Restoranın uğultusu, sinirlerimi geren o ince sızıyla birleştiğinde, Derek'in o beklediği an gelmişti. Yatırımcı, kadehini masaya bırakıp bana döndü. "Peki Deniz Hanım," dedi, gözlerini kısarak.
"Bu tasarımın vizyonu nedir? Sizi bu kadar uykusuz bırakmaya değecek kadar özel olan şey ne?"
Derek, birkaç adım geride, elleri cebinde sessizce izliyordu. Bakışlarının ağırlığını ensemde hissedebiliyordum. Normalde olsa bu baskı altında ezilirdim. Ama o an içimde tuhaf bir şey oldu. Yorgunluğumun getirdiği o uç nokta, bana her şeyi daha net görmemi sağlayan bir soğukkanlılık verdi.
Derin bir nefes aldım. Lazer işaretçisini elime aldım.
Sesim, biraz önceki o titrek halinden eser kalmayacak şekilde, net ve kararlı çıktı.
"Bu proje, sadece piksellerden ibaret değil," dedim, ekrandaki tasarımı işaret ederek.
"Bu, verilerin arkasındaki hikayeyi anlatıyor. Eğer bir tasarımcı olarak sadece ekranın parlaklığına bakarsanız, o fırtınanın içindeki insanı göremezsiniz. Biz burada, veriyi bir insana dönüştürdük."
Anlattıkça, zihnimin o yorgunluğun sisinden kurtulduğunu hissettim. Derek’in her gün beni o uykusuz gecelerde aslında ne için çalıştırdığını o an anladım; beni ezmek için değil, en zor şartlarda bile kendi sesimi bulmam için.
Sunumu bitirdiğimde, odada kısa bir sessizlik oldu. Yatırımcı, şaşkınlıkla Derek'e, sonra bana baktı."Etkileyici," dedi, kadehini kaldırarak.
"Verilerin bu kadar dramatik ve insani bir dille anlatıldığını nadir görürüm." dedi.
Derek’in yüzünde o alaycı gülümseme yerini, ilk defa gördüğüm bir ifadeye bıraktı: İçten bir hayranlık ve onay. Ethan heyecanla yanıma gelip omzuma dokunduğunda, Derek'in bize doğru ağır adımlarla yaklaştığını gördüm.
"Görünüşe göre Deniz, verinin arkasındaki hikayeyi gerçekten çözmüş," dedi Derek, sesi diğerlerinin duyabileceği kadar netti.
Yemek başarıyla sona ermişti. Restorandan çıkarken ayaklarım hâlâ yorgunluktan sızlıyordu ama içimdeki o ağırlık gitmişti.
Ethan, "Hadi," dedi hepimize dönerek. "Bu zaferi sadece yemekle geçiştiremeyiz, yakınlarda iyi bir bar var, oraya gidiyoruz!"dediğinde tüm ekip neşeyle kabul etti. Derek, otoparktaki arabasının başında duruyordu ama ekibin ısrarı üzerine o da bize katılmaya karar verdi. Barda oturduğumuzda herkes kendi grubunda konuşurken, Derek bir anlığına yanıma, bar taburesine oturdu.
Barın loş ışıkları, ekibin kahkahaları ve ortamdaki yoğun alkol kokusu, zihnimdeki tüm bariyerleri yıkmaya yetmişti. Bir kadeh, iki kadeh derken; içimdeki o disiplinli, "kusursuz olması gereken" Deniz yavaş yavaş geri çekildi. Artık Derek'ten çekinmiyordum. Aksine, onun varlığı içimdeki o bastırılmış isyanın ve yorgunluğun bir tetikleyicisi gibiydi.
"Biliyor musun Derek?" dedim, elimdeki bardağı biraz sarsak bir hareketle tutarak. Gözlerim hafifçe bulanıklaşıyordu ama hiç bu kadar özgür hissetmemiştim.
"Seni her gördüğümde, iskeledeki o çaresiz halimi hatırlatıyorsun. Ama artık o kız değilim. Sadece... çok yorgunum."
Derek yanımda, bar taburesinde dik bir şekilde oturuyordu. Bir kadeh viskisini yavaşça çevirirken, bakışları üzerimden bir an olsun ayrılmıyordu. "Fazla içtin, Deniz," dedi, sesi her zamankinden daha yumuşak, neredeyse bir fısıltı gibiydi.
"Umurumda değil!" diye çıkıştım, gülümseyerek. "Bu geceyi kutlamaya ihtiyacım vardı. O dosyalar... o uykusuz geceler... Hepsi bitti!"
Ekip bir süre sonra dağılmaya başladı. Ethan, "Deniz iyi misin?" diye sorduğunda, Derek hemen araya girdi. "Onu ben bırakırım."Sonra Ethan ile fısır fısır bir şeyler konuştular ama ne konuştuklarına dair hiçbir fikrim yoktu.
Dışarı çıktığımızda gece serindi. Derek'in arabasına bindiğimde, koltuğa gömüldüm. Başım zonkluyordu ama artık korkmuyordum. Araba sessizce hareket ettiğinde, omuzlarımdaki tüm o ağır yükün aniden çözüldüğünü hissettim. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı; bu, günlerdir tuttuğum tüm o yorgunluğun, tüm o "kusursuz olma" çabasının dökülüşüydü.
Derek arabayı ıssız bir kenara çekti ve motoru susturdu. İçerideki sessizlik, şehrin uğultusundan tamamen kopmuştu. Bana doğru döndü, yüzündeki o patron maskesi tamamen silinmişti. Elini uzatıp tereddütle çenemi kavradı ve başımı yavaşça ona doğru çevirdi.
"Deniz," dedi, sesi o kadar içten ve yumuşaktı ki, sanki az önce ofiste emir yağdıran adam o değildi. "Bana bak."
"Neden?" diye fısıldadım, gözlerim yaşlarla bulanıklaşırken. "Neden her gün beni uçurumun kenarına kadar ittin? Sadece... sadece biraz huzur istemiştim. Ama sen bana bir an bile nefes aldırmadın."
Derek, parmaklarını yavaşça yanağımda gezdirdi, gözyaşlarımı sildi. "Nefes almanı engellemedim, Deniz. Sadece sana, kendi nefesini nasıl tutacağını öğrettim. O sunumda yıkılacağını sandın, ama yıkılmadın. Senin o anki çaresizliğinle o kadar çok özdeşleştim ki... Kendi gençliğimdeki o ilk büyük düşüşümü gördüm sende. Seni bu yüzden zorladım; çünkü o düşüşün, seni parçalamasına izin vermek istemedim."
"İnsanlar beni izlerken o kadar çok korktum ki..." dedim, hıçkırıklarım arasında. "Derek, ben senin yanında o kadar küçük ve yetersiz hissettim ki bazen... Kendimden nefret ettim."
Derek, yavaşça yerinden doğrularak bana doğru daha da yaklaştı. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. "Senin gözünde o kadar mı ulaşılmazım?" diye sordu, sesi neredeyse bir itiraftı.
"İnan bana, o buz gibi baktığım anlarda bile senin o kararlı duruşunu izlemekten kendimi alamıyordum. Sen zayıf değilsin. Sen sadece, henüz ne kadar güçlü olduğunun farkında olmayan, çok yorgun bir savaşçısın."
Başımı omzuna yasladım. Artık kaçmaya çalışmıyordum. Derek, bir kolunu yavaşça omzuma atıp beni kendine çekti.
O an, o arabanın içinde ikimiz de patron veya tasarımcı değildik; sadece yorgun iki ruh, birbirine sığınmaya çalışan iki insandık.
"Beni bugün burada, bu halde gördüğün için utanıyorum," dedim, saçlarımı onun göğsüne yaslayarak.
"Utanma," dedi, elini nazikçe saçlarımın arasında gezdirerek. "Bu gece, gördüğüm en gerçek şeysin."

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı