Tam o an, ağzımdan çıkacak cevabı beklerken Derek’in yüzündeki o savunmasız ifade bir anda dondu. Sanki kendi kendine "Ne yapıyorsun?" dercesine bir anlık bir aydınlanma yaşadı. Gözleri, çalışma masamdaki dosyadan, odadaki kişisel eşyalarıma kadar her yerde gezindi. Kendi kurduğu o "kontrolcü" dünyasının dışına çıktığını, çizgiyi ne kadar tehlikeli bir şekilde aştığını fark etmiş gibiydi.
Bakışlarını aniden benden çekti. Boğazını sertçe temizledi, elini elimin hemen yanından hızla geri çekti ve sandalyeden bir hamlede kalktı.
"Saçmalıyorum," dedi, sesi bir anda buz kesti.
Az önce o masanın üzerinde duran, bana itiraflarda bulunan adam gitmiş; yerine o tanıdık, soğuk patron gelmişti. "Yorgunluktan saçmalıyorum, Deniz. Bu sunum süreci hepimizi gereğinden fazla gerdi."
Hızla ceketine uzandı. Yüzündeki o yorgun ifade, yerini tekrar o ifadesiz, mesafeli maskeye bıraktı.
"Sorduğum soruyu unut," dedi, bana bakmadan kapıya yönelirken. "Duygusal analizlere veya kişisel sorgulamalara ihtiyacımız yok. Yarınki sunumun verimliliği, bu revizyonun bitiş hızına bağlı. Geri kalanını dosyayı kapatıp halledersin."
Kapının koluna elini attığında duraksadı. Arkasını dönmedi ama sesi buz gibiydi. "Ofis kuralları, ofis dışında da geçerlidir. Pazartesi sabahı erken gel, her şeyi profesyonel bir şekilde teslim alacağım."
Kapı ardında sertçe kapandı. Derek arkasında bıraktığı o yoğun, itiraf dolu havayı tek bir hamleyle yok edip kaçmıştı. Her şeyi o kadar ustalıkla geri almıştı ki, az önce yaşadıklarımın gerçekliğinden şüphe eder hale geldim. Ama masanın üzerindeki boşlukta, elinin yarattığı o ısı hala duruyordu.
Derek’in ansız gidişinden sonra evin içindeki sessizlik, az önce paylaştığımız gerilimle daha da ağırlaştı. Kapının çarpma sesi kulaklarımda çınlarken, az önce orada, tam önümde oturan adamın yarattığı boşluğa baktım.
Çalışma masamdaki laptopu kapattım. O dosyayı artık bitiremezdim; Derek'in yarattığı bu dengesizlik, zihnimi tamamen kilitlemişti. Koridora çıkıp pardösümü aldım ve kendimi dışarı attım. Yağmur hafiflemişti ama hava soğuktu. Derek’in çoktan gitmiş olduğunu varsayıyordum ama içgüdüsel olarak caddenin sonuna doğru yürümeye başladım.
Caddenin köşesini döndüğümde, Derek’in siyah aracını yol kenarında park halinde gördüm. Uzaktan bakınca araba tamamen karanlıktı, bir an için boş olduğunu sandım. Ancak yaklaşınca, şoför koltuğunda bir siluet olduğunu fark ettim.
Duraksadım. Derek'in arabanın içinde öylece duruşu, ofiste gördüğüm o "kusursuz makine"den çok uzaktı. Başını direksiyona yaslamıştı; hareketsizdi, sanki bir anlığına nefes almayı bile bırakmıştı. Omuzları o kadar düşüktü ki, bir an onun Derek olduğuna inanmakta zorlandım. Kendi içine çökmüş, bütün o kontrolcü maskesini, bütün o "patron" zırhını arabanın dışına bırakmış gibiydi.
Ona doğru bir adım daha attım, aramızda sadece birkaç metre kalmıştı. Tam o an, arabanın içindeki o yoğun, boğucu atmosferi buradan bile hissedebiliyordum. Derek, arabanın tavanındaki küçük bir ışığı yaktı. Loş, sarı bir ışık yüzüne düştü. Yüzünde o bildik sert ifade yoktu; sanki bir savaştan mağlup çıkmış gibiydi.
Elim, onun dikkatini çekecek bir ses çıkarmaya hazır halde havada asılı kaldı. Bir şey söyleyecek ya da kapısına vuracaktım. Ama o an durdum. Onun o savunmasız, tamamen kendiyle yüzleştiği o ana tanık olmak, aramızdaki o "patron-çalışan" mesafesinden çok daha fazlasını, çok daha özel bir alanı ihlal etmekti.
Derek elini yavaşça vites koluna uzattı. Bir an tereddüt etti, sonra aynaya baktı. Eğer başını hafifçe çevirseydi beni görecekti. Nefesimi tuttum. Ama o, sadece boşluğa baktı; sanki kendi yansımasından bile kaçıyordu.
Arabayı çalıştırdı. Motorun o derinden gelen sesi geceyi böldü. Araba yavaşça hareket edip sokağın karanlığında gözden kaybolurken, orada öylece dikilip kaldım. Derek beni görmemişti, hiçbir şeyden haberi yoktu. Ama onun o halini görmek, aramızdaki o görünmez düğümü, geri dönüşü olmayan bir şekilde sıkıştırmıştı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı