Arabanın içindeki o yoğun sessizlik, dışarıdaki şehrin ışıklarıyla aydınlanıyordu. Başım Derek’in omzundaydı, ancak artık ne bir çalışan gibi hissediyordum ne de o, aramızda aşılmaz duvarlar ören o sert patrondu. Alkolün verdiği hafif baş dönmesi, zihnimdeki tüm savunma mekanizmalarını devre dışı bırakmıştı.
"Neden?" diye sordum, sesim karanlıkta titreyerek.
"Beni neden bu kadar zorladın? Her adımımda gölgem gibi üzerimdesin, her hareketimi sorguluyorsun. Beni gerçekten korumaya mı çalışıyorsun?"
Derek, arabanın ön camından uzaklara, karanlığa doğru baktı. Omuzları çöktü, yüzündeki o meşhur patron ifadesi yerini derin bir yorgunluğa bıraktı.
"Seni korumaya çalışıyorum Deniz. Çünkü daha önce bunu yapamadığım birini kaybettim."
Ona döndüm, cevabını bekleyerek öylece kalakaldım
.
"Ablamdı," dedi, sesi boğuk bir tonda.
"O da senin gibiydi. İnanılmaz yetenekli, tutkulu ve sınırlarını bilmeyen bir tasarımcıydı. Sektörün acımasız baskısı altında yavaş yavaş tükendiğini izledim. Yardım etmeye çalıştım ama onu o kadar sıkmıştım ki, benden uzaklaştı. Sonunda denizin derinliklerinde kayboldu. Sana o kadar çok benziyordu ki..."
Sözleri içimdeki tüm öfkeyi dindirmiş, yerine tarif edemeyeceğim bir şefkat bırakmıştı.
"Ben senin ablan değilim Derek," diye fısıldadım, elini tutarak. "Ve senin denizinde boğulmayacağım. Ama beni bu kadar boğman, aslında beni senden uzaklaştırdı."
Derek bana doğru döndü. Gözlerinde ilk kez bu kadar yoğun bir çaresizlik gördüm.
"Biliyorum," dedi, parmaklarıyla yavaşça yanağımı okşayarak. "Ama birisini daha kaybetme korkusu mantığımı kör etti. Sen benim için sadece bir çalışan değilsin Deniz. Sen, belki de düzeltmeye çalıştığım geçmişimsin."
O an, aramızdaki profesyonel mesafenin yerini çok daha ağır, çok daha yüklü bir gerçeklik almıştı. Derek artık sadece patronum değildi; o, kendi hayaletleriyle boğuşan ve sonunda sığınacak bir liman arayan bir adamdı.
"Artık beni korumak zorunda değilsin," dedim, ona iyice yaklaşarak. "Bırak, beraber yürüyelim."
Derek derin bir nefes aldı. Gözleri dudaklarıma kilitlendiğinde, aramızdaki o görünmez çizgiyi aşmaya karar verdiğini anladım. "Beraber yürümek..." diye tekrarladı, sesi kısık ve arzulu bir tondaydı. "Bu benim için her şeyi riske atmak demek."
"Öyleyse risk al," diye fısıldadım.
Derek daha fazla direnmedi. Elini yavaşça yanağıma koydu, baş parmağıyla dudağımın kenarına dokundu.
O an, o arabanın içinde ikimiz de patron veya tasarımcı değildik; sadece birbirini keşfeden iki insan, bu riskin içinde kaybolmaya hazır iki ruhduk.Geç oldu dedi bir şeyleri kestirip atmaya çalışır gibi.
Sessiz bir araba yolculuğunun ardından eve vardığımızda dünyam tekrar dönüyordu.Devamı artık benim için karanlıktı.Tek hissettiğim Deren'in güven veren kolları ve burnuma dolan eşsiz kokusuydu.
Sabah güneşin, perdelerin arasından süzülüp yüzüme vurduğu o ilk an, her şeyin rüya olmadığını anladım. Başım zonkluyordu ama kalbim... kalbimdeki o uzun süreli fırtına dinmişti.
Yataktan doğrulduğumda, dün gece arabanın içinde kurduğumuz o savunmasız cümleler zihnimde yankılandı. Artık onun "ablası" değildim. Onun, hayaletleriyle baş başa kalmış, savunmasız tarafını gören tek kişiydim.
Pazartesi sabahı ofise gitmek, her zamankinden çok daha korkutucuydu. Çünkü artık aramızdaki o "görünmez çizgi" yoktu. Oraya girdiğimde, Derek’in odasının kapısından çıkışını, o her zamanki otoriter duruşunu ama gözlerindeki o bambaşka parıltıyı görmeyi bekliyordum.
Ofise vardığımda her şey aynıydı; Ethan'ın kahve makinesiyle boğuşması, masaların üzerindeki o karmaşa... Ama Derek odasından çıktığında, bakışları doğrudan beni buldu. Ofisteki herkesin önünde, sadece saniyelik bir an için duraksadı.Ama adım atmadı.
Dönüp masama oturduğumda, artık korkmuyordum. Dün gece o arabanın içinde, kendi denizimde boğulmamayı öğrenmiştim. Şimdi ise, Derek’in okyanusuna dalma zamanıydı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı