Pazartesi sabahı ofise girdiğimde, her şey sanki başka bir gerçekliğe aitti. Gri duvarlar, beyaz floresan ışıklar ve ofisin o soğuk, kurumsal kokusu. Masama geçtim. Bilgisayarı açtığımda, Derek’in cumartesi gece revizyon yaptığı dosyalar hala açıktı.
Tam o sırada, ofisin kapısı açıldı. Derek içeri girdi. Her zamanki gibi kusursuzdu. Üzerinde lacivert bir takım elbise, elinde bir bardak kahve.
Dün geceki o mağlup adamdan eser yoktu. Omuzları dik, çenesi keskin ve bakışları yine o "buzdan patron" ifadesiyle kaplıydı. Yüzüme dahi bakmadan odasına geçti. Kapısını kapattı ama o camlı bölmenin ardında, sadece benim görebileceğim bir şekilde, bir anlığına arkasına yaslandı ve eliyle alnını ovdu. O an, o sert patronun sadece bir kostüm olduğunu bir kez daha anladım.
Masamdaki telefon titredi. Mesaj Derek’tendi.
“Sunum on beş dakika içinde. Dosyayı hazırladığını varsayıyorum. İçeri gel.”
Derek'in ofisine girdiğimde, ağır kapıyı ardımdan kapattım. İçerisi ofisin geri kalanından tamamen izole edilmişti; dışarının gürültüsü burada sadece bir uğultudan ibaretti. Derek, camın önünde durmuş, şehre bakıyordu. İçeri girdiğimi duyduğu halde dönmedi.
"Dosya tamam," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
"Yalnız, cumartesi geceki revizyonlardan sonra birkaç ekleme daha yaptım."
Derek yavaşça bana döndü. Yüzü sabahki o soğuk ifadesine bürünmüştü ama gözlerinde hâlâ o yorgunluk parıltısı vardı. Masaya doğru yürüdü, dosyayı incelemek yerine bakışlarını doğrudan benimkilerle kilitledi.
"Cumartesi gecesi..." dedi, cümlesini tamamlamadan duraksadı. "Ofis dışında yaşanılanlar, ofis içerisine taşınmaz. Bu, senin de bildiğin bir kural."
"Kuralı koyan sizsiniz, Derek Bey," dedim.
Tam bir şeyler söyleyecekken, ofisin kapısı aniden tıklatılmadan açıldı. İçeri, pazarlama ekibinden Anna girdi.
"Derek, sunum için hazırlıklar tamam," dedi Anna, enerjik bir ses tonuyla. Sonra beni fark etti, kaşlarını hafifçe kaldırıp bana baktı.
"A, Deniz! Sen de mi buradaydın? Derek, seninle dün akşam konuştuğumuz o yeni proje hakkında bir şeyler söyleyecektim..."
Anna, Derek'in masasının yanına, neredeyse fiziksel sınırını ihlal edecek kadar yakın durdu. Elini, Derek'in koluna koydu.
"Akşamki yemeği unutmadın değil mi? Projeyi kutlamak için daha sakin bir yere gideriz demiştin."
O an, Derek’in tepkisini izledim. Normalde olsa, Anna'nın bu samimiyetini soğuk bir mesafeyle karşılayan Derek, bugün sadece sessiz kalmıştı. Hatta, Anna'nın elinin kolundaki varlığına hiçbir tepki vermedi. Aksine, bana bakıp "Git artık," der gibi hafifçe başını çevirdi.
İçimde, ofisin o gri duvarlarından daha keskin bir kıskançlık dalgası yükseldi. Derek'in beni "görmezden gelerek" cezalandırması, beni o ofiste bir yabancı gibi konumlandırması, arabanın içindeki o savunmasız anıyla taban tabana zıttı.
"Tabii," dedim, sesimdeki kırgınlığı öfkeye dönüştürerek. Dosyayı masaya sertçe bıraktım. "Sunumda görüşmek üzere" diyerek odadan çıktım. Sakin kalmalıydım şu an sadece.
Sunum başladığında, Derek kürsüye geçti. Gözlerim ondan bir an bile ayrılmadı. Kusursuzdu. Her zamanki gibi kontrollü, her zamanki gibi karizmatik. Anna ise ön sırada, Derek’e bakarken adeta parlıyordu. Derek, sunum boyunca bir kez bile olsun benim tarafıma bakmadı. Sadece teknik bir detay hakkında soru sorulduğunda "Deniz bu kısma baksın," dedi; gözlerime bakmadan, ismi bile bir yabancıya hitap eder gibi.
Toplantı bittiğinde Anna onun yanına gitti. Bir şeyler fısıldaşıp güldüler. O an, Derek'in Anna'ya hafifçe gülümsediğini gördüm.O nadir, buzları eriten gülümsemesi. Midem düğümlendi. İnanılmaz derecede gıcık oluyordum. Sanki beni, kendi kişisel oyuncağı olarak kullanmış ve işi bitince de kenara fırlatmıştı. Toplantı odasından çıkarken tam yanlarından geçtim. Derek, beni fark etmesine rağmen istifini bozmadı, bir şeyleri incelemeye devam etti.
"Derek, akşamki rezervasyonu onayladım," dedi Anna, yüksek sesle.
Derek, sanki çok sıradan bir iş takvimi konuşuyorlarmış gibi, "Güzel," dedi. Sesi o kadar profesyoneldi ki, insanı çileden çıkaracak kadar soğuktu.
Gözlerinin içine baktım. Bana bakmadı bile. Tamamen Anna'ya odaklanmıştı. İçimdeki o kıskançlık ateşi, yerini safi bir öfkeye ve gıcıklığa bırakıyordu. Onun bu "çaktırmama" çabası, beni iyice delirtiyordu.
Pekala, diye düşündüm. Sen oynamak istiyorsan, oyun başlasın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı