordu.
Tam o sırada
Necati dizlerinin üstünde çömelmiş, kulaklarını kapatmaya çalışıyordu; dışarıdaki ayak sesleri, telsiz cızırtıları, metal sürtünmeleri duvarları titretiyordu. Mahmut’la göz göze geldiğinde ikisinin de gözbebeklerinde aynı panik vardı—ama Necati’nin paniğinin içinde yıllardır birikip taşan bir nefret de duruyordu.
Necati, dişlerinin arasından tıslar gibi konuştu:
Necati
Senin ben amına koyayım…
Sesi ince, nefesi kesik kesikti.
Necati
Heryer polis olmuş lan… Ben ne bok yiyecem şimdi? Kimliğimi yeni değiştirdim, yeni!
Mahmut çakmak çakmak gözlerle etrafı süzüyor, kaçacak bir yer bulamıyordu. Yutkundu, dili damağına yapışmıştı.
Mahmut
Lan amına koyduğum… Ben mi dedim gidip mafyalara bulaş diye ha?
Necati ona baktı, gözleri kızarmıştı; içi öfke dolu bir hayvan gibi saldırıya hazırdı. Şivesi daha da belirginleşti, sesi titreyerek yükseldi:
Necati
Lan oğlum… karını geberttiğin için bu haldeyiz!
Hayır… niye kayboldun lan?
Karını öldürüp niye ortadan kayboluyorsun?
Aklın nerdeydi senin?
Mahmut’un yüzü bir anda gerildi, ne konuşacağını bilemedi. Sonunda siniri patladı:
Mahmut
Senin yüzünden amına koyayım!
Beni aceleye getirdin, sen!
Gerizekâlı herif! Senin ananı sikeyim!
O cümle havayı kesti.
İki adamın arasında ince bir lastik gibi gerilmiş öfke, bir anda kopuverdi.
Necati’ın yüzü bir anlığında karardı. Ayak bileklerindeki damarlar bile belirginleşti. Sonra hiçbir uyarı olmadan Mahmut’un üzerine çullandı.
Küt diye yere düştüler.
Bir masa yan yattı, ayakları kırıldı. Üstündeki kimyasal şişeleri devrildi; sarı, mavi, süt beyazı sıvılar zemine yayıldı. Koku daha da ağırlaştı; bir şeyler yanık plastik gibi tütmeye başladı.
Necati Mahmut’un göğsüne oturmuş, yumruklarını hiç durmadan indiriyordu.
Şlak! Şlak! Şlak!
Mahmut’un kaşı yarıldı; kan önce bir çizgi halinde aktı, sonra Necati’nin parmaklarına bulaşıp zemine damladı. Necati’nin beyaz atleti kanla lekelendi; teri ve kanı birbirine karışıp pembe bir çamur gibi akıyordu.
Mahmut kendini korumaya çalışıyor ama her hamlesi daha büyük bir darbeyle kesiliyordu. Gözleri kanın içinde kaybolmuştu. Aralarında konuşma değil, sadece boğuk nefesler, küfürler ve etin kemiğe çarpan tok sesleri vardı.
Kimyasallar zeminde birbirine karışıp balçık gibi yayılırken, odanın içi ağır bir kimyasal buharla dolmaya başladı.
Ve tam o sırada…
Koridor bir anda çınladı.
DAN!
Koç başı kapıya vuruldu.
DAN!
Kalın metal kapı titredi, içerideki floresan lamba anlık sarsıldı. Necati ve Mahmut dondu—nefesleri bile kesildi.
DAN!
Kapı henüz kırılmamıştı ama öleceğini bilen iki adamın yüzü aynı anda bembeyaz oldu.
Kapının kilit yuvası hâlâ birkaç saniye boyunca inatla dayanıyor gibiydi; metal, baskıya karşı çığlık atan bir hayvan gibi cızırdadı. Sonra—
ÇAT!
Kapı, içeriye doğru kırılarak duvara çarptı.
Zırhlı ekip ilk adımı attığı anda herkesin yüzü aynı anda buruştı; hava, çürümüş et gibi kesik bir, amonyakla karışmış, günlerdir yıkanmamış bir deliğin içindeki pisliği hatırlatan ağır bir koku vardı. Nefes almak bile mideyi kaldırıyordu.
Yerde, kurumuş koyu kırmızı kanlar siyah lekeler gibi yapışmıştı; bazı yerlerde pıhtılar ayakkabı altında eziliyor, çıtırdıyordu.
Ama ne Necati, ne de Mahmut ortadaydı.
Ardından narkotik komiserleri girdi. Mustafa arkadan yürüyordu; gözleri bir odaya, bir tavana, bir kan izine kayıyordu. Ekibiyle birlikte banyoya doğru adım adım ilerlediler.
Her polis, silahının namlusunu kapının boşluğuna sabitlemiş, nefeslerini yarı tutmuştu.
Bir polis banyo kapısının koluna uzandı—kapıyı bir anda açtı.
Açtığı an…
TAK!
Silah ateşlendi.
Mermi duvarı yalayıp polisin göğsüne çarptı, çelik yelekte metalik bir glonk sesi yankılandı. Polis geriye savrulup yere kapaklandı. Arkadaki polis onu bileğinden çekerek koridora sürükledi. Yeleğe gelen mermiden dolayı hayattaydı ama yüzü solmuştu; nefes alışı düzensizdi.
Sokağın başında çoktan haber ekipleri, meraklı kalabalık ve sirenlerin boğuk uğultusu toplanmıştı.
Silah sesi Ahmet’in kulağında hâlâ çınlıyordu ama…
İçinde garip bir rahatlama, kontrol edilemeyen bir “nihayet” hissi belirdi.
Selim ise titriyordu; ellerini sıkmış, gözleri büyümüştü. Polislikten tiksinir hale gelmişti; başına daha fazlası çökmüştü sanki.
Banyonun hemen yanında mevzilenmiş büyük bir ekip vardı. İçeriden iki kişinin nefes alış verişleri duyuluyordu—boğuk, panik dolu.
Narkotik komiseri Mustafa bağırdı:
— Mahmut! Necati! Başka yer yok! Çıkın dışarı!
Aradan Necati’nin sesi patladı; sesi çatlak, korku ve öfkeyle birbirine geçmişti.
— Olmaz! Bir kere daha ölemem amir! Bir daha ölmem ben!
Mahmut korkudan konuşamıyordu. Mustafa’nın kaşları çatıktı, sesi sertleşti.
— Çıkın dışarı! İçeri gaz bombası atmak zorunda bırakmayın beni!
Selim şaşkınlıkla fısıldadı:
— Gaz bombası mı atılıyor gerçekten?
Ahmet yan gözle baktı.
— Oğlum sen akademide ne yaptın?
Selim başını eğdi; omuzları çökmüştü.
Mustafa eliyle işaret verdi.
— Yolla içeri!
Zırhlı polislerden biri banyonun alt aralığına CS gaz bombasını yuvarladı.
Gaz tütmeye başlar başlamaz polisler maskelerini geçirdi. Ahmet ile Selim de hızlıca taktı.
Banyonun içinden önce öksürükler, sonra boğuk çığlıklar duyuldu.
Gaz dışarı taşarken içeriden Necati’nin sesi titreyerek çıktı:
— Yaklaşmayın! Lan!
Ardından peş peşe kurşunlar patladı.
Polisler bariyer oluşturup içeri saldırdılar.
Ama o anda Necati ve Mahmut panik ateşi açtı; mermiler fayanslara çarpıp sekmeye başladı.
Bir polis daha omzundan vuruldu, yere diz çöktü.
Mustafa’nın sesi artık emir değil, bir infaz kararı gibiydi:
— Ateş!
Ve o anda…
Banyonun içi kurşun yağmuruna tutuldu. Ahmetle selim yere çöktü.
Mermiler fayansları un ufak etti; parçalar havaya savruldu. Ayna kırıldı; yere düşen her parça ışığı farklı bir şekilde yansıtarak grotesk bir görüntü doğurdu.
Necati ve Mahmut’un bedenleri mermi darbeleriyle geri geri savruldu.
İlk kurşunlar uzuvlarını parçaladı; sonra gövdeleri… Sonra kafaları.
Et, kemik, deri… hepsi aynı anda yırtıldı.
Necati’nin kafatası arkasından açıldı; beyin dokusu duvara yapıştı.
Mahmut’un göğsü birkaç saniyede o kadar çok delik aldı ki, iç organları dışarıya sarktı—bağırsaklar fayanslara yayıldı, kan gazla karışıp çamur gibi birikmeye başladı.
Çığlık yoktu artık.
Sadece mermi seslerinin ağır, ritmik tokadından sonra gelen bir sessizlik.
Banyo tabanı, koyu kırmızı bir göle dönmüştü; akıntı koridora doğru süzülüyor, yerde küçük su yolları oluşturuyordu.
Ölen iki beden, artık et yığınından farksızdı; yüzleri tanınmayacak haldeydi.
Vurulan polis dışarı taşındı; sedyenin metal sesi koridorda yankı yaptı.
Ahmet, arkada bekliyordu; bir sigara yakıyormuş kadar sakin bir ifadeyle Selim’e döndü.
— Davadan kurtulduk Selim. Yatacağız artık.
Selim gözlerini açtı, şok içindeydi.
— Abi ne diyorsun?!
Ahmet gülümsedi; yorgun ama rahatlamış bir gülüştü.
— Kurtulduk diyorum. Uğraşmayacağız artık.
Selim başını eğdi, içinde öfkenin sıcaklığı vardı ama sakladı.
Koridorda, banyonun kanı yavaşça ilerliyordu.
Necati ve Mahmut’un paramparça olmuş bedenleri hâlâ sıcak buhar çıkarıyordu; gazın havada bıraktığı kimyasal koku, kanın metal tadıyla birleşmişti.
Daire, artık bir mezbahadan farksızdı.
Birkaç saat sonra, saat 15.30'u gösterirken apartmanın içi hâlâ tam bir kaos gibiydi.
Ahmet’le Selim’in ifadeleri hızlıca olay yerinde alınmış, narkotik ekibi de tek tek sorgulanmaya başlanmıştı.
Dışarıdaki gürültü ise dayanılmazdı; haber araçlarının jeneratörleri uğulduyor, kameraların ışıkları cama vuruyor, sokak kalabalığı çalkalanıyordu.
Olay büyüdükçe büyümüş, sanki bütün şehir bu apartmanın önünde toplanmıştı.
İçeride ise bir sessizlik hüküm sürüyordu—ama ölümün sessizliği.
Olay yeri inceleme, sadece klasik ekipleri değil; özel kan analistini bile çağırmıştı.
Evin içi beyaz tulumlu insanlarla doluydu; her adımda bir fotoğraf makinesi flaşı, her köşede numara koyan bir görevli. Patlamış kimyasal şişeleri.
Eldiven ve maskelerin sürtünme sesi bile gerilim yaratıyordu.
Ahmet ve Selim kenarda bekliyorlardı.
Biraz önce Ahmet evde kanla kaplı siyah maske ve eldiven bulmuştu; biraz baktığı anda bile bunun sıradan bir şey olmadığını anlamıştı.
Koyu kıvamlı, neredeyse siyaha dönmüş kan… Hatice’nin kanı olma ihtimali çok yüksekti.
Evin duvarlarında savrulmuş mermi izleri, patlamış fayanslar, sıçramış kanlar… dökülen sudofed kutuları.
Cinayetin, çatışmanın ve çöküşün hepsi aynı odada birleşmişti.
Selim, gözleri boşlukta, Ahmet’e baktı:
Selim:
Abi… şimdi ne olacak?
Ahmet elindeki dosyayı kapattı, omuzlarını gerdi.
Cevap verirken sesi sanki çoktan yorulmuş, bıkkın, umursamazdı.
Ahmet:
Eğer o maske ve eldiven Hatice’nin kanı çıkarsa… olayın cinayet boyutu biter.
Dosya kapanır.
Selim başını iki yana salladı.
Selim:
Abi hayır, onu demiyorum… narkotiğe ne olacak? Bize ne olacak?
Ahmet’in gözleri kısa bir an için tüm duygularını kaybetmiş bir boşluğa döndü; sonra o klasik, umursamaz ton geri geldi.
Ahmet:
Lan hiçbir şey olmayacak iki tarafa da.
Biz cinayet bürodan geldik, emir vermedik, ateş etmedik.
Narkotik desen… nefsi müdafaa.
Adamlar teslim olmadı, iki polisi vurdular.
Yüzde yüz haklı çıkarlar.
Kimse onlara dokunamaz.
Selim derin bir nefes aldı… ama nefesi sanki ciğerine değil, boğazında birikmişti.
Rahatlama değil, kabullenme gibiydi.
Günlerdir yaşadıkları, bir insanın ruhunu ağırlaştıran türdendi.
Polisliğe severek başlamıştı ama şimdi her mermide bir parçası eksiliyordu.
Hele Ahmet gibi, hayata karşı körelmiş, gri bir adama bağlı çalışmak…
Sanki bataklığa yürümekti.
Ahmet’in aklıysa başka yere kaymıştı bir anlığına.
O iki küçük kız…
Bir an gözünde belirdi, içini sızlattı.
Ve sonra Derya geldi aklına—birkaç saat sonra buluşmaları gerekiyordu.
Sanki başka bir dünyanın işiymiş gibi tuhaf geldi ona.
Selim’in omuzları çökmüşken Ahmet elini omzuna koydu.
Sözleri rahatlatıcı olmak için değil, sadece gerçekleri söylemek içindi.
Ahmet:
Selim… boşver.
Hatta sevin lan.
Bu büyük bir davaydı.
Sadece kadın cinayeti değil… çok şey bulduk.
Narkotiğin önünü açtık.
Senin kariyerin için de iyi.
Selim’in gözleri bir anda sertleşti.
Selim (öfkeyle fısıldayarak):
Abi… sen ciddi misin?
Ahmet omuz silkti.
Ahmet:
Neyse… boşver.
İkili apartmanın üst katına doğru yürüdü.
Karanlık koridorlardan çıktılar, merdivenlerden ağır adımlarla yukarı çıktılar.
Dışarı açılan kapıya vardıklarında şehir sanki yüzlerine çarptı.
Sokakta;
ambulanslar, TOMAlar, bariyerler, bağıran muhabirler, canlı yayın yapan kanallar…
Her yer ışık, her yer gürültüydü.
Yanlarından geçen sağlık görevlileri sedyeler taşıyor, polis şeritleri rüzgârda titriyordu.
Ahmet’le Selim başlarını eğdi;
Kalabalığın bakışları, soruları, kameraları üstlerine doğrultması onları daha da daraltıyordu.
Haberciler bağırarak yaklaştı:
— Olay nasıl gerçekleşti!?
— Teslim ol çağrısı yapıldı mı!?
— Ölen polis var mı!?
İkisi de cevap vermedi.
Göz teması bile kurmadan kalabalığın arasından güçlükle geçtiler.
Sanki nefes almak bile zorlaşmıştı.
Arabaya vardıklarında Selim kapıyı neredeyse titreyerek kapattı.
Ahmet motoru çalıştırdı.
Direksiyonun üzerinde elleri bir an durdu—sanki bir şey düşünüyormuş gibi.
Sonra araç ağırca ileri doğru hareket etti.
Selim koltuğa yaslandı.
Gözleri yarı kapalıydı.
Günün ağırlığı omzuna değil, ruhunun içine çökmüştü.
Dışarıdaki sirenlerin sesi camdan içeri süzülürken, içerde sadece iki şey vardı:
Yorgunluk…
ve
bu işin insanı içten içe çürüttüğünü fark eden bir sessizlik.
Yarım saat sonra
Koridorun loş floresan ışıkları altında Ahmet’le Selim merkeze girerken hava hâlâ günün ağırlığını taşıyordu. Maske ve eldiven kriminale teslim edilmişti, saat dört olmuştu; ama sanki zaman hâlâ öğleden sonra üçte, o banyonun içinde donup kalmış gibiydi.
Selim dosyaları kolunun altına kıstırıp hiçbir şey söylemeden Sarp’ın özel ofisine yöneldi. Tıklattı. Kapıyı açarken yüzünde alışılmış yorgunluğun ötesinde bir ezilmişlik vardı—sanki nefes bile ona yük oluyordu. Kapı kapanınca Ahmet yalnız kaldı ve adımlarını masasına doğru attı.
Cinayet Büro aynıydı… ama değildi.
Herkes bitkin, sesler boğuk, klimanın metalik uğultusu bile daha karanlık geliyordu. Telsizler arada cızırtıyla bir şey söylüyor ama kimse dönüp bakmıyordu.
Ahmet masasına yaklaşırken o an bir tuhaflık fark etti.
Tahtada bir kağıt, kağıtta bir çizim vardı.
Yarım bir yüz.
Sanki birinin yüzü, parçalanmış hâlinin çizilmiş bir yankısı gibiydi.
Sadece burun çevresi vardı; gölgeler bile ince ince işlenmiş. Kafa yapısı yoktu.
Gözler yoktu.
Ağız yoktu.
Saçlar yoktu.
Tamamlanmamış bir insan… ya da tamamlanmasını istemediği bir yüz.
Bir an için Ahmet’in içinden keskin bir ürperti geçti.
Sanki çizim ona doğru bakıyordu.
Eksik bir yüzün bile suçlayıcı bir bakışı olabilirdi.
Ve sonra… tahtanın hemen önünde duran küçük gölgeyi gördü.
Buğlem.
Sırtına kadar uzanan saçları ışığı kırıyor, yüzüne yarım bir gölge düşürüyordu.
Elinde siyah bir keçeli kalem vardı.
Gözleri çizime, sonra Ahmet’e kaydı.
Masum bir çocuk bakışı değildi bu…
Bir şey anlamaya çalışan, bir şey yakalayan bir bakıştı.
Sessiz ve ağır.
Ahmet olduğu yerde durdu.
İçinde, gün boyunca bastırdığı her şey bir anda kabardı.
Kendini bir an o yarım yüzde gördü; eksik, gizli, yanlış bir şey saklayan biri gibi.
Yutkundu. Boğazı acıdı.
Yavaşça adım attı.
Ayak sesleri odada yankılandı, sessizliği deldi.
Ofisin loş ışığı Buğlem’in yüzüne vuruyor, gözaltlarındaki yorgunluğu daha da belirginleştiriyordu. Ahmet’in adımları yaklaşırken ne o bir şey dedi, ne Buğlem. Aralarında, havayı kesen ince bir gerilim vardı — görünmez ama dokunduğunda kanatacak kadar sert.
Sonunda Buğlem konuştu.
Buğlem
— Noldu?
Ahmet’in bakışları tahtadaki yarım yamalak bırakılmış robot resme kilitlenmişti. Özellikle de buruna.
O mükemmel, birebir — kaçamayacağı kadar tanıdık — buruna.
Yutkundu. Sesi titredi.
Ahmet
— Şey… Bu yönetmenin burnu mu? Yani… onun robot resmi mi?
Buğlem
— Evet.
Bu tek kelime, Ahmet’in omurgasını buz gibi bir şeyle dürttü.
Bir adım geri çekildi, nefesini toparlayacakmış gibi.
Ahmet
— Neden tamamını çizmediler?
Buğlem gözünü resimden ayırmadan cevap verdi.
— Çocuklar yoruldu. Eve gittiler.
“Çocuklar”… Kelime Ahmet’in içini burkan bir bıçağa döndü.
Omzundaki tüm suçlar, tüm korkular bir anlığına yüzeye çıktı.
Ağzından istemsizce döküldü:
Ahmet
— Bu çocuklar var ya…
Sözünün devamını fark edince irkildi.
Ama çok geçti.
Buğlem kaşını hafifçe kaldırdı.
Sesi buz gibiydi.
Buğlem
— Ne olmuş çocuklara?
Ahmet boğazını temizledi. Sahte bir gülümseme… dudaklarının kenarında titrek, sahte bir kıvrım.
Ahmet
— Şey… diyorum ki… ne yordular bizi.
Buğlem’in bakışları sertleşti; sesindeki sabır kırılgan bir cam gibiydi.
Buğlem
— Ne de olsa çocuklar. Hem… sen bu davada bile değilsin ki.
Bu cümle Ahmet’in karnına yumruk gibi oturdu.
Hafifçe geriye çekildi, gözlerini kaçırdı.
Ahmet
— Ya… evet… orası öyle… neyse…
Buğlem bir şey demedi.
Sessizlik ağır bir kaya gibi odanın içine oturdu.
Sonra Buğlem yeniden dosyasına döndü, sayfaları çevirirken çıkan hışırtılar Ahmet’in sinirlerini daha da gerdi.
Ahmet ise hâlâ tahtaya bakıyordu.
O buruna.
Kendi burnuna.
Sanki resim değil de, onu suçlayan bir göz gibi üzerine dikilmişti.
Ter ensesinden aşağı süzüldü.
Dizleri titredi. Masasına yürüdü.
Sandalyesine otururken parmakları fark edilmemesi için avuçlarının içine sıkıldı ama titreme durmuyordu.
Bir an önce o tahtadan, o burundan, Buğlem’in buz gibi bakışından…
ve yavaş yavaş yaklaştığını hissettiği o görünmez gerçeklikten kaçması gerektiğini biliyordu.
Ama kaçacak yer yoktu.
Ofisin sessizliğinde, yalnızca Ahmet’in içindeki panik nefes alıyordu.
Sanki biri belinden aşağı buz dökmüş gibi ürperdi. Parmakları klavyeye uzanıyordu ama kasılmaktan harfleri bile seçemiyordu.
Ellerinin titremesi sadece korkudan değildi; kan hâlâ tırnaklarının içindeydi. Yıkanmıştı ama çıkmamıştı.
Sanki kan, artık derisinin rengine işlemişti.
Bilgisayarı açtı—ekran solgun bir ışıkla yüzünü aydınlattı. Bu ışık Ahmet’in yüzünde insanı değil, gölgesini ortaya çıkarıyordu.
Girdiği ilk klasör: Sokak cinayeti.
Dosyaya tıklarken nefesi kesildi.
Ekrana bir çocuk cesedi düştü.
Yüzü şişmiş, gözü mosmor, alt dudağı yarık.
Boynunda bıçak yarası.
Ahmet’in içi buz gibi oldu.
Bir anda kendi zihni içeri konuşmaya başladı—yumuşak, zehirli, pençe gibi:
“Yapmak zorundasın Ahmet…
Başka şansın yok oğlum…”
Ekranı incelerken boğazı kurudu.
“Öldürüldü” yazısının yanında kendi notu duruyordu:
> ‘Muhtemelen kavga — fail yok.’
Onu öldüren kendisiydi.
Bir suçluyu değil…
Bir çocuğu.
Göz kapakları titredi.
İçinden kelimeler boğularak yükseldi:
Ahmet (iç ses):
O geceki tinerci çocuk gibi…
O geceki tekelci gibi…
Hikmet gibi…
Sevil…
Bir anda durdu.
Sevil ismi zihninde bir kapıyı açtı.
Sanki içinden ölü bir kadın doğrulup ona baktı.
Ahmet (iç ses):
Sevil… Adalet için öldürdüğüm kadın…
Ve Sevil’in sevgilisi... Derya’nın oyununa düştüm.
Sonra da Emin…
Şimdi bu iki çocuk ve annesi mi?
Ben ne oldum?
Ne ara böyle bir şeye dönüştüm?
Ahlak dediğin şey… ne kadar sahteymiş.
Göğsü sıkıştı.
Geriye yaslanıp ellerini yüzüne kapadı—avuç içleri yanaklarına değdiğinde bile kendi titremesini hissediyordu.
Zihni devam etti, artık fısıltı gibi değil, çığlık gibi:
Ahmet (iç ses):
Bu hayat benim mi?
Yoksa birinin bana biçtiği bir ceza mı?
Babamın yumruğu muyum ben?
Toplumun pisliği mi?
Yoksa kendi cehennemimi kendi ellerimle mi çizdim?
Nefesi hızlandı, göğsü inip kalkıyordu.
Bir an gerçekten bayılacağını sandı.
Sonra… yalvarır gibi mırıldandı:
Ahmet (iç ses):
Lütfen… bana bir şey olmasın.
Lütfen kötü bir şey yaşamayayım.
Lütfen Ahmet… ne olur…
Ama içinden gelen başka bir ses, çok daha karanlık ve acımasızdı:
“Sen zaten yaşadın.
Sadece fark etmiyorsun.”
Ekrandaki tinerci çocuğun boğazındaki bıçak yarasına tekrar baktı.
Yanındaki açıklamada şöyle yazıyordu:
> Kesik derinliği 4 cm — saldırı savunma izlerine rastlanmamıştır.
Çocuğun kendini savunacak vakti olmamıştı.
Ahmet’in hafızasında çocuğun gözleri belirdi: panik, şaşkınlık ve korku iç içe geçmişti.
Ölürken yaptığı o titrek bakış.
Ahmet’in midesi kasıldı.
O an gerçek bir şey fark etti:
Korktuğu şey çocuklar, dava, resim, yazı değildi.
Korktuğu şey kendisiydi.
Ve içinden ilk defa şu düşünce geçti:
“Ben gerçekten… kötü birimiyim.”
Bilmiyordu.
Ama Kötülüğün en korkuncu, insanın kendisine baktığında gördüğüdür ve buna yakındı.
İşine gömüldü saatlerce.
4 saat sonra.
Hava çoktan kararmıştı Ahmet işten çıkmıştı; eski parkın lambaları yanıyordu ama ışıkları parkı aydınlatmıyor, sadece gölgelerin yerini değiştiriyordu. Bankların demirleri pas kokuyordu, çürümüş yaprakların arasında nemli toprak keskin bir koku bırakıyordu. Park yıllardır kimsenin gerçekten umursamadığı bir yer gibiydi—zaman burada yürümüyor, sadece çürüyor gibiydi.
Ahmet bankta oturmuş, sanki bacaklarının ağırlığı kendi bedenine ait değilmiş gibi çökmüştü. Rüzgâr ara sıra yüzüne vuruyor ama hiçbir hissi değiştirmiyordu; içi, dışından daha soğuktu. Elleri dizlerinin üzerinde boş birer nesne gibi duruyordu. İnsanlar uzaktan geçerken ona bakmıyordu bile. O da kendini bir insan gibi hissetmiyordu zaten… daha çok boş bir kabuk gibi.
Sonra…
Uzakta bir siluet belirdi.
Adımları ağır değildi ama kararlıydı; sanki her adımda yere kendi varoluşunu kazıyordu. Lambaların altından geçtikçe yüzü ve vücudu parlayıp tekrar karanlığa gömülüyor, bir hayalete dönüşüyordu. Uzun siyah paltosu geceyle birleşmişti; altındaki siyah pantolon ve koyu tonlu ceketin keskin çizgileri, karanlığı daha da kesiyordu. Beyaz gömleğinin yakası bir uğursuzluk gibi parlıyordu—güzelliği anlamlı değildi, tam aksine, bir tehdit kadar güzeldi.
Kadın yaklaştıkça Ahmet’in nefesi istemsizce titredi.
Derya.
Elinde sıradan bir hamburger zincirinin kese kâğıdı vardı; bu basitlik bile tuhaf bir şekilde ortamın atmosferine ters düşüyor, garip bir ironi yaratıyordu… Sanki ölüm, acı ve karanlıkla dolu bir dünyanın ortasında absürt bir sıcaklık taşıyordu.
Parkın sessizliği, konuşmaların arasına girip ikisini de boğan görünmez bir duman gibiydi. Rüzgârın soğukluğu bile konuşmamaya karar vermişti; sadece uzaklardan gelen, terk edilmiş bir salıncağın gıcırdayan sesi vardı. Ahmet, karanlığın içine gömülmüş kestane ağaçlarının arasından süzülen loş ışığın altında otururken, Derya yanına oturduğunda metal bank hafifçe inledi. Ahmet, yanına oturan bu kadının ağırlığından değil—hayatının ağırlığından ürperdi.
Bir süre hiçbir şey demediler.
Konuşmalarını bile ölçüp biçen iki insan gibi değil; ikisi de kendi içindeki uçurumlara bakıyordu sanki.
Sonunda Ahmet sessizliği kırdı. Sesinin tonu, kırılmış bir camın kenarı kadar keskin ve yorgundu.
Ahmet:
“Adamlarından birini gönderirsin sanıyordum.”
Derya başını hafifçe çevirdi. Gözlerinde bir suçluluk yoktu—ama suçun kendisi gibi duran bir karanlık vardı.
Derya:
“Konuşmamız gerekiyordu.”
Ahmet, kısa ve sert bir gülüş bıraktı.
Ahmet:
“Telefonda buraya gel demiştim zaten. Telefonda konuşsan olmaz mıydı?”
Derya’nın bakışları soğuktu, ama altında derin bir sabırsızlık hissi vardı.
Derya:
“Ahmet… yüz yüze konuşmamız gerekiyor.”
Ahmet ona döndü, gözlerinde tükenmiş bir adamın öfkesi değil—ölümden bile daha ağır bir yılgınlık vardı.
Ahmet:
“Tamam. Söyle yüz yüze. Hadi.”
Derya, nefesini yavaşça verdi ve soruyu bıraktı:
Derya:
“Çocuklara ne yapacaksın?”
Ahmet başını biraz eğdi. Bu sorunun cevabını kendinden bile saklamaya çalışıyordu, ama saklanacak hiçbir yer kalmamıştı.
Ahmet:
“Sence?”
Derya’nın gözleri daraldı. Sanki Ahmet’in içini görmek istiyordu. Ama oraya bakan biri, karanlıktan başka bir şey bulamazdı.
Bu sorunun cevabı herkesin aklında farklı ihtimaller yaratıyordu… ama Derya’nın aklında tek bir cevap vardı. Ve seninde öyle değilmi ha.
Derya:
“Öldüreceksin… değil mi?”
Ahmet’in yanakları gerildi. Gözlerinde bir parıltı yoktu; sadece ölü bir kararın gölgesi.
Ahmet:
“Haberlerde izlersin…”
Bu cümle havada kalınca, Derya’nın yüzü gerildi. Sinirlenmişti. Çünkü Ahmet’in kararması artık onun bile kontrolünden çıkıyordu.
Ahmet devam etti, sesi daha kırık, daha ağırdı:
Ahmet:
“Bu arada… neden bu kadar önemli bu senin için? Bana ‘öldür’ diyen sensin.”
Derya başını hafifçe eğdi. Yutkundu. Cevabı sade ve kırılmıştı:
Derya:
“Bilmiyorum…”
“Bilmiyorum”—bir insanın elinden başka bir insanın kaderini alıp sonra nedenini bile bilmemesi.
Ahmet bunu duyunca yüzü dondu. Yorgun bir nefes alıp konuyu kesti.
Ahmet:
“Silah ve adres nerede?”
Derya, elindeki kahverengi kese kâğıdını uzattı. Kese kâğıdının ağırlığı, içindekilerden çok taşıdığı anlamla doluydu. Ahmet, eline uzanan bu küçük nesneye bakarken nefesi kesildi.
Ahmet:
“Ciddi misin?”
Derya hiç tereddüt etmedi.
Derya:
“Al hadi şunu. En mantıklısı bu.”
Ahmet’in bakışlarında kırık bir gülüşün izi vardı. Sanki kaderine teslim olmuş biri gibi.
Ahmet:
“Bu işten kurtulursam… beni rahat bırakacak mısın?”
Derya gözlerini kısmadan, kaçmadan cevap verdi:
Derya:
“Kalan dört kişiyi hallet… sonra defol git.”
Ahmet’in nefesi kesildi. Göğsü sıkıştı.
Ahmet:
“Neden ben… neden?”
Derya bakışlarını kaçırdı. İlk kez zayıf görünüyordu. Ama kısa sürdü.
Derya:
“Bu işi hallet. Sonra sana tekrar detaylıca anlatacağım.”
Ahmet başını yana çevirdi.
Gözleri karanlıkta birinin intihar mektubunu okuyor gibi boştu.
Ahmet:
“Hayatımdan çık artık.”
Derya bir şey demedi.
Sanki Ahmet’in içindeki tüm boşluğu onaylıyormuş gibi.
Sonra ayağa kalktı. Ayaklarının altındaki çakıl taşları kıtırdadı—sessiz bir parkta bir kadının uzaklaşma sesi, bir insanın kaderinin bitiş sesi gibiydi.
Uzaktaki siyah araba bekliyordu.
Farları kapalı, sessiz…
İki koruma dikilmiş, heykel gibi. Kadının gelişini bekliyorlardı.
Derya, onların yanına doğru yürürken Ahmet sadece baktı.
Her zamanki gibi.
Elinden hiçbir şey gelmeyen, hayatını çoktan kaybetmiş bir adam gibi.
Arabanın kapısı açıldı.
Derya içeri bindi.
Kapı kapandı.
Ve Ahmet’in içinde bir şey daha kapandı.
Park tekrar sessizleşti. Bank soğuktu. Ahmet’in elleri titriyordu. Kese kâğıdı, kaderi gibi dizlerinin üzerinde duruyordu.
Ve Ahmet, bir kez daha…
Karanlığın ona biçtiği rolü kabul eden, kendi hayatının seyircisi olmuş bir adam gibi başını eğdi.
Saatler sonra.
Gece yarısıydı.
Ahmet’in arabası, motoru hâlâ sıcakken, ıssız bir mahallenin kenarında tıslayarak sustu. Burası şehrin çöplüğe dönmüş yan sokağıydı; kimsenin adını bilmediği, polislerin bile görmezden geldiği, herkesin kaderine terk edildiği bir yer. Karanlık her şeyin üstüne atılmış bir çarşaf gibiydi—kalın, ağır ve yapışkan.
Sokak boyunca yerde insanlar yatıyordu… ama “insan” kelimesi burada sanki biraz fazla temiz kalıyordu.
Kimi yalnızca nefes alıyordu, kimi nefes bile almıyordu. Met çeken birinin gözleri akmıştı; yanındaki tinerci çocuk duvara yaslanmış, kafasını düşürmemek için kaslarıyla savaşır gibi titriyordu; biraz ileride bir kadın boş bir şişeyi göğsüne bastırmış, sanki onunla ısınmaya çalışıyordu.
Yerde kırık camlar, boş sprey kutuları, tiner şişeleri, plastik şırıngalar… hepsi bir müzik notasına dönüşmüş gibi, gecenin sessizliğinde çıtırtılar çıkarıyordu Ahmet’in adımlarının altında.
Bu mahallede ışık diye bir şey yoktu.
Var olan tek ışık, sarhoş bir adamın yanmış çakmağından yükselen sönük bir alevdi—o bile titriyordu.
Ahmet arabasının kapısını sessizce kapadı.
Sanki burada bile kimse duymayacaktı ama yine de içgüdüsel bir korku vardı.
Eliyle maskeyi aldı; siyah, eski, delik yerleri kapatılmış bir maske… korumanın kanı hâlâ aklındaydı.
Bu kez temizdi.
Ama ağırdı.
Maskeyi yüzüne geçirdiğinde nefesi daraldı; içerideki plastik kokusu boğazına iğneli bir duman gibi yapıştı. Elinde eldivenleri vardı.
Çevresine baktı.
Bir kamera yoktu.
Bir göz yoktu.
Bir tanık yoktu.
Sokak zaten yaşayan ölülerle doluydu; onlar kimseye bir şey anlatamazdı. Anlatsalar bile kimse onları ciddiye almazdı.
Ahmet kapüşonunu da başına çekti, boynunu içeri gömdü ve gölgelerin içinden ağır, kararlı adımlarla yürümeye başladı.
Sanki kendi ayak sesleri bile bu mahalleye ait değildi.
Biraz ileride, tüm camları kırılmış, kapısı sökülmüş bir apartman vardı.
Harabe bile değil…
Harabenin bile umudunu kaybetmiş hâli.
İçeriden bağımlıların anlaşılmaz homurtuları, birinin taşkın kahkahaları, başka birinin boğuk öksürüğü geliyordu.
Ahmet kapının önüne geldi.
Bir an durdu.
Sanki kendi gölgesi bile ona yaklaşmak istemiyordu.
Sonra, hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey hissetmiyormuş gibi, hiçbir şeyden korkmuyormuş gibi…
İçeri girdi.
Ahmet içeri girdiğinde karanlık, bir duvar gibi üzerine çöktü. Telefonun flaşı açıldı ama ışık, duvarlardan geri dönmek yerine sanki emildi; gölgeler daha da koyulaştı. Boşluk vardı—görünür bir insan yoktu—ama sesler vardı: nefes alışlar, hırıltılar, bir şeyin yere sürtünmesi, boğazdan kopan kısık mırıldanmalar. Koku ise ilk darbeyi indiren şeydi: tinerin keskinliği, bayat alkolün ekşiliği, ter ve çürüyen rutubet birbirine karışmış, havayı ağırlaştırmıştı.
Ahmet kapşonunun cebine elini soktu. İçerisi küçük paketlerle doluydu; parmakları her dokunduğunda naylonun esnekliği, o çürük ekonominin somutluğunu hatırlatıyordu. İçinden bir şey geçti: “Bu, artık benim dilim.” Sonra merdivenleri ağır ağır çıktı.
Üst kat zifiri karanlıktı. Ahmet kapıyı itip içeri girdiğinde bir anda ışık—telefonun dar beam’i—bir odayı kesti ve görüntü, bir an için dondu: üst üste yığılmış bedenler, oturmuş veya çökmüş; kızlı erkekli ama insan olmaktan çok uzak. Gözler çukurlaşmış, yüzlerde yarıklar gibi izler; bazıları hâlâ gözyaşıyla karışık bir öfke taşıyor, bazıları ise boşluğa bakıyordu. Ahmet’in silueti ve ışığı görünce bir anda odanın içi titreşti.
İnsanlar (bir ağızdan, parçalanmış): — Siktir git lan…
— Kim bu orospu çocuğu?
— Kapat lan şunu!
Ahmet bir an dondu. Kısa bir şok, sonra beden otomatiğe geçti: dur, geri çekilme, kontrol sende. Birkaç erkek ileri atıldı; yüzlerinde eski dövmeler, yeni yaralar, uyuşturucuya benzer bir solukluk. Ahmet bağırdı—sesinin teli gerildi, ama çıkış noktası bir komut gibiydi:
Ahmet: — Durun!
Cebinden paketleri çıkardı. Küçük, sararmış, sıkışmış poşetler… bir anda altın gibi parladı gözlerinde. İnsanların bakışı değişti; korku yerini iştaha bıraktı. Ahmet’in elindeki şey, bu odada en güvenli para birimiydi.
Ahmet (daha yumuşak, ama hâlâ kontrolü elinde tutarak): — Bunları size getirdim. Lütfen sakin olun.
O an, odadaki bütün yüzler Ahmet’e çevrildi. İnanılmaz bir minnet dalgası yükseldi; insanın aklını karıştıracak kadar hızlı bir dönüşüm.
İnsanlar: — Çok sağ ol…
— Senin gibileri Allah gönderiyor…
— Allah razı olsun…
“Allah razı olsun” cümlesi, bu enkazın içinde en saçma ama en gerçek şey gibi çınladı; çünkü burada dua bile bir alışverişti.
Bir adam Ahmet’in eline uzandı. Ahmet elini geri çekti; hareketi sert, refleks gibi.
Ahmet: — Dur.
Adam (kısık, zor nefesle): — Neden?
Ahmet bakışını hiç kaçırmadan cevapladı: — Bunları veriyorum… ama daha fazlasını istemez misiniz?
Bir anda oda yine hareketlendi. Bir kadın öne atıldı; sesi çatallanmıştı ama sözleri netti:
Kadın: — Bana daha fazlasını ver… İstediğini yaparım.
Ahmet cevap vermedi. Sadece paketleri havaya fırlattı—bir anda bir av sahnesi gibi oldu. İnsanlar ileri atıldı; eller, parmaklar, kartonlar birbirine karıştı. Kısa süre içinde her şey tüketildi. Paketler yok oldu; yüzlerdeki ilk sakinleşme bile tam yerleşmeden yerini yeni bir boşluğa bıraktı.
Bir adam, en öndeki, nefes nefese: — Daha fazla isteriz… Sen… sen onun hakkında bir şey yapmayacak mısın?
Ahmet’in sesi, ilk kez o anda gerçekten düzleşti; bir kararın içinden konuşuyordu:
Ahmet: — Tabii ki yapacağım. Geldiği yerde çok var. Ama önce şunu söyleyeyim: aranızda minübüs gibi büyük bir arabası olan var mı? Marka mühim değil—yeter ki taşısın.
Oda bir an sustu. Sonra bir adam öne çıktı; konuşurken kelimeler ağzında takılıyordu sanki boğazı paslıydı:
Adam: — Benim var… ama yıllardır elimi sürmedim.
Ahmet başını hafifçe salladı. Etraftaki gergin hava bir an için toparlandı; insanlar, liderin kararını bekleyen sürü gibi dizildi.
Ahmet: — Tamam. Sizi götüreceğim. Ücretsiz. Çünkü ben bir hayırseverim.
Bu söz, odadaki herkesin kulağında hem alay hem de gerçek bir emretme gibi çınladı. İnsanlar ayağa kalktı; ama Ahmet hemen elini kaldırarak durdurdu.
Ahmet: — Sadece erkeklerden on kişi. En sağlam görünen on kişi.
Birbirlerini iterek seçildiler. Bazıları kaslarını şişirdi, bazıları gözlerini kaçırdı; güç göstermek, burada hayatta kalmanın diliydi. Dokuz tane kişiyi seçti birisini arabası olandı zaten. Sonra Ahmet, çok daha net bir tonla ekledi:
Ahmet: — Anahtarı ver.
Adam titreyerek anahtarı çıkardı; metalin soğukluğu elinden Ahmet’in avucuna geçtiğinde sanki bir hüküm imzalanıyordu. Hep birlikte dışarı çıktılar: dar koridor, çürük merdiven, sokağın içe gömülmüş kokusu… Her adım, bir sonraki adımın daha karanlık olacağına dair sessiz bir söz gibiydi. Sokağa çıktılar bir süre yürüdüler. Sonra geldiler.
Araba eskiydi, büyük ama yorgun; boyası atmış, kaportası çatlak, içi yılların dumanıyla sararmış. Yine de motoru vardı. Ahmet kapıyı açtı, sürücü koltuğuna oturdu yanına iki kişi. Arkaya sekiz kişi tıkıştı; birbiriyle omuz omuza, nefesleri karışmış, gözleri boş ama hareketli.
Ahmet kontağı çevirdi. Motor homurdandı—korkunç derecede canlı bir sesle. Ve araba, sanki kendisi de bilmeden, bir iki saniyeliğine tereddüt etti; sonra yol aldı.
Önlerinde bir plan vardı ama sadece Ahmet biliyordu. Ne bir hedefin temizliği ne de bir yön vardı bağımlılar için:
hiçliğe doğru, ruhların köşeye sıkıştığı o noktaya doğru, ne olacağını bilmeden ama olacağını hissederek.
Ve gece—şehrin üstüne ağır bir battaniye gibi—yavaşça kapanıyordu.
16. Bölüm sonu


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı