Bölüm: 18 - Kabul

18. Bölüm

Gece yarısını çoktan geçmişti.
Dağın başında, uçurumun hemen kıyısında duruyorlardı. Aşağıda İstanbul uzanıyordu; milyonlarca ışık, milyonlarca hayat… Hepsi aynı anda yanıp sönüyor, ama buraya kadar yalnızca uğultusu geliyordu. Şehir uzaktı. İnsanlar yakındı.

Beyaz tulumlar içinde dolaşanlar vardı. Eldivenler, boneler, maskeler… Sessiz, telaşsız, alışkın hareketler. Bir şey kaldırılıyor, bir şey örtülüyor, bir şey siliniyordu. Kimse acele etmiyordu. Bu bir panik değil, bir rutindi.

Ahmet arabasının önünde duruyordu. Kaputun soğuğu bacaklarına vuruyordu ama umursamıyordu. Yanında Derya vardı. Yüzü sertti, gözleri gece kadar donuktu.

Beyaz tulumlu adamlardan biri yaklaştı. Sesi nötrdü, neredeyse mekanikti.

Adam
“Derya Hanım… kusmuğu hallettik. Cesedi de alıyoruz. Sonra kanları halledicez.”

Derya başını hafifçe salladı.

Derya
“Tamam. Devam edin.”

Adam uzaklaştı. Derya bu kez Ahmet’e döndü. Bakışı sertleşti. Bu bakış, bağırmaktan daha ağırdı.

Derya
“Ben sana kimseye zarar verme dememiş miydim?”

Ahmet gözlerini kaçırmadı ama dik de bakmadı. Arada bir yerde, boşlukta duruyordu. Derya'nın getirdiği kıyafetleri giymişti. Klasik bir takım.

Ahmet
“Üzgünüm… bazı nedenler.”

Derya dişlerini sıktı.

Derya
“Ahmet… dikkatli olman lazım. Kadını neden bu hale getirdin?”

Ahmet bir an durdu. Sanki soruyu tam olarak duymamış gibiydi.

Ahmet
“Levyemi temizlediler mi?”

Derya bir adım yaklaştı.

Derya
“Ahmet, salak mısın sen!?”

Ahmet yere baktı. Yüzünde pişmanlık yoktu. Daha kötüsü vardı: haklılık. Kendi içinde çoktan kararını vermiş bir adamın sessizliği.

Derya konuşmaya devam etti, sesi daha kontrollü ama daha tehlikeliydi.

Derya
“Ben olmasam ne olacaktı ha? Bu işi nasıl örtecektin?”

Ahmet
“Sen olmasan zaten burada olmazdım.”

Bu kez Derya sustu. Gözlerini yere indirdi. Çünkü bu cümle doğruydu.
Belki de Ahmet’i bu noktaya getiren en büyük şey… kendisiydi.

Bir süre sadece rüzgârın sesi vardı.

Derya
“Neyse… kadını neden öldürdün?”

Ahmet
“Bilmiyorum.”

Derya
“Nasıl bilmiyorsun?”

Ahmet
“Bilmiyorum işte.”

Derya sabrını kaybetmeye başladı.

Derya
“O zaman buraya kadar niye getirdin?”

Ahmet başını kaldırdı. Gözleri karanlıktı ama sakindi.

Ahmet
“Öyle istedim.”

Derya
“Düzgün cevap verecek misin?!”

Ahmet bir nefes aldı. Bu nefes bir rahatlama gibiydi; uzun süredir tutulmuş bir şeyin bırakılması.

Ahmet
“Veriyorum işte.
Neden böyle şeyler yaptığımı bilmiyorum.
Neden yaşadığımı bilmiyorum.
İçimde bir boşluk var… Ve ben o boşluğu dolduruyorum.
Mutlu musun şimdi?”

Derya bir an ne diyeceğini bilemedi. Anlamıyordu. Ya da anlamak istemiyordu.

Derya
“Bak Ahmet… eğer bir kişiye daha zarar verirsen, peşine adam takarım.”

Ahmet hafifçe güldü. Çok kısa, çok cansız bir gülüş.

Ahmet
“Saçmalama. Kendimi kontrol edebilirim.”

Derya
“O zaman son şansın. Kimseye zarar verme.”

Ahmet
“Tamam.”

Derya arkasını döndü ve uzaklaştı. Beyaz tulumların arasına karıştı.

Ahmet olduğu yerde kaldı.
Özel ekibin, yerde kalan izleri nasıl yok ettiğini izledi.
Bir şeylerin kaldırılışını, örtülüşünü, silinişini…

Kadının yüzü gözünün önüne geldikçe, içinde garip bir huzur yayılıyordu.
Bu huzur rahatlatıcı değildi.
Daha çok, içi boş bir odanın sessizliği gibiydi.

Başını kaldırdı.
Gökyüzünde ay vardı. Soğuk, uzak ve umursamaz.

Bir süre onu izledi.
İstanbul aşağıda yaşamaya devam ederken, Ahmet yukarıda… kendisiyle baş başa kaldı.

Birkaç saat sonra.

Ahmet evinin önünde durdu. Anahtarı kilide soktu, çevirirken parmakları titriyordu; kapı ağır ağır açıldı, içeri girdi. Ayakkabılarını çıkardı, kenara bıraktı; ceketini çıkarıp yatak odasına fırlattı. Beyaz gömleği kırışmıştı, kolları hafifçe buruşmuş, karanlık odada ışığın gölgeleriyle savaş halindeydi. Tavana baktı; yanan lamba gözünü alıyor, sıcak bir sarı ışık, odadaki karanlığı daha da keskinleştiriyordu.

Kendi kendine konuştu, sesi yankılanıyordu odanın içinde ama sanki o yankı, bir başka Ahmet’ten geliyordu.

Ahmet
“Bazı nedenler bana bunu yaptırdı... İyi birisi değilim... Bu yüzden kötü olmak zorunda mıyım ki...”

Çevresine baktı, çocuk ortalıkta yoktu. Zihni bir pancar motoru gibi çalışıyor, bir ritimle çarpıyor, sesler, görüntüler, düşünceler iç içe geçiyordu.

Ahmet
“Bir şeyler kırılıyor... ve elimde hep en keskin tarafı kalıyor... Çöküyor muyum... Yoksa peşimde bir AYAKİZİSİLİCİSİ mi var bilmiyorum...”

Yatakta doğruldu, ne dediğini anlamaya çalışıyordu ama anlamak imkânsızdı; her kelime bir şeytani masalın parçası gibiydi. Kapının eşiğine bakarak konuşmaya devam etti:

Ahmet
“Her on elektrik direğinden altısı bozuktur... elektrik telleri cambazlar için tasarlanmıştır... Cambazlar ise düşmeye mahkûm mahlukatlardır...”

Beyni garipti; yazar edasıyla konuşuyor, bir ritim tutturuyor, kelimeler kafasında birbirine karışıyordu. Ayağa kalktı ve banyoya yöneldi. Pakize’yi öldürürken giydiği kıyafetleri Derya’ya vermişti; ne yapmıştı, bilmiyordu. Düşüncesi, gölgesi gibi peşini bırakmadı. Banyoya girdi, aynaya baktı: yansıma yoktu. Hiçbir şey yoktu.

Ahmet
“Gecenin en sert noktalarından geçiyorum; kaldırım taşları alkol kokar.
Geceleri topuk sesleri daha tiz çıkar; sokaklar geceyi daha iyi duyar, gündüzü asla sevmez.
Ağaca tırmanamam belki ama düz boru benim için kolaydır; her zaman dikey olanı ararım çünkü düşmek yataydır ve fazla tanıdıktır.”

Haykırdı aynaya, ama boşluk sadece sessizlikle karşılık verdi. Hiç birşey yoktu aynada. Üstünü başını yırtmak istedi ama kıyafetler pahalıydı, polisti. Tekrar konuştu, sesi odada yankılandı, kendi kendini bunaltarak:

Ahmet
“Kamyonlar uzun yollarda aslan kesilir.
Tırlar ise yolların efendisidir. Uzun yollar da bitmeyen boylar gibidir.
Ama yol dediğim şey zaten kendi içimle hesaplaşmak için uydurduğum bir masaldır; sonunda hep aynı yere çıkarım."

Gereksiz bir konuşmaydı belki, ama kendisi için değerliydi. Devam etti,
Aynaya bakarak:

Ahmet
“Ve artık sahneye çıkma vakti geldi.
Sahneden nefret ederim ama sahnenin dışı daha beter.
Ayaklarımın altında bir şey var; adı AYAKİZİSİLİCİSİ.
Peşimden geliyor, gitmiyor, bekliyor.
Kabulleniyorum.
Zaten kabullenmek, son sığınağım.
Sahnede olmayanlar alkışlamak için beklesinler.
Sahneden inenler artık ahkâm kesmeyi bıraksınlar.
Kemancı… çal müziği.”

Kendi kendine bir ritim söylemeye başladı; karanlık, keskin, mantıksız bir ritim. Aynaya bakıyordu, hâlâ hiçbir şey yoktu. Ama ritim devam ediyor, kelimeler boğazından çıkarken odanın köşeleri, gölgeler, lambanın sarı ışığı, hepsi birbiriyle çarpışıyordu.

Gece boyunca anlamsız sözler söyledi, kendi içindeki boşluğu doldurmak için kelimelerle oynadı. Bir yandan geçmişin parçaları, bir yandan geleceğin belirsizliği, bir yandan peşindeki AYAKİZİSİLİCİSİ… Hepsi odada birer hayalet gibi dolaşıyordu.

Ve böyle geçti gece. Ahmet, kendi karanlığının ortasında, sessizce, yalnızca kendi nefesiyle yaşayan bir gölgeydi.

Sabah olmuştu.
Ama Ahmet için gece hâlâ bitmemişti.

Uyumamıştı. Daha doğrusu, gözlerini kapatmış ama zihnini kapatamamıştı. Alkolün ekşi kokusu yüzüne sinmişti; yanakları solgun, göz altları morumsu bir çöküntü içindeydi. Aynaya bakmasına gerek yoktu — yüzündeki o donukluk her şeyi söylüyordu.
Şimdi karakoldaydı.
Soğuk, gri bir sabah… İstanbul’un o kirli, ruhsuz sabahlarından biri.

Merkezin bahçedeki metal bankta oturuyordu. Demir soğuktu; soğuk, kemiğe kadar işliyordu ama Ahmet bunu umursamıyordu. Ağzında sigara vardı. Duman, havaya değil sanki doğrudan içine yayılıyordu; ciğerlerine değil, zihnine doluyordu. Tellerin üzerinden süzülen gri gökyüzüne bakıyordu. Gökyüzü hiçbir şey vaat etmiyordu.

Uzaktan Selim göründü.
O da yorgundu. Yorgunluğu Ahmet’inki gibi değildi; daha toy, daha şaşkın bir yorgunluktu. Henüz alışamamış birinin yorgunluğu.

Ahmet başını çevirip Selim’e baktı. Sonra hiç konuşmadan biraz kenara kaydı. Selim yanına oturdu. Demir bank ikisini de sessizce kabul etti.

Selim
“Günaydın abi.”

Ahmet, sesi boğazında kırılarak cevap verdi.

Ahmet
“Sana da.”

Selim cebinden bir sigara paketi çıkardı. O an Ahmet’in gözü pakete takıldı; farkında olmadan. Selim sigarayı ağzına götürdü, çakmağı çaktı. Alev bir anlık parladı, sonra söndü. Duman yükseldi.
Bir süre konuşmadılar. Sadece sigara içtiler. Sessizlik, konuşmaktan daha gürültülüydü.

Sonra Selim dayanamayıp konuştu.

Selim
“Abi…”

Ahmet hiç bakmadan cevap verdi.

Ahmet
“Biliyorum. Sigaraya başladın.”

Selim kaşlarını çattı.

Selim
“O değil abi… ne alaka.”

Ahmet başını eğdi. Bir anlığına utandı. Bu laf, bu anda, bu yerde… saçmaydı. Kendi yorgunluğunun ağzından kaçmış bir cümleydi.

Ahmet
“Bilmiyorum… Ne diyecektin?”

Selim biraz durdu. Sonra asıl meseleye girdi.

Selim
“O apartman olayı var ya… birkaç gün önce olan.”

Ahmet’in içi bir an için geriye doğru çöktü.
Bir görüntü. Bir ses. Bir an.
Ama yüzü kımıldamadı. Yılların öğrettiği refleksle sustu. Sustukça sağlam kaldığını sanıyordu.

Ahmet
“Eee.”

Selim
“E’si işte… ne düşünüyorsun abi?”

Ahmet sigarasından derin bir nefes çekti. Dumanı dışarı verirken sesi geldi.

Ahmet
“Benim düşüncem çok mu önemli oğlum?”

Selim omuz silkti.

Selim
“Merak işte abi.”

Ahmet kısa bir an düşündü. Sonra kelimeleri sertleşti.

Ahmet
“Bir grup bağımlı orospu çocuğunun yaptığı bir olay. Bir şey de çıkmadı zaten.”

Selim kaşlarını kaldırdı.

Selim
“Abi… haberler yönetmen yerine iki gündür bunu konuşuyor. Unutulmaz gibi bu olay.”

Ahmet hafifçe güldü ama gülüşte zerre mizah yoktu.

Ahmet
“Bu millet neleri unuttu oğlum. İki, üç insanı mı unutamayacak? Yarın bir gün maç olur, unutulur.”

Selim sigarasını ezdi. Sesinde kararsızlık vardı.

Selim
“Bilmiyorum abi…”

Ahmet omuzlarını düşürdü.

Ahmet
“Öyle işte.”

Bir süre daha sustular. Sonra Selim sordu.

Selim
“Öğlen ne yapacan abi?”

Ahmet’in gözleri yere kaydı.

Ahmet
“Emel’in günlüğünü vermeye gidecektim… Sen?”

Selim başını iki yana salladı.

Selim
“Bilmem… otururum.”

Ahmet başını salladı.

Ahmet
“Anladım… Bugün bizlik iş yok zaten.”

Selim
“İyiymiş.”

Selim bugün garipti.
Aslında bir süredir garipti. Necati ve Mahmut’tan sonra… kafası hep başka yerlerdeydi. Bu mesleğin insandan neleri alabileceğini yeni yeni görüyordu.
Ve güvendiği tek polis Ahmet’ti.

Ama Ahmet…
Ahmet artık yaşayan bir et yığınını gibiydi.
İçinde ne olduğunu kimse bilmiyordu.

Bir süre daha öylece oturdular.
Konuşmadan.
Dumanı ciğerlerine değil, doğrudan içlerine çekerek.
Akciğerleri yanıyordu.
Ama kimsenin umurunda değildi.

Sabah, merkezin üzerine çökmeye devam ediyordu.

Birkaç saat sonra.

Öğlen vaktiydi.
Güneş tam tepedeydi ama yetimhanenin avlusuna inen ışık, sanki bir şeyleri aydınlatmak için değil de yalnızca gölgelerin nerede durduğunu göstermek için vardı. Beton zemin soğuktu. Tahta bank, insanın sırtına geçmiş yılları dayatır gibi sertti.

Ahmet bankta oturuyordu.
Ellerini dizlerinin üstüne koymuştu ama parmakları rahat değildi; hafif hafif kasılıyor, bırakmıyor, yeniden sıkıyordu. Beklemek onun işi değildi. O hep gelen olurdu. Kapıyı açan, içeri giren, hayatları dağıtan. Bugün ilk kez bir yerde bekleyen taraftaydı.

Uzakta, beyaz bir silüet belirdi.

Beyaz tenli, simsiyah saçlı, on dört yaşında bir kız.
Emel.

Bir önceki görüşlerinden daha farklıydı. Saçları daha düzgün, üstü başı daha temizdi. En kötüsü de şuydu: yüzünde çok silik de olsa bir şey vardı. Adını koyamadığın ama görünce irkildiğin türden. Umut.
İnsana yakışmayan cinsten.

Ahmet ayağa kalktı.
Elinde pembe bir günlük vardı. Parmağının ucuyla defterin köşesini eziyordu; sanki fazla bastırırsa içindekiler dışarı taşacakmış gibi.

Emel yanına geldi.

Emel
“Abi geleceğini düşünmezdim.”

Ahmet boynunu kaşıdı. Bu refleksi sevmezdi. Kendini ele verirdi.
Aslında tek istediği şey vardı: günlüğü verip gitmek. O kadar. İyilik dediğin şey onun hayatında kısa tutulması gereken bir molaydı.

Ahmet
“Vercem demiştim. Sözüm sözdür benim.”

Defteri uzattı.
Emel aldı, banka oturdu. Günlüğü kucağına koydu ama açmadı. Açmadı çünkü bazı şeyler hemen açılmaz. İnsanlar bile.

Ahmet ayakta kaldı.
Sanki oturursa bir şeyler kırılacakmış gibi.

Emel
“Otursana abi.”

Ahmet durdu.
Bir an için bacaklarının altından çekildiğini hissetti. Yavaşça. Mecbur kalmış gibi.

Ahmet
“Şey… benim…”

Emel araya girdi.

Emel
“Hadi abi. Biraz sohbet edelim.”

Ahmet garipsedi.
Bu durumu, bu sahneyi, bu ihtimali.
Bir çocuk neden Ahmet gibi berbat bir adamla konuşmak isterdi? Mantıklı değildi. Zaten bu noktada mantık çoktan sigara izmariti gibi yere basılıp söndürülmüştü.

Ahmet oturdu.
Bacakları gerçekten kırılmış gibiydi bu sefer.

Ahmet
“Eee… ne konuşacağız?”

Emel
“Şey… abi… teşekkür ederim.”

Ahmet başını hafifçe salladı.

Ahmet
“Rica ederim.”

Emel
“Neden diye sormayacak mısın?”

Ahmet bir an durdu.
Yanlış cevap vermekten değil, doğru cevabın canını acıtmasından korkuyordu.

Ahmet
“babanı buldum diye işte.”

Emel yüzünü buruşturdu.
Çocukların yüzü, yalanı yetişkinlerden daha hızlı yakalar.

Emel
“Ne… hayır. Tabii ki değil. O olmuş bitmiş bir şey abi. Kabullendim ben.”

Ahmet bugün ikinci kez yanlış konuştuğunu fark etti.
Bu da onun lanetiydi. İnsanları geç anlar, erken konuşurdu.

Ahmet
“Pardon… Ne için teşekkür ettiniz acaba, Emel hanım?”

Emel kıkırdadı.
Bu kıkırdama, Ahmet’in dünyasında çok yabancı bir sesti.
On dört yaşındaki bir kızdan başka kim çıkarabilirdi zaten?

Emel
“Şu yazmam hakkında dediğin şeyler var ya… Hani iki üç gün önce demiştin. Ben de artık yazıyorum abi. işte o.”

Ahmet omzunu silkti. Kaçamak bir gülümseme çıktı yüzüne.

Ahmet
“Vaaayy. Okutursun bir gün ha.”

Emel
“Şey… öylesine yazıyorum ama istersen gösteririm.”

“Öylesine yazıyorum.”
Dünyadaki en büyük yalanlardan biri.
Yazarlar bu cümleyi söylediğinde, aslında “yazamazsam boğulurum” demek ister. O yüzden dünyayı yazarlara bırakmayın. En azından tamamen.

Ahmet
“Bir gün okut bana.”

Emel başını eğdi.
Mutlu olmuştu. Gerçekten.
Birkaç gün önceki küstah, savunmalı, dişli çocuk yoktu artık. Karşısında hayatı anlamaya çalışan birisi vardı. Ve bunu tetikleyen şey… evet, ironik ama gerçek: Ahmet’ti.

Berbat bir adamın nadir iyiliklerinden biri. Belki de.

Ahmet bir süre Emel’e baktı. Sonra ayağa kalktı.

Ahmet
“Neyse… benim zamanım az. Polisim ben. Her kızla konuşacak vaktim yok.”

Emel
“Kötü espriydi abi.”

Ahmet
“Bir de espri mi seçeceğim yani.”

Bir süre yere baktılar.
Bazen insanlar göz göze gelmeyerek daha çok anlaşır.

Ahmet kapıyı kapatır gibi konuştu.

Ahmet
“Neyse… sen devam et. Bir ara yine gelirim. Bana okutursun ha. Olur mu?”

Emel başını salladı.
Yanakları hafifçe kızardı.

Ahmet
“Hadi… güle güle.”

El salladı.
Emel de salladı.

Ahmet yürümeye başladı. Yeşil yapraklı ağaçların altında yürüyordu. Ayak sesleri
TAK TAK TAK
Diye çıkıyordu.
Avludan çıktı. Arabasına doğru gitti.
Adımları sakindi. Fazla sakindi.

Sanki birkaç gün önce onlarca insanın ölümüne sebep olmamış gibi. Okuma buraları. Bu adamla gurur duyma sakın. Romantize etme.
Sanki elinden kan hiç akmamış gibi. Bakma

Biz biliriz.

Bu yer, berbat bir adamın kendini aklamak için değil;
bir anlığına insan kalabildiğini hatırlamak içindi.

Ve belki de…
Gerçekten nadir bir iyilikti bu.

Öğleden sonra merkeze geldi Ahmet.

Binanın kapısından içeri adım attığında, dışarıdaki dünya arkasından kapanmış gibiydi. Sanki kapı değil, kalın bir perde çekilmişti; sesler boğuldu, ışık soldu. Koridor uzundu. Fazla uzundu. Her adımında ayak sesleri yankılanıyor ama yankı ona ait değilmiş gibi geliyordu.

Telsizlerden cızırtılı sesler yükseliyordu; anlamsız kodlar, yarım cümleler, acele emirler. Bilgisayar klavyelerinin tıkırtısı ritmik bir uğultuya dönüşmüştü—insanın beynini oyan, durmadan tekrar eden bir böcek sesi gibi. Koridorun kenarlarında bekleyen insanlar vardı: yüzleri soluk, bakışları donuk, elleri ceplerinde. Kimse kimseye bakmıyordu. Kapalı kapılar… her biri başka bir sır, başka bir çürüme saklıyordu. Tavan köşelerindeki kameralar sessizce izliyordu; göz kapakları olmayan, asla uyumayan gözler.

Ahmet merdivenlere yöneldi.

Yorgundu. Ama bu yorgunluk içeriden gelmiyordu. Bu, kemiklere çöken bir ağırlıktı. Kaslarda birikmiş, omuzlara çökmüş, dizleri titreten türden—dışsal bir yorgunluk. İçinde ise tuhaf bir doluluk vardı. Taşan bir şey. Adını koyamadığı ama boşluk da olmayan bir şey.

Basamakları ağır ağır çıktı. Her adımda nefesi biraz daha düzleşti; sanki kalbi, olması gerektiği gibi atmayı yeniden hatırlıyordu. Üst kata vardığında karşısına o tanıdık yazı çıktı:

CİNAYET BÜRO

Kapının ardında her zamanki sahne vardı. Çalışan polisler, dosyalar, yarım bırakılmış kahveler. Hiçbir şey değişmemişti. Ve garip olan da buydu zaten: hiçbir şeyin değişmemesi.

Ahmet’i arıyorlardı hâlâ. Ama kimse yüksek sesle söylemiyordu.

Tanıklar ölüyordu. Birer birer. Ve Ahmet, hepsine kaza süsü veriyordu. Birinin dülkanı yamıyor. Birileri gece yarısı saldırıya uğruyor du. Herkes bıçaktan geçiriliyordu ama ortada bıçak yoktu. Sadece sonuç vardı.

İçeri girdi.

Tam o sırada Sarp odasından çıktı. Göz göze geldiler. Bir saniyeden az sürdü. Sarp hiçbir şey demedi. Sormadı. Selam vermedi. Yalnızca baktı—o bakışta bir şey vardı ama adı yoktu—ve ardından ofisten çıktı. Kapı arkasından sessizce kapandı.

Ahmet kendi masasına yürüdü.

Yapacak hiçbir işi yoktu. Ne yeni bir cinayet vardı. Ne de çözülmesi gereken bir dosya.

Ama bu, cinayet işleyemediği anlamına gelmiyordu. Sadece sıra yoktu.

Sandalyeye oturdu. Omuzları hafifçe düştü. Yüzü yine o boş ifadeye büründü—ne üzgün, ne öfkeli, ne mutlu. Normalde bu ifade insanlarda dikkat çekerdi. Ama Ahmet’te etmezdi. Çünkü Ahmet on bir yaşından beri böyleydi. Zamanla herkes alışmıştı. Bir yüz, bir maske olmaktan çıkınca kimse onu sorgulamaz.

Ellerini masanın üzerine koydu. Bekledi.

İş bekliyordu. Her zamanki gibi.

Ve bina, içindeki bütün suçlarla birlikte, onu sessizce kabul etmeye devam ediyordu.

Birkaç saat sonra, saat dörde yaklaşmıştı.

Cinayet Büro’nun içi ağırdı. Hava değil—zaman ağırdı.
Tahtanın önünde Cem, Mert, Buğlem ve birkaç polis yarım ay gibi dizilmişti. Floresan ışıklar tavandan değil, insanların alnından sızıyor gibiydi. Tahtada çizgiler, oklar, yarım kalmış isimler… Hepsi birbirine bağlanmak istiyor ama bir noktada kopuyordu.

Ahmet, masasında oturuyordu.
Uzaktan izliyordu onları.
Yakın değildi—hiçbir zaman olmamıştı zaten.

Bilgisayar ekranı açıktı ama bakmıyordu.
Kraker paketini açtı, bir tane aldı, çiğnedi.
Kahveden bir yudum aldı.
Su içti.
Hepsi otomatikti.
Sanki beden çalışıyor, zihin başka bir yerdeydi.

Tahtanın önünde Buğlem konuştu. Sesi netti ama gözleri yorgundu.

Buğlem:
“Bir tane kamera yok. Kör nokta falan değil… direkt yok. Tanık yok. Görgü yok. Hiçbir şey.”

Sessizlik oldu.
O sessizlikte herkes aynı şeyi düşündü ama kimse adını koymak istemedi.

Cem dayanamadı, araya girdi.

Cem:
“Bu kadar temiz iş… iyi yapıyor bu işi. Bana artık rastgele gelmiyor.”

Mert boğazını temizledi, konuştu. Sesinde kararsızlık vardı.

Mert:
“Mafya işi desem… niye zengin medya insanlarını öldürsünler? Para zaten var adamlarda.”

Arka taraftan biri konuştu, sesi yarım çıktı.

Muammer:
“Abi… ya daha yukarıdaysa?”

Buğlem kafasını hemen ona çevirdi.

Buğlem:
“Muammer, saçmalama. ‘Daha yukarıda’ diye her şeye açıklama bulamayız.”

Muammer omuz silkti.

Muammer:
“Adam borsayı oynatıyor ama. Ölümlerden sonra grafikler dalgalanıyor.”

Cem tahtaya baktı. Bir çizgiye parmağını koydu, sonra geri çekti.

Cem:
“Yukarıda olan biri böyle çalışmaz. Bu fazla… kişisel.”

Mert başını salladı. Yavaş yavaş.

Mert:
“Ben de öyle düşünüyorum. Adam öldürmek için öldürmüyor. Nasıl öldürdüğüne bakıyor.”

Buğlem nefes verdi. Uzun, sessiz bir nefes.

Buğlem:
“Bağımlılar… düzgün bir şey söyleyebildi mi?”

Muammer başını iki yana salladı.

Muammer:
“Yok. Kafa güzelmiş. Hatırladıkları tek şey o.”

Cem dişlerini sıktı.

Cem:
“Zaten yönetmen işi olamaz. Psikologla konuştum. Tek kişi, o kadar insanı o halde yönlendiremez.”

Mert tahtadaki kan lekesi fotoğrafına baktı.

Mert:
“Elimizde kalan tek şey bu.”

Buğlem başını eğdi.

Buğlem:
“Az şey değil ama.”

Mert cevap verdi, sesi kısıktı.

Mert:
“Ortaya çıkacak. Ama çıkana kadar… çok kişi ölecek.”

Bu cümle odada asılı kaldı.
Kimse devam etmedi.

Cem başını yere eğdi. Gözleri büyümüştü.
Başarısız olma korkusu, göğsünde hayvan gibi dönüyordu.
Belli etmiyordu.
Ama içi bağırıyordu.

Ahmet hepsini izliyordu.
Yüzünde aynı ifade.
Ne şaşkınlık.
Ne endişe.
Ne korku.

Sadece boşluk.

Krakerden bir tane daha aldı.
Kahveden bir yudum daha.
Su içti.

Saatler böyle geçti.

Cinayet Büro çalışıyordu.
Ahmet bekliyordu.

Her zamanki gibi.

Birkaç saat sonra akşam olmuştu.
Ahmet arabasındaydı. İşler bitmişti—zaten bugün hiçbir işi olmamıştı. Direksiyonu iki eliyle sıkıca kavrıyordu; parmak boğumları beyazlamıştı. Eve doğru sürüyordu. Karanlık yol, farların önünde dar bir tünel gibi açılıyordu; asfaltın üzerindeki beyaz şeritler tekerleklerin altından birer birer kayıp gidiyor, sanki yol onu ileri değil de içine çekiyordu.

Önüne bakıyordu ama aslında hiçbir şeye bakmıyordu.

Elleri titriyordu.
Yüzü sertti, çenesi kilitlenmişti. Kaşları çatık, göz kapakları ağırdı ama uykusuzluktan değil—fazlalıktan. Fazla düşünceden. Fazla sesten.

Dikiz aynasına baktı.

Yine…
Kendi gözlerini göremedi.

Aynada yüz yoktu, bakış yoktu. Göz çukurları derin, bakışlar boştu; sanki biri gözlerini söküp yerine karanlık koymuştu. Bir an direksiyonu daha da sıktı. Nefesi fark etmeden hızlandı.

Tam o sırada yan koltuktan bir ses geldi.

Çocuk
“Pişşşt.”

Ahmet irkildi. Direksiyon hafifçe sağa kaydı, toparladı. Yanına baktı.

Çocuk oradaydı.
Geçen seferkiyle aynıydı: beyaz ayakkabılar, bol pantolon, gri sweatshirt. Aynı yaş, aynı yüz. Aynı sinir bozucu sakinlik. Gerçek gibi ama gerçek değilmiş gibi. Orada duruyordu ama arabaya ait değildi.

Ahmet
“Neden geldin lan?”

Sesinde öfke vardı ama daha çok yorgunluk. Bağırmıyordu; bağıracak hali yoktu.

Çocuk
“Nasılsın?”

Bu soru Ahmet’i daha çok sinirlendirdi. Direksiyona baktı, sonra tekrar yola.

Ahmet
“Sana siktir git demiştim. O kadını öldürdüm senin yüzünden.”

Kelime ağzından düşer gibi çıktı. Suçlama değil, tespit gibiydi.

Çocuk sakindi.

Çocuk
“Ben şizofreninin eseri değil miydim?”

Ahmet
“Evet…”

Bir an durdu. Cümle boğazında asılı kaldı.

Ahmet
“Yani… hayır ama.”

Çocuk hafifçe başını eğdi, sanki bu cevabı bekliyormuş gibi.

Çocuk
“Benim yüzümden oldu o, Ahmet.”

Ahmet gözlerini yoldan ayırmadı.

Ahmet
“Bilmiyorum.”

Bu kelime ağırdı. Kabul gibiydi.

Çocuk
“Sen haklıydın orada. Çocukları öldürürken de… Hatta kalan bütün cinayetlerde.”

Ahmet’in parmakları direksiyonu biraz daha sıktı. Direksiyon derisi gıcırdadı.

Çocuk
“Ahmet, hayat acıyla dolu. Ve sen artık izlemiyorsun. Sen içindesin. Bir şeyler olmaya çalışıyorsun”

Ahmet’in nefesi derinleşti. Göğsü kalktı indi. Bir süre sustu, sonra konuştu.

Ahmet
“Bilmiyorum… Sanırım özel olmak istiyorum.”

Bu cümle bir itiraf gibiydi. Ne kendini savunuyordu ne de açıklıyordu; sadece söylüyordu.

Çocuk hafifçe gülümsedi.

Çocuk
“Ben de... O yüzden senin özel olman gerekiyor zaten.”

Ahmet yanına baktı ama yine de tam bakmadı.

Ahmet
“Benimle ne alakası var bunun?”

Çocuk
“ilerki yıllarım için önemlisin.”

Ahmet kaşlarını çattı.

Ahmet
“Ne diyorsun yine saçma sapan şeyler?”

Çocuk omuz silkti.

Çocuk
“Neyse… Sürmeye devam et. Biraz burada duracağım.”

Sonra sesi ciddileşti.

Çocuk
“Şunu bil: Kimse senin yaşadığın acıları yaşamadı. Ve bu… seni haklı yapıyor.”

Bu cümle arabada asılı kaldı. Motor sesi, lastiklerin asfaltla teması, uzaktan gelen rüzgâr… Hepsi bu cümlenin etrafında boğuldu.

Ahmet çocuğa bakmadı.
Sürmeye devam etti.

Elleri hâlâ titriyordu.
Gözleri büyümüştü.
Ama ilk defa… kaçmıyordu.

Yol uzundu.
Ve karanlık, sanki onu tanıyordu.

Bir süre sonra.

Ahmet evin önüne gelmişti.
Arabayı yol kenarına park etti. Motoru kapattığında, gecenin sesi bir anlığına üstüne çöktü; metalin soğuması, uzaktan gelen belirsiz bir köpek havlaması, şehrin bitmeyen uğultusu. İçinde garip bir haklılık hissi vardı. Yaptıkları normaldi. Kim yapmazdı ki? diye düşündü. Aynı koşullarda, aynı geçmişle, aynı yükle… Kim yapmazdı? Diyordu...

Arabanın kapısını kilitledi. Apartmana girdi. Asansöre bindi. Kapılar kapanırken aynaya baktı. Yine… hiçbir şey yoktu. Yüz yoktu. Göz yoktu. Sanki asansör boştu ama bir ağırlık hâlâ içindeydi.

Kendi katına geldi. Asansörden indi. Evin kilidini açtı, içeri girdi. Kapıyı kapattı. Ayakkabılarını çıkardı ama düzeltmedi, kenara bile koymadı; öylece bıraktı.
Bir anda, içinden kopan sert bir sesle isyan etti:

Ahmet
“Hiçbir şeyim yok!”

Bu cümle evin içinde yankılandı. Duvarlar bile inanmadı.

Mutfağa gitti. Buzdolabını açtı. İçeride domates ve kaşardan başka bir şey yoktu. Zaten düzgün yemek yemiyordu. Umrunda da değildi. Kaşarı aldı eline. Bıçak falan kullanmadı. Kocaman bir ısırık aldı. Sert sert çiğnedi. Sanki midesini değil, içindeki boşluğu doldurmaya çalışıyordu.
Sonra kaşarı tezgâha koydu. Musluğu açtı. Ağzını musluğa dayadı, suyu kana kana içti. Üstü başı ıslandı. Umursamadı.

Yere oturdu. Bulaşık makinesine yaslandı. Bir sigara çıkardı. Çakmağı aradı. Yoktu. Başını kaldırdı, ocağa eğildi. Ateşi yaktı. Sigaranın ucunu ateşe dayadı.
Çöktü tekrar.

Kendi kendine konuşmaya başladı. Bu sefer kaçmıyordu sesinden.

Ahmet
“Böyle hayatın amına koyayım… İnsan öldürerek bir gün daha idare et. Sadece bir gün.”

Sigaradan derin bir nefes çekti. Duman boğazını yaktı, hoşuna gitti.

Ahmet
“Kendi kendime çok konuşmaya başladım… Neyse. Önemi yok.”

Ayaklarını uzattı. Elleri gözünün önündeydi. Parmakları. Tırnakları. Derisi. Sigara ağzında, külü titriyordu.

Ahmet
“İstiyorum… Çünkü haklıyım. Çünkü ben bunları yaşadım. Çünkü insanlıkta bastırılmış canavarlar var.”

Saçlarını sertçe kaşıdı. Canını acıtmak ister gibiydi.

Ahmet
“Ayna bile bana küstü… Ben fazla mı dramatik oldum yoksa… Bunların sorumlusu insanlar. Ben doğru yolda değilim… Ben belli bir yolda bile doğmadım ki.”

Sigarayı yere bastırdı. Söndürdü. Küller yerde kaldı; küçük, kirli bir iz gibi.

Dolaplara baktı. Kimse yoktu. Ses yoktu. Ev, bir mezar kadar sakindi. Yalnız bir adamın sesiyle doluydu.

Ahmet
“Şehir arızalı bir beden… Ben onun bir parçasıyım belki de. Şu an kana bulanmış bir şeyim.”

Gözlerini kapattı.
Konuşması kesildi.
Sessizlik geldi.

Hiçbir şey yapmadı. Ne pişmanlık vardı, ne heyecan. Ne korku. Ne rahatlama.
Her şey rutin gibiydi.
Korkunç olan da buydu zaten.

Birkaç saat sonra Ahmet sokakta dolaşıyordu.
Arabaya binmemişti.
Yürümeyi seçmişti; çünkü bazı hisler mesafeyle değil, hareketle bastırılırdı.

Üzerinde ceketi vardı.
Pantolonu kırışıktı.
Yüzü solgundu; sanki günlerdir ışık görmemiş gibiydi.
İçinde geçmeyen bir his vardı.
Adını koyamadığı ama tanıdığı bir his.

Özel olma arzusu.
Merak.
Güç fetişi.

Hepsini aynı anda dizginlemeye çalışıyordu.
Başaramıyordu.

Mahalle arasında dolaşıyor, sigarasından derin nefesler çekiyordu.
Duman ciğerlerinden çıkarken buhar olup dağılıyordu; soğuk, onun içindeki boşluğu daha görünür kılıyordu.
Sokak lambaları her şeyi aydınlatıyordu —
kaldırımı,
duvarları,
çöpleri,
kırık şişeleri.

Ahmet’i aydınlatmıyordu.

Zaten lambalarla ilgisi yoktu.
Işık onun meselesi değildi artık.

Ortalıkta çocuk yoktu.
Zaten hiçbir zaman gelmezlerdi buraya.
Burası çocuklara ait bir yer değildi artık; sadece adına “mahalle” denilen, ruhu terk edilmiş bir geçiş alanıydı.

Ahmet bir parka girdi.

Bir zamanlar çocuk parkıydı.
Ama artık hiçbir şeye benzemiyordu.

Kaydırak eğrilmişti; metalinden çok pası görünüyordu.
Salıncakların zincirleri kopmuş, oturakları yerlerde sürüklenmişti.
Zemin çekirdek kabuklarıyla kaplıydı; ayak basılan her yerde tükürük izleri, sigara izmaritleri, ezilmiş plastik bardaklar vardı.

Ahmet bir bankta durdu.
Tahta bank ıslaktı.
Soğuktu.
Ama oturdu.

Islaklık umrunda değildi.
Bedenine verilen rahatsızlık, zihnindekinin yanında anlamsızdı.

Biraz ileride, salıncakların yanında bir grup genç vardı.
Lise çağında.
Sesleri yüksek.
Kahkahaları sertti.

Ana bacı sövüyorlardı.
Küfür, ağızlarında bir dil değil; bir kimlikti.
Birbirlerine hakaret ederken gülüyor, gülerken daha da sertleşiyorlardı.

Ahmet baktı.

Lise yılları gözünün önüne geldi.
Okulun tuvaleti.
Kapısı kilitlenmiş bir kabin.
Yere düşen bir beden.
Tekmeler.
Yumruklar.

Kolu defalarca kırılmıştı.
Ama acı…
Acı artık zor gelmiyordu.

Zor olan bakışlardı.
O bakışlar.

İnsan bakışı.
Aşağılayan,
küçülten,
yok sayan bakışlar.

İşte onlar hayatını darmadağın etmişti.

Ama Ahmet susmuştu.
O zaman da susmuştu.
Şimdi de susuyordu.

Gençlere baktı.
Sessizce.
Yorgun bir ifadeyle.

Onlar fark etmedi.
Zaten fark etmeleri mümkün değildi.

Yozlaşmış bir gençlikti bu;
öfkeyi güç sanan,
küfrü varlık belleyen,
başkasını ezmeden var olamayan bir kalabalık.

Ahmet sigarasından son bir nefes aldı.
Duman havaya karıştı.
O ise yerinde kaldı.

Çocuklardan biri diğerine bakarak konuştu.

Çocuk
“La amına koyduğumun evladı, sana diyorum ya işte.”

Sesinde öfke yoktu.
Öfke ancak bir şeye inanıldığında olurdu.
Bu yalnızca alışkanlıktı.

Diğeri hiç duraksamadan devam etti.
Bu bir kavga değildi.
Bir iletişim biçimiydi.

Çocuk
“Piç kurusu… ortalıklarda dolaşan seri katil.
Senin ananı sikince görürüz.”

Kelimeler havaya savrulmadı.
Yere düştü.
Toprağa karıştı.
Sanki bu parkın doğal sesiymiş gibi.

Üçüncü çocuk araya girdi.
Ses tonu daha yumuşaktı ama düşüncesi daha kirliydi.

Çocuk
“Ya oğlum çok abarttınız ikiniz de.
Hayır, sizi niye öldürsün?
Abartmayın.”

Mantık vardı cümlede.
Ama vicdan yoktu.
Zaten bu yaşta en önce o çürüyordu.

Öbür çocuk güldü.
Gülüşü kısa ve boğuktu.

Çocuk
“Bu salak Alper kendini özel sanıyor.
Açlıktan ağzı bok kokuyor. Seri katil beni öldürür diyor.”

Alper’in yüzü gerildi.
Ama itiraz etmedi.
Bu da bir alışkanlıktı.

Alper
“Gerizekâlı çocuk…
Seri katil bu.
Ne yapacağı belli olmaz.”

Kelime “seri katil” havada asılı kaldı.
Bir isim gibi.
Bir unvan gibi.
Bir korku nesnesi değil, bir hikâye gibi.

Diğer çocuk başını salladı.

Çocuk
“Alper haklı Enes.
Yani herkes olabilir.”

Enes gülümsedi.
Sonra parmağını kaldırdı.

Ahmet’i gösterdi.

Enes
“Lan o zaman şu adam mı seri katil?
Mal mal konuşmayın amına koyayım.”

O an park sessizleşmedi.
Ama Ahmet’in içi sustu.

Bakışlar üzerindeydi.
Çocukların gözleri meraklıydı.
Korkak değildi.
İnsanî hiç değildi.

Ahmet’in boğazı kurudu.
Göğsünde bir şey sıkıştı.
Sanki yıllar önce yediği dayaklar, aynı anda tekrar inmişti bedenine.

Çocuklar Ahmet’in kendilerine baktığını fark etti.
Rahatsız oldular.
Suçluluk değil bu.
Sadece hedefin karşılık vermesi ihtimaliydi.

Enes sesini yükseltti.

Enes
“Ne bakıyorsun abi?
Şaka yaptık amına koyayım.”

Şaka.
Bu kelime artık hiçbir şeyi kurtarmıyordu.

Çocuklar güldü.
Gülüşleri metalikti.
Soğuktu.
Birbirine çarpan boş tenekeler gibiydi.

Ahmet başını yere eğdi.

Tahta bank ıslaktı.
Soğuk, pantolonunun içinden bacaklarına sızdı.
Ama kıpırdamadı.

Ellerini dizlerinin üzerine koydu.
Parmakları titredi.
Bu titreme korkudan değildi.
Bastırılmış bir şeyin dışarı çıkma çabasıydı.

Konuşmamaya çalıştı.
Çünkü konuşursa
ya kendini ya bir başkasını
kaybedeceğini biliyordu.

Ahmet yere baktı.

Islak parke taşları, sokak lambasının solgun ışığını kırarak parlıyordu. Taşların arasındaki çamur çizgileri, sanki birileri defalarca kaçmış da izleri orada kalmış gibiydi. Çocukların sesleri hâlâ geliyordu; uzaktan, boğuk ve kirli. Küfürler, kahkahalar, bağırışlar… Ve arada bir tekrar eden o kelime: seri katil.

Ahmet’in yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

Bundan bahsediyorlardı.
Hem de ergen çocuklar.
“Ya beni öldürürse?” diye konuşuyorlardı.
Yetmemiş, onu bile göstermişlerdi.
“Ya şu adamsa?”

O adam Ahmet’ti zaten.

Bu düşünce hoşuna gitmişti.
Rahatsız edici bir hoşnutluktu bu; mideye oturan ama bırakmak istemediği bir his.
İçinden kendi kendine konuştu.

Ahmet
“Ergenler benim hakkımda konuşuyor…
Neyim ben, film yıldızı mıyım?
Yani özellikle sınıf seçmiyorum aslında…
Ne diyorum lan ben yine?”

Başını kaldırdı.

Gökyüzüne baktı.
Ay oradaydı.
Yalnız, solgun, İstanbul’un iğrenç ışıklarının arasından zar zor görünen bir ay. Yıldız yoktu. Zaten burada yıldızlar hep kaybolurdu; ya betonun altında ya da insanların gürültüsünde.

Ahmet ayı izledi.
Uzun uzun.
Sanki ay ona bakıyormuş gibi.

Derin bir nefes aldı.
Sonra o nefesi yavaşça verdi.

Soğuk hava, ağzından çıkan nefesi buhara çevirdi.
Buhar yükseldi ve dağıldı.
Ama içindeki hisler dağılmadı.

Şu an bir tehdit yoktu.
Bir dava yoktu.
Bir hedef yoktu.
Hiçbir şey yapmasına gerek yoktu.

Ama yine de bir şey yapmak istiyordu.

Boştu.
Aşırı boştu.

Çocuk yoktu etrafında.
İnsan yoktu.
Yalnızlık, etrafında değil; içindeydi.
Sanki dünya sessizleşmişti ama Ahmet’in kafası hâlâ bağırıyordu.

Ayağa kalktı.
Sıkılmıştı.
Parktan ayrılmaya karar verdi.

Arkasında çocukların küfürleri hâlâ devam ediyordu.

Bir apartmanın camı açıldı.
Yaşlı bir kadın, geceyi yaran bir sesle bağırdı.

Teyze
“Yavrum ne böyle gece gece!”

Çocuklardan biri, hiç düşünmeden, bağırarak cevap verdi.

Çocuk
“Teyzem sen çok takma, yaşın gelmiş yat uyu hadi!”

Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra başka bir ses, daha kalın, daha öfkeli.

Adam
“Siktirin gidin lan!
Gece gece benden bulmayın belanızı!”

Ahmet çoktan uzaklaşmaya başlamıştı.

Arkasına bakmadı.
Umursamadı.

Yüzünde hâlâ o hafif tebessüm vardı.
Sesler uzaklaştıkça kısıldı.
Küfürler mırıltıya dönüştü.
Mırıltılar sessizliğe karıştı.

Ahmet karanlıkta yürümeye devam etti.

Sokak lambaları onu aydınlatmıyordu.
Ama o zaten görünmek istemiyordu.

Ertesi gün hava açıktı.
Güneş, perdelerin arasından inatla sızmaya çalışıyordu ama Ahmet aynı inatla perdeleri kapatıyordu.
Işık, eve girmek istiyor; Ahmet ise onu dışarıda bırakıyordu.
Sabah saatleriydi. Bugün tatildi.
Takvim değişmişti ama Ahmet’in içinde hiçbir şey yerinden oynamamıştı.

Altında bol bir eşofman, üzerinde gri bir atlet vardı.
Omuzları düşük, sırtı hafif kamburdu.
Salonda, koltuğun tam ortasında oturuyordu.
Sehpanın üstünde iki simit ve bir şişe ayran duruyordu.
Simitler biraz bayattı; Ahmet bunu fark etti ama umursamadı.
Isırdı.
Çiğnedi.
Ayrandan uzun bir yudum aldı.
Boğazından geçerken çıkardığı ses, evin içindeki tek canlı şey gibiydi.

Televizyonda sabah haberleri açıktı.
Ekranda bir muhabir, yanında bir gazeteci oturuyordu.
Arka planda dönen görüntülerde polis şeritleri, bulanık yüzler, gece çekimleri vardı.
Kelimeler tanıdıktı.
Tonlar sakindi.
Ölüm, bu ülkede artık sabah kahvesine eşlik eden bir detaydı.

Muhabir konuştu; sesi ölçülü, yüzü gergin ama kontrollüydü.

Muhabir
“Evet, sona geliyoruz sevgili sabah izleyicilerimiz.
Konu ağır, farkındayız ama kamuoyunun da bilmesi gereken şeyler var.
Ekrem abi, istersen toparlayalım… Son bir değerlendirme alalım senden.”

Gazeteci Ekrem kare gözlük takıyordu.
Kiloluydu; gömleği karnının üstünde hafifçe geriliyordu.
Alnında ter birikmişti.
Konuşmadan önce mendiliyle alnını sildi.
Kahvesinden küçük bir yudum aldı.
Boğazını temizledi.

Ekrem
“Toparlıyorum kardeşim…
Şimdi, sona gelirken şunu söylemek lazım…
‘Yönetmen’ lakaplı şahıs şu ana kadar altı cinayet işlemiş durumda.
Üçü doğrudan hedef, üçü ise… diyelim ki… yolda karşısına çıkanlar.”

Muhabir başını salladı, dikkat kesilmişti.

Muhabir
“Yani plansız olanlar da var diyorsunuz.”

Ekrem
“Plansız demeyelim.
Planın içine dâhil edilenler diyelim.
Bu tarz kişilerde çizgi nettir ama insan faktörü her zaman sürpriz barındırır.”

Ekranın altından bir görüntü geçti:
Bulanık bir oda, siyah-beyaz kamera kaydı, yerde yatan bir siluet.

Ekrem devam etti:

Ekrem
“Medyadan iki önemli ismin öldürülmesi, işin boyutunu değiştirdi.
Bu artık sadece bireysel bir mesele değil.
Bir mesaj ihtimali var.”

Muhabir kaşlarını çattı.

Muhabir
“Mesaj derken… Topluma mı, devlete mi?”

Ekrem kısa bir duraksama yaşadı.
Kelimeyi tarttı.

Ekrem
“Bazen mesajın kime olduğu, mesajı alanın algısıyla ilgilidir.”

Ahmet ekrana bakıyordu.
Simitten bir parça daha kopardı.
Çiğnerken gözlerini ayırmadı.

Ahmet
(alçak sesle, kendi kendine)
“Mesaj diyor…
Kan var ama süsleyerek anlatıyorlar.”

Muhabir tekrar söze girdi.

Muhabir
“Peki, arkasında hiçbir iz bırakmadığı söyleniyor.
Bu sizce mümkün mü?”

Ekrem dudaklarını birbirine bastırdı.

Ekrem
“Hiç iz yoktur demek iddialı olur.
Ama…
Bize ulaşan, kamuoyuna yansıyan bir şey yok.
Bu da iki anlama gelir:
Ya çok profesyonel,
ya da emniyet bazı şeyleri saklıyor.”

Muhabir
“Yani bir boşluk mu var?”

Ekrem
“Her zaman vardır.
Sorun, o boşluğun ne kadar bilinçli bırakıldığı bence.”

Ahmet hafifçe gülümsedi.
Ayranın dibinden bir yudum daha aldı.

Ahmet
(fısıltıyla)
“Bilinçli…
Güzel kelime.”

Muhabir sesini biraz düşürdü; sanki stüdyoda bile duyulmasın ister gibi.

Muhabir
“Peki devlet bu durumda etkisiz mi kalıyor?”

Ekrem’in sesi sertleşti.
Omuzları dikleşti.

Ekrem
“Devlet değil.
Emniyet tarafında eksikler olabilir.
Ama devleti küçümsemeyin.
Ayağına basılırsa…
ortalık yanar.”

Ahmet bir süre daha baktı ekrana.
Gözleri sabitti.
Ne şaşkınlık vardı yüzünde ne de korku.
Sadece tanıdık bir ritmi dinliyormuş gibiydi.

Sonra uzandı, kumandayı aldı.
Televizyonu kapattı.

Ekran karardı.
Yansıyan tek şey Ahmet’in silüetiydi.
Bir an kendine baktı; sanki ekrandaki o karanlık camdan başka birine bakıyormuş gibi.

Ayaklarını sehpaya uzattı.
Simitler bitmişti.
Ayranın dibinde birkaç yudum kalmıştı ama elini uzatmadı.

Sehpadan bir sigara aldı.
Yaktı.
Alev kısa bir an yüzünü aydınlattı, sonra söndü.
Duman yavaşça tavana yükseldi.

Yüzündeki gülümseme büyüktü.
Ama susmak…
Susmak ondan da büyüktü.

Ahmet, keyifle boş ekranı izlemeye devam etti.

Aynı saatlerde, Derya’nın plazası kentin göğsüne saplanmış bir cam bıçak gibiydi.
Dışarıdan bakıldığında prestij, içeriden bakıldığında tahakküm kokuyordu.
Ofisin içi soğuktu; klimanın soğuğu değil, iktidarın bıraktığı soğuk.
Derya, devasa camın önünde ayakta duruyordu. Şehir ayaklarının altındaydı ama onun umurunda değildi.
Aşağıya bakmıyordu; aşağıdakiler zaten hep yukarı bakardı.

İnce, uzun parmaklı ellerini masaya yaslamıştı.
Tırnakları bakımlıydı.
Bir kadının kendine dokunmayı sevdiğini anlatan türden.
Ama o eller bugün şefkat için değildi.

Masada genç bir adam oturuyordu.
Berke.
Yetenekliydi, evet.
Ama yetenek, güçle karşılaşınca çabuk eğilirdi.
Omuzları düşüktü. Gömleğinin yakası terden hafifçe koyulaşmıştı.
Gözleri masanın kenarına sabitlenmişti; sanki bakarsa gerçek olacakmış gibi korkuyordu.

Derya konuştu.
Sesi ne bağırıyordu ne de fısıldıyordu.
Bu, pazarlık sesi değildi.
Bu, sonucu önceden belli bir konuşmanın sesiydi.

Derya
“Yeter artık... Bana bak, Berke.”

Berke istemsizce başını kaldırdı.
Karşısında öfkeli bir kadın yoktu.
Daha kötüsü vardı:
Sıkılmış bir kadın.

Derya
“Senin kariyerin bir hikâye.
Ve hikâyeleri kim anlatırsa, gerçek de onundur.”

Berke yutkundu.

Berke
“Abartıyorsunuz.
Ben kimseye zarar vermedim.”

Derya başını hafifçe yana eğdi.
Bu hareket, bir avcının mesafeyi ölçmesi gibiydi.

Derya
“Zarar…
Güzel bir kelime.
Ama manşetlerde işe yaramaz.”

Masadan ince bir dosya aldı.
Açtı.
İçinden tek bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğraf parlak değildi; loştu.
Özel çekilmişti.
Çok özel.

Fotoğrafta Berke vardı.
Gömleği yarıya kadar açıktı.
Boynunda bir kadın eli…
Tırnakları koyu renk ojeli.
Masada dağılmış beyaz toz.
Bir aynanın üstünde, aceleyle bırakılmış bir banknot.
Kadının yüzü net değildi ama beden dili yeterince şey anlatıyordu.
Yakınlık, kontrolsüzlük, kendini kaybetme hâli.

Derya fotoğrafı masaya koymadı.
Berke’nin görebileceği kadar yaklaştırdı.

Derya
“Buna bakınca insanlar ne görür, biliyor musun?”

Berke’nin sesi titredi.

Berke
“Gizli çekim bu…
Kim inanır?”

Derya gülümsedi.
Bu gülümseme davetkâr değildi; öğreticiydi.

Derya
“İnanmak istemezler.
Ama izlemek isterler.
Bir yıldızın düştüğünü görmek, halkın en sevdiği spordur.”

Fotoğrafı masaya bıraktı.
Berke bakmadı.
Ama orada olduğunu bilmek yetiyordu.
İnsan bazı şeyleri bakmadan da hisseder.

Derya
“Uyuşturucu…
Yanlış kadın…
Yanlış zaman.
Üçü bir arada olunca kariyer dediğin şey çok kırılgan oluyor.”

Berke
“Bunu yayınlarsanız…
Ben biterim.”

Derya’nın sesi yumuşamadı ama derinleşti.

Derya
“Hayır.
Ben yayınlamazsam bitmezsin.
İşte aramızdaki fark bu.”

Masadaki kontratı Berke’ye doğru itti.
Kalem, kontratın üstünde bekliyordu.
Sabırlı bir silah gibi.

Derya
“İmzala.”

Berke (korku içinde)
“Okumama izin verin.”

Derya
“Okuman bir şeyi değiştirmeyecek.”

Berke’nin eli titreyerek kalemi aldı.
Bir an durdu.
Sonra imzaladı.
İmza atarken nefesi kesildi.
Sanki adı değil de özgürlüğü yazmıştı.

Gözlerinden yaş süzüldü.
Silmedi.
Silmek güçsüzlük değil, anlamsızlıktı artık.

Derya koltuğuna yaslandı.
Bacak bacak üstüne attı.
Şimdi daha rahattı. Ve çok çekici.

Derya
“Şimdi dinle, Berke.”

Berke başını kaldırdı.
Gözleri kızarmıştı.

Derya
“Bu kontrat bir iş anlaşması değil.
Bu bir düzen.”

Kısa bir duraklama.
Bilerek.

Derya
“Set dışında hayat yok.
Yanlış fotoğraf yok.
Yanlış temas yok.
Yanlış hayat yok.”

Berke’nin parmakları dizlerinde kenetlendi.

Derya
“Kiminle görüşeceğini ben bilirim.
Ne paylaşacağını ben seçerim.
Yemek yerken bile programın olacak.
Anneni ben istediğim zaman göreceksin.”

Berke fısıldadı.

Berke
“Bu… kölelik.”

Derya gülümsedi.

Derya
“Hayır.
Bu yönetim. Sende uslu bir çocuk olacaksın.
Ve o dizilerde oynayıp bana para kazandıracaksın.”

Berke konuşmadı elleri titriyordu terler akıyordu.

Derya kaşlarını kaldırdı.

Derya
“Konuşsana.”

Berke
“T-tamam…
İstediğiniz gibi olsun.”

Derya başını salladı.
Bir dosya kapatır gibi.

Derya
“Güzel.
Şimdi çık.”

Berke ayağa kalktı.
Sandalyenin sesi fazla yüksek geldi.
Kapıya yürüdü.
Çıkarken arkasına bakmadı.
Baksa daha kötü olurdu.

Kapı kapandı.

Ofis yeniden sessizliğe gömüldü.

Derya camın önüne yürüdü.
Şehre baktı.
İnsanlar küçüktü.
Sorunları daha da küçük.

Derya
“Her şey…
Çok sıkıcı.”

Cebinden eski, beyaz telefonunu çıkardı.
Akıllı değildi.
Ama güvenilirdi.

Bir numara çevirdi.

Telefon çalarken yüzünde çok hafif bir canlılık belirdi.
Sonunda…
Bir şeyler olacaktı.

Telefon bir süre çaldı.
İlk çalmada açılmadı.
İkincide de.
Üçüncüde, sanki karşı taraf özellikle beklemiş gibi, açıldı.

Ahmet
“Alo.”

Sesi düz çıktı.
Ne uykulu, ne şaşkın.
Sanki arayanın kim olduğunu zaten biliyormuş gibi.

Derya camdan aşağı bakıyordu.
Şehrin üstüne çökmüş griyi izledi.
Arabalar, insanlar, aceleler…
Hepsi aynı hızda akıyordu.
Sonra konuştu.

Derya
“Nasılsın bakalım?”

Kısa bir duraklama.
Sesine ince bir iğne iliştirdi.

Derya
“Birini falan öldürmemişsindir inşallah.”

Ahmet kaşlarını çattı.
Dişlerini sıktı.

Ahmet
“Öldürmedim lan.”
“Zaten… biraz güven bana.”

Derya’nın dudaklarının kenarı hafifçe kalktı.
Bu bir gülümseme değildi.
Daha çok bir alışkanlık.

Derya
“Güvenmek zor, Ahmet.”
“Sen pek stabil bir tip değilsin.”

Ahmet’in sesi sertleşti.

Ahmet
“Benimle taşak geçmeyi kes artık.”

Ofiste Derya derin bir nefes aldı.
Yorgun değil, sıkılmış gibi.

Derya
“Ahmet…”
“Bak düzgün konuş demiştim sana.”
“Son zamanlarda fazla yaramazsın.”

Ahmet
“Ne yaramazı lan?”
“Ne diyorsun sen?”

Derya
“Arabaya kız atmalar…”
“Sağa sola bulaşmalar…”
“Bir hâller.”

Ahmet bir an sustu.
Pakize’nin yüzü geldi aklına.
Arabanın içindeki karanlık.
Camdaki yansıması.

Ahmet
“Hangi kız…”

Durdu.
Yutkundu.

Ahmet
“Haaa…”
“Şey… o.”

Derya’nın sesi umursamazlaştı.

Derya
“Neyse.”
“Konumuz o değil.”

Bir an sessizlik oldu.
Telefonun içinden ince bir uğultu geliyordu.

Derya
“Akşam benim eve geliyorsun.”

Ahmet irkildi.

Ahmet
“Ne?”
“Nasıl yani?”
“Ben—”

Derya
“Abartma.”
“Konuşacağız.”
“Bir de yemek yiyeceğiz.”

Ahmet
“Benim işim var.”

Derya’nın sesi bu kez net biçimde sertleşti.

Derya
“Ahmet.”
“Sinirlerimi bozma.”

Ahmet’in omuzları düştü.
Sesi kısıldı.

Ahmet
“Tamam lan…”
“Tamam.”

Derya
“Güzel.”
“Akşam yedide.”
“Bir araba evin önünden alacak seni.”

Ahmet
“Nurdan söyleseydin ya.”

Derya
“Yok.”
“Sen beni telefonda ciddiye almıyorsun.”
“Yüz yüze olmalı.”

Ahmet
“Ne yapayım şimdi?”

Derya
“Hazırlan.”
“Güzel giyin.”
“Saçını başını toparla.”

Ahmet
“Niye?”

Kısa bir sessizlik.
Sonra Derya’nın sesi, neredeyse fısıltı gibi ama hâlâ güçlü.

Derya
“Yap sen.”

Telefon kapandı.
Tık diye.
Soğuk.

Ahmet elindeki telefona baktı.
Ekran kararmıştı.
Kendi yansımasını gördü.
Yorgun, sert, sessiz.

Bir süre öyle kaldı.
Sonra telefonu yavaşça indirdi.
Odaya baktı.
Karanlık daha koyu geliyordu artık.

Konuşmadı.
Sadece karanlığa bakmaya devam etti.

Akşam saat yedi buçuğa yaklaşıyordu.

Büyük siyah araba, Derya’nın evinin bahçesinde sessizce durdu. Motor sustuğunda ortaya çıkan sessizlik bile pahalıydı. Ahmet kapıyı açıp indi. Ayaklarını yere bastığında, çimlerin bile düzenli durduğunu fark etti; ne fazla uzundu ne eksik. Yaşayan bir şeyden çok, kontrol altında tutulan bir yüzey gibiydi.

Ev düz bir mimariye sahipti. Sert çizgiler, köşesiz yüzeyler. Gösteriş yapmıyor gibi görünen ama her santimiyle “buraya ait değilsin” diyen bir yapı. Budanmış ağaçlar askeri bir nizamla dizilmişti. Köpek kulübeleri vardı ama ortalıkta köpek yoktu. Çiçekler canlıydı ama kokusuz gibiydi. Her şey vardı, ama ruh yoktu.

Ahmet yürümeye başladı.

Ayağı, yıllanmış taş döşemelere bastıkça tok bir ses çıkıyordu. O ses hoşuna gitmedi. Sanki her adımı kayda alınıyordu. Üzerinde şık bir takım vardı; pahalı duruyordu ama üzerinde eğretiydi. Kravatını bilerek gevşek bağlamıştı. Düzeltmemişti. Küçük bir başkaldırı. Kimsenin fark etmeyeceği ama kendisinin bildiği bir isyan.

Kapının önüne geldi.
Zile bastı.

Bir süre bekledi.
Sessizlik uzadı.
Sonra kapı açıldı.

Kapıyı açan kadın nötr bir yüzle baktı ona. Ne gülümsüyordu ne somurtuyordu. Sanki Ahmet orada yokmuş gibiydi.

Kadın
“Hoş geldiniz. İçeri buyurun efendim.”

Ahmet içeri adım attı. Refleksle ayakkabılarını çıkarmaya davrandı.

Kadın hemen konuştu.

Kadın
“Durun. Böyle girin.”

Ahmet duraksadı. Kısa bir anlık utanç hissetti. Ayağını geri çekti. Ayakkabılarla içeri girdi. Ev o kadar temizdi ki kirlenmekten çok, kirletenin kendisi olduğunu düşündü.

İçeri girdikçe ev büyüdü. Tavanlar yüksekti. Duvarlar boştu ama pahalıydı. Eşyalar azdı ama her biri seçilmişti. Bu ev yaşamak için değil, hükmetmek için yapılmıştı.

Kadın onu salona doğru yönlendirdi.

Salonun ortasında devasa bir yemek masası vardı.

Masa uzundu. Gereğinden uzundu. Cilası o kadar parlaktı ki üstündeki her şey iki kat gerçek görünüyordu. Masanın üzerinde kristal kadehler diziliydi; kullanılmamış ama hazır. Gümüş çatal bıçaklar askeri bir düzenle yerleştirilmişti. Tabaklar sade ama ağırdı; eline alsan ağırlığını hissedersin cinsinden. Ortada büyük bir servis tabağı duruyordu: içi dolu değil, beklenti doluydu.

Yanlarda küçük tabaklar vardı; zeytinyağında parlayan yeşil zeytinler, koyu renkli peynirler, ince ince dilimlenmiş etler. Taze ekmekler keten bir bezin altında yarı gizlenmişti. Şarap şişeleri masanın ucunda bekliyordu; açılmamış ama açılacağı belliydi.

Bu bir yemek masası değildi.
Bu bir güç gösterisiydi.

Ahmet yutkundu.

Masaya baktı.
Sonra sandalyeye.

Masanın en ucuna oturdu. Bilerek. Merkeze yaklaşmadı. Otururken sandalyenin çıkardığı ses bile fazla netti. Ellerini dizlerinin üstüne koydu. Ne yapacağını bilemeyen bir misafir gibi değil; ne olacağını bilen bir mahkûm gibi bekledi.

Derya yoktu.

Zaman uzadı.
Sessizlik büyüdü.
Ev nefes almıyordu.

Sonra topuk sesleri duyuldu.

Yavaş.
Kendinden emin.
Aceleyi tanımayan bir ritim.

Ahmet başını kaldırdı.

İçeri giren kadını gördü.

Derya’ydı.

Üzerindeki kıyafet kusursuzdu. Abartılı değildi ama tartışmasızdı. Kumaş vücuduna değil, vücudu kumaşa uyuyordu. Saçları dağınık değildi ama sert de değildi; sanki her tel ne yapacağını biliyordu. Yüzünde makyaj vardı ama saklanmak için değil, çizmek için yapılmış gibiydi.

Ahmet ona baktı.

Bakışı istemsizdi.
Kaçamadı.

O an anladı:
Bu ev onun evi değildi.
Bu akşam onun akşamı değildi.
Ve bu masada, güçlü olan o değildi.

Ahmet, Derya’ya baktı.
Bakmak istemedi aslında.
Ama insan bazı şeylerden gözünü kaçırdıkça, sanki daha sert bir el ensesinden tutup yüzünü oraya çeviriyordu.

Salon loştu.
Işıklar tavandan değil, duvarların içinden geliyordu; yumuşak ama rahatsız edici.
Her şey pahalıydı.
Ama sıcak değildi.
Burası yaşamak için değil, kontrol etmek için yapılmış bir evdi.

Derya konuştu.
Sesi salona yayıldı; tok, yavaş ve emindi.
Bir kadının konuşması değil, bir kararın yürürlüğe girmesi gibiydi.

Derya
“Hoş geldin…”
(kısa bir duraklama)
“Masa güzel mi?”

Ahmet yutkundu.
Boğazı kuruydu, dili damağına yapışmıştı.
Bakışlarını masaya kaydırdı; sonra tekrar kaçırdı.

Ahmet
“Bu masa…”
“Bana fazla geldi.”
“Sadece bana olamaz, değil mi?”

Derya dudaklarının kenarını çok hafif kaldırdı.
Bu bir gülümseme değildi.
Daha çok, sonucu baştan bilen birinin sabrıydı.

Derya
“Yok.”
“Sadece sana değil.”
“Başka misafirlerim de var.”
“Hepsi partnerleriyle geliyor.”

Bu kelime Ahmet’in içinde yankılandı.
Partner.
Sanki boğazına bir ip dolandı.

Ahmet’in sırtından soğuk bir ter aktı.
Sandalyeye biraz daha gömüldü, omuzları içeri kapandı.

Ahmet
“N-ne?”
“Lan ben niye geldim o zaman?”

Derya iki elini yavaşça havaya kaldırdı.
Sakinleştirir gibi.
Ama bu, birini yatıştırmak değil; susması gereken yeri göstermekti.

Derya
“Bir dur.”
“Bağırma.”
“Şu hâlinle çok…”
(kısa bir bakış)
“komiksin.”

Ahmet’in yüzü kızardı.
Bu laf ona sert çarptı.
Hep çarpardı.
Küçük hissettirirdi.

Derya
“Seni benim partnerim olman için çağırdım.”

Ahmet’in midesi kasıldı.
Başını kaldırdı ama gözleri net değildi.

Ahmet
“Şey…”
“Niye yani?”

Derya yürümeye başladı.
Topuk sesleri salonda tek tek yankılandı.
Her adım, Ahmet’le arasındaki mesafeyi değil, kaçabileceği ihtimalleri azaltıyordu.

Derya
“Zengin bir ucube yerine…”
“Hiç konuşmayan…”
“Baktığında bile özür diliyormuş gibi duran seni seçtim.”

Ahmet şaşkınlıkla baktı.
Utançla karışık bir öfke yükseldi.

Ahmet
“Nasıl yani?”
“Onlar niye burada?”

Derya omuz silkti.
Bu hareket bile kontrollüydü.

Derya
“İşim var.”
“Bir de canım sıkılıyor.”
“Kalan dört kişi var ya işte onlar geliyor…”
“Partner halinde.”
“Sevgili değiller ama.”
“Ama her gün aynı yatakta uyanıyorlar.”

Ahmet kaşlarını çattı.

Ahmet
“O nasıl iş?”

Derya’nın sesi yumuşamadı.
Ama daha da keskinleşti.
Bıçak gibi.

Derya
“Sanat dünyası.”
“Kafanı yorma.”
“Bu akşam senin rolün belli.”

Ahmet’in kalbi hızlandı.
Göğsü daraldı.

Derya
“Benim ezik sevgilim olacaksın.”
“Hep birlikte seni biraz…”
(kısa bir gülümseme)
“yere yaklaştıracağız.”

Bu sefer Ahmet doğruldu.
Korkunun önüne sinir geçti.

Ahmet
“Sikerim senin işini!”
“Ne alaka lan bu!”

Salon bir an sessizleşti.
Sadece büyük avizenin camları, klimadan gelen çok hafif bir uğultuyla titriyordu.
Hava ağırdı; pahalı parfüm, cilalı ahşap ve bastırılmış gerilim kokuyordu.

Derya durdu.
Ahmet’in küfürlü çıkışından sonra durması daha da ürkütücüydü bu.
Bağırmadı.
Tepki vermedi.
Sadece durdu.

Sonra yürüdü.
Yavaş.
Ölçülü.
Sanki her adımı önceden planlanmıştı.

Ahmet onu izledi.
Bakmamayı düşündü.
Ama bakışları, Derya’nın topuklarının mermerde çıkardığı net sese kilitlendi.
Kalkmayı düşündü.
Ama dizleri onu yarı yolda bıraktı.

Derya masanın kenarına geldiğinde eğilmedi hemen.
Önce Ahmet’in arkasında durdu.
Varlığını hissettirdi.
Sıcaklığını.
Yakınlığını.

Ahmet’in omuzları gerildi.

Derya
(sakin, alçak bir sesle)
“Bak şimdi Ahmet…”

Bir eli Ahmet’in ensesine değdi.
Avucu sıcaktı.
Parmakları yumuşak ama yerini bilen parmaklardı.
Ne fazla bastırdı ne de çekti.
Sadece oradaydı.

Derya
“Az önce ne yaptığını farkında mısın?”

Ahmet konuşamadı.
Boğazı kilitlenmişti.

Derya biraz daha yaklaştı.
Göğsü Ahmet’in omzuna değdi.
Bilerek.
Hesaplayarak.

Derya
“Burada kimsenin sesini yükseltmesine gerek yok.”
“Benimle hiç yok.”

Ahmet’in nefesi düzensizleşti.
Utanç yüzüne vurdu.
Kulakları kızardı.

Ahmet
“Ben sadece—”

Derya parmaklarını ensesinde biraz dolaştırdı.
Bu küçük hareket cümleyi yarıda kesti.

Derya
“Sus.”
(çok sakin)
“Bunu becerebileceğini biliyorum.”

Ahmet yutkundu.
Bakışlarını masaya indirdi.

Derya bu kez yanına geçti.
Ahmet’in tam önünde durdu.
Göz hizasına indi.
Ama diz çökmedi.
Sadece başını eğdi.

Derya
“Bana bak.”

Ahmet istemeden baktı.
Göz göze geldiler.

Derya’nın bakışları soğuk değildi.
Tehlikeliydi.
İnsanın içini karıştıran cinsten.

Derya
“Beni kızdırmak hoşuna mı gidiyor?”
"Bu aralar çok vurdum duymazsın."

Ahmet’in dudakları aralandı ama ses çıkmadı.

Derya kravatına uzandı.
Bu kez daha yavaş.
Daha bilinçli.

Derya
“Bilerek gevşek bağlamışsın.”
“İsyan gibi duruyor.”

Kravatı tuttu.
Çekmedi hemen.
Parmakları kumaşı yokladı.
Ahmet’in göğsüne doğru hafifçe bastırdı.

Ahmet
“Ben—”

Derya kravatı bir anda biraz sıkılaştırdı.
Can yakacak kadar değil.
Ama nefesi fark ettirecek kadar.

Derya
“Burada isyan yok.”
“Sadece rol var.”

Ahmet’in nefesi hızlandı.
Gözlerini tekrar kaçırmak istedi.
İzin verilmedi.

Derya iki eliyle yüzünü tuttu.
Başparmakları çenesinde.
Avuçları yanaklarında.

Ten teması uzundu.
Gereğinden uzun.

Derya
“Ne dersem onu yapacaksın.”
“Bu akşam.”
“Burada.”

Ahmet başını salladı.
Çok küçük bir hareketti.
Ama yeterliydi.

Derya gülümsedi.
Bu gülümseme sıcak değildi.
Ama çekiciydi.
Tehlikeli derecede.

Derya
“Aferin.”
“Bak… böyleyken daha düzgün duruyorsun.”
"Uslu çocuk olmak sana yakışıyor."

Ahmet’in sesi neredeyse duyulmuyordu.

Ahmet
“Tamam…”

Derya
“Güzel.”
“Şimdi yerinde otur.”
"Misafiler akşam onda gelecek."

Ellerini çekti.
Birden.
Boşluk kaldı.

Derya
“Masaya dokunma.”
“Çatallara bile.”
“Misafirler geldiğinde ne yapacağını ben söyleyeceğim.”

Ahmet
“Ben— neden—”

Derya’nın bakışı yetti.
Cümle havada asılı kaldı.

Derya
“Uslu ol.”
“Beni mahcup etme.”

Arkasını döndü.
Topuk sesleri tekrar salonda yankılandı.
Kapı kapandı.

Ahmet olduğu yerde kaldı.
Elleri dizlerinde.
Kravatı artık sıkıydı.
Nefesi hâlâ düzensizdi. Titriyordu utanç ve korku ile.

Masaya baktı.
Parlak bıçaklara.
Ağır tabaklara.
Boş sandalyelere.

Utanç, korku ve anlam veremediği bir çekim iç içe geçti.
Kalkmadı.
Kaçmadı.

Saat ilerledi.
Gece yaklaştı.
Ve o, gelecek dört kişiyi bekledi.

18. Bölüm Sonu




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

Novebo discord sunucusu