Derek’in o gece bana açtığı kapı, aramızdaki tüm hiyerarşiyi yerle bir etmişti ama ofise girdiğimde karşılaştığım manzara, sanki her şey kaldığı yerden devam ediyormuş gibiydi. Derek masasında oturuyor, soğuk bir ciddiyetle ekrana bakıyordu.
Ona yaklaştığımda başını kaldırmadı bile. "Deniz, dün geceki sunumun verilerini güncelle," dedi. Sesinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Sanki arabanın içindeki o savunmasız adam, başka bir boyutta kalmıştı.
Kafam karışmıştı. Öfkelendim."Tabi Derek Bey." diye fısıldarcasına konuştum ve hızlı bir şekilde masama döndüm.
Bana nasıl böyle davranabiliyor aklım almıyordu.Dün geceki o adam nereye gitti?Yoksa her şey sadece kafamda kurduğum şeyler miydi.Düşünceler yüzünden kafayı yemek üzereydim. Tüm gün boyunca bu soğuk savaş devam etti. Ofisteki herkes, aramızdaki o görünmez elektrik akımının farkındaydı; Ethan sürekli "Hava bugün çok ağır, değil mi?" diye sorup duruyordu.
Derek beni görmezden gelmeye çalıştıkça, o gerilim daha da tırmanıyordu.
Saat akşamüstü 18.00’i gösterdiğinde ofis yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı. Herkes çantalarını toplayıp dışarıdaki hayatlarına dönerken, ben sanki görünmez bir halatla masama bağlanmıştım. Derek odasından çıkmadı, ben de yerimden kıpırdayamadım.
En sonunda Ethan yanıma geldi, "Hadi Deniz, çıkmıyor musun? Bugün çok gergindin, bir şeyler içip dağıtalım mı?" diye sordu.
Tam ağzımı açıp "Evet" diyecekken, Derek’in odasının kapısının açıldığını duydum. Kafamı kaldırmama bile gerek kalmadan onun o ağır, kendinden emin adımlarının ofiste yankılandığını hissettim.
Derek, Ethan’a bakmadan, "Deniz’in bitirmesi gereken acil bir raporu var, Ethan. Sen çıkabilirsin," dedi. Sesi o kadar otoriterdi ki Ethan’ın itiraz etme şansı bile yoktu.
"Tamam, kolay gelsin o zaman," deyip hızla ofisten ayrıldı.
Ofiste sadece ikimiz kalmıştık. Sessizlik o kadar yoğundu ki, kendi kalp atışlarımı duyabiliyordum. Derek tam arkamda durdu. Sıcaklığını, nefesinin yakınlığını hissetsem de dönüp bakmadım. Masamın kenarına ellerini koyduğunda, parmaklarının titrediğini fark ettim. O buzdan maske, aslında sandığımdan daha inceydi.
"Sen gerçekten neyle oynadığının farkında değilsin," dedi, dudaklarıma milimler kala.
Ve aniden, ofisin o loş ışığında, tüm o profesyonel dünyayı bir kenara iterek beni kendine doğru çekti.Derek beni kendine doğru çektiğinde, aramızdaki o son mesafe de yok olmuştu.
Beni öyle sıkı kavramıştı ki, nefes almak bir lükstü. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerinin içindeki o yoğun, karanlık kararsızlığı görebiliyordum. Bir yandan beni kendine hapsetmek istiyor, bir yandan da dokunmaktan delicesine korkuyordu.
Gözleri dudaklarıma indi, oradaki bir hatırayı arar gibi uzunca bekledi. Nabzımın şakaklarımda zonkladığını duyabiliyordum. O da hissediyordu; vücudunun her bir kası gerilmişti.
Geriye doğru bir adım attı. Bu, fiziksel bir ayrılıktan ziyade, ikimizin de o uçurumun kenarından son anda çekilişiydi.
Odayı saran o yoğun, elektrikli havayı ciğerlerime doldurmaya çalıştım. Derek, hızla arkasını döndü. Nefes nefeseydi.Hiçbir şey söylemeden arkadasına dahi bakmadan gitti.
Dün gece o arabada paylaştığımız o "savunmasızlık" artık yoktu; yerini, birbirimize söyleyemediğimiz her şeyin yarattığı o ağır, devasa bir sessizlik almıştı.
Ofisten çıktığımda koridorun loşluğu, içimdeki yangını soğutmaya yetmedi. Yarın sabah, onun o soğuk, buzdan patron maskesini takışını izlemek zorunda kalacaktım. Ve en kötüsü, ben de kendi maskemi takmak zorundaydım.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı