Ertesi gün kendimi gerçekten iyi hissetmiyordum; ne Derek ile yüzleşmeye hazırdım ne de kendi içimdeki bu karmaşayla baş etmeye. Duygusal olarak tamamen boşluktaydım. İşe gitmek, o maskeleri takmak bana ağır geliyordu. İnsan kaynaklarını arayıp kendimi iyi hissetmediğimi ve izin almam gerektiğini söyledim.
Neyse ki önümüzde üç günlük bir hafta sonu süreci vardı; bu zaman diliminin düşüncelerimi toparlamak için yeterli olacağını umuyordum.
Gün boyu evde, koltuğa gömülmüş bir halde dizi izleyerek vakit geçirdim.
Ancak izlediğim her dramadaki erkek karakteri ister istemez Derek ile bağdaştırıyor, bu da onu düşünmeme engel olamama sebep oluyordu. Derek’e karşı yoğun hislerim vardı, ama bu hislerin ne olduğundan gerçekten emin değildim. Bana olan yaklaşımı bir yandan yanlış hissettirirken, diğer yandan "Neden hâlâ net bir adım atmıyor?" diye sorgulamama neden oluyordu.
Aslında işkolik ve kontrol manyağı olması dışında Derek mükemmel birisiydi. Sürekli değişen duyguları, ördüğü o buzdan duvarlar... Görünürde sertti ama onun da sırlar sakladığını biliyordum. En önemlisi de bu sırlarından birine bizzat şahittim. Yine de sürekli beni kontrol altında tutmaya çalışması, benim özgür ruhuma tamamen tersti.
Günün sonunda işe gitmediğim için pişmanlık duymaya başlamıştım bile. Pazartesi günü ofiste karşılaştığımızda nasıl davranacağını, o göz göze gelişin ardından neler olacağını merak ediyordum. Ben ne istediğimi hâlâ bilmiyordum ama karşımdaki insanın net olmasını istiyordum. Bu denklemde bir bozukluk vardı ama ne olduğunu bir türlü çözemiyordum.
Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyor, evdeki sessizlik zihnimdeki sorularla daha da ağırlaşıyordu. Telefonumun ekranı aniden aydınlandı. Ekranda "Derek" ismini görünce kalbimin durduğunu hissettim. Ofis hattından değil, kişisel numarasından arıyordu.
Telefonu açıp açmamak arasında gidip gelirken, çalma sesi kesildi. Tam derin bir nefes alacakken, bu kez kapının zili çaldı.
Bu saatte kim olabilirdi ki? Gözlerimdeki yorgunluğu ve dağınık halimi umursamadan kapıya gittim. Kapının dürbününden baktığımda donup kaldım. Kapının önünde Derek duruyordu. Her zamanki o jilet gibi takım elbisesinden eser yoktu; üzerinde sadece koyu renk bir palto vardı. Yağmurdan hafifçe ıslanmış saçlarıyla, ofisteki o "patron"dan çok daha farklı, daha gerçek görünüyordu.
Kapıyı yavaşça araladım. "Derek Bey? Bu saatte... Burada ne işiniz var?"
Derek içeri girmek yerine kapının pervazına yaslandı. Bakışları, sanki beni değil, içimdeki o fırtınayı dindirmeye çalışır gibi üzerimde geziniyordu. "Ofiste yoktun," dedi, sesi her zamankinden daha pürüzlü ve netti.
"Tasarım paneli üzerinde çalışman gereken o kritik revizyonu dosyaya eklememiştin. Yarın sunum var, iş takibi için geldim."
"İş takibi mi?" dedim, alaycı bir gülümsemeyle. "Bunun için evime kadar gelmeniz... oldukça profesyonelce, Derek Bey."
Derek, "profesyonelce" kelimesini duyduğunda hafifçe gülümsedi. "Profesyonel bir durum olsaydı, sekreteri aratırdım Deniz. Ama ofiste herkes senin neden gelmediğini sormaya başladı. Bu da benim işimi zorlaştırıyor."
İçeri doğru bir adım attı. Evin salonundaki o salaş, kişisel ortamda, onun o kusursuz duruşu çok aykırı duruyordu. "Kaçıyorsun," dedi, sesi bir suçlamadan ziyade bir tespit gibiydi. Yarınki sunumun kusursuz olmasını istiyorum ve senin o tasarımın olmadan bu iş yürümez. Sadece bu yüzden buradayım."dedi.
Söyleyecek tek bir kelime bile bulamadım. İşi bahane ediyordu, evet, ama gözlerindeki o bakışta "işten fazlası" olduğunu ikimiz de biliyorduk.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı