Pazartesi günü, o koridordaki kilitlenişin ardından ofiste yeni bir dönem başlamıştı. Derek artık beni sadece görmezden gelen bir patron değil, attığım her adımı tarttığım, gözlerimin içine bakarak beni köşeye sıkıştıran bir "eğitmen" gibiydi.
Haftanın geri kalanı, tam bir hayatta kalma mücadelesiyle geçti. Derek bana, altından kalkamayacağımı düşündüğü, yoğun verilerle dolu, karmaşık bir grafik tasarım projesi vermişti. Her sabah dosyayı masasına bıraktığımda, o delici bakışları altında projedeki tek bir piksellik hatayı bile bulmaya çalışıyor, beni sürekli tetikte tutuyordu.
Bir kez bile "aferin" demedi. Sadece, "Yarın daha iyisini bekliyorum," dedi ve arkasını dönüp gitti.Salı ve Çarşamba akşamları eve döndüğümde yorgunluktan baygın düşüyordum. Ama bu yorgunluk farklıydı; artık iskeledeki o çaresiz, denize karşı bağıran kızın silüeti zihnimden yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Derek, beni öyle bir tempoya sokmuştu ki, kendi içsel fırtınamı düşünmeye vaktim bile kalmıyordu.
Perşembe akşamı, ofiste tek başıma kaldığımda, başımın zonkladığını hissettim. Gözlerimi kapattığımda bile ekranın o keskin ışığını görüyordum. Ethan yanıma gelip, "Deniz, bırak artık şu dosyayı, Cuma günkü yemek sadece bir formalite, bu kadar parçalama kendini," dediğinde sadece acı bir tebessüm edebildim. Ama Ethan bilmiyordu; Derek için bu bir formalite değildi. Bu, benim "zayıf halka" olup olmadığımın tesciliydi.
Cuma sabahı ofise girdiğimde, bitkinlikten neredeyse ayakta duramıyordum.
Derek odasından çıkıp tam masamın önünde durdu. Her zamanki gibi kusursuzdu; sanki benim çektiğim o uykusuzluğu ve yorgunluğu hiç yaşamamış gibiydi.
"Bu akşamki yemek, sadece bir iş yemeği değil," dedi, sesi tüm ofiste yankılanarak.
"Yatırımcıların önünde vereceğin tepkiler, senin bu şirketteki yerini belirleyecek. Bir tasarımcı olarak sadece hayal gücünü değil, bu yorgunluğu ve stresi nasıl yönettiğini de masaya koymanı istiyorum."
Bana doğru bir adım attı. Sesi fısıltıya dönüştüğünde, içimdeki isyanın yerini sadece derin bir yorgunluk almıştı.
"Bak bana, Deniz. Şu an bitkin görünüyorsun. İskeledeki o kızdan farksızsın. Eğer bu gece yatırımcıların karşısında o bitkin, kendine güveni olmayan halinle durursan, bu şirketin kapısından son çıkışın olur."
İçimdeki direnç kırılıyordu. Eve gidip üzerimi değiştirdiğimde, aynadaki yansımam beni korkutuyordu. Solgun bir ten, titreyen eller... Derek'in o "kusursuz tasarımcı" beklentisi, taşıyamayacağım kadar ağır gelmişti. Elbisemi giyerken bile sanki zırhımı kuşanıyormuşum gibi hissettim, ama o zırhın içinde kendimi çok savunmasız hissediyordum.
Akşam olduğunda, restoranın kapısından içeri adımımı attım. Ayaklarım sanki kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Şirketin üst düzey isimleri ve Derek’in o seçkin çevresi içerideydi. Derek’i bir köşede, yabancı bir yatırımcıyla konuşurken gördüm.
Beni fark ettiği an, elindeki kadehi yavaşça masaya bıraktı.
Bana doğru yürürken, üzerimdeki o yorgunluk maskesini söküp atmak için bütün enerjimi topladım. Yanıma geldiğinde, sesindeki o sert otorite beni sarsmıştı:
"Görünüşe göre sınırlarını zorlamışsın," dedi. Gözleri üzerimde gezindi; yorgunluğumu, omuzlarımdaki çökmeyi fark etmişti ama bu onu durdurmaya yetmiyordu.
"Umarım sınavına hazırımdır, Bay Derek," dedim, sesim çatallı ve kısık çıkıyordu.
"Çünkü artık verecek başka bir enerjim kalmadı."
Derek hafifçe gülümsedi ama bu kez gözlerinde o tehlikeli parıltı vardı. "Sınav daha yeni başlıyor. Bu gece, o bitkinliğinin arkasına saklanıp saklanmayacağını göreceğiz. Eğer burada tökezlersen, o iskeledeki kızın okyanusun derinliklerinde kaybolduğunu anlarsın."
Yanımızdan ayrılmadan önce kulağıma eğildi: "Bu gece, kendi fırtınanla yüzleşme vakti, Deniz. Bakalım o yorgunluğun altında hala bir tasarımcı mı, yoksa pes etmiş bir çocuk mu var?"
Restoranın ışıkları altında, Derek’in acımasızlığını bir kez daha tattım. O, benden bir başkasını yaratmıyordu; o, beni uçurumun kenarına kadar itiyor ve kendi kanatlarımla uçup uçamayacağımı izliyordu. Sınav başlamıştı ve ben, düşmekten korkuyordum.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı