insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Yolculuk, ışık ile karanlık arasında karar veremeyen bir gökyüzünün altında devam ediyordu. Sanki göklerin kendisi bile aşağıda yürüyen insanların kaderine hükmetmekte tereddüt ediyor gibiydi. Devasa kafile, yaşayan bir nehir gibi topraklar boyunca uzanırken Jhon da etrafındaki insanlara giderek daha fazla yakınlaşmaya başlamıştı. Başlangıçta yalnızca zorunluluktan kurulan bağlar, günler geçtikçe farklı bir şeye dönüşüyordu. Dostluğa, güvene ve hatta aile hissine benzeyen daha derin bağlar ortaya çıkıyordu.

Akşamları kamp ateşleri yakıldığında ve günün yorgunluğu insanların omuzlarına çöktüğünde, küçük gruplar hâlinde bir araya geliyorlardı. Hikâyeler anlatılıyor, şarkılar söyleniyor, yaşanan onca acıya rağmen gerçek ve sıcak kahkahalar gecenin sessizliğine karışıyordu. Jhon ilk zamanlarda konuşmaktan çok dinlemeyi tercih etti. Bu dünyanın kültürlerini, inançlarını ve hiçbir kitabın tam anlamıyla öğretemeyeceği küçük ayrıntıları öğreniyordu. İnsanların çocukluk anılarını, köy geleneklerini, eski masallarını ve aile hikâyelerini dinlemek ona bu dünyanın sandığından çok daha canlı olduğunu gösteriyordu.

Zamanla yalnızca dinleyen taraf olmaktan çıktı. Bilgilerini paylaşmaya başladı. Özellikle eski dünyasından hatırladığı yemek tariflerini insanlara öğretiyordu. Basit malzemelerle yapılabilen, az kaynak tüketen ama doyurucu ve lezzetli yemekler hazırlıyordu. İnsanlar bu anları beklenmedik derecede sevmişti. Ellerindeki sınırlı malzemelerle bile sıcak bir yemek hazırlamak, onu başkalarıyla paylaşmak ve kısa süreliğine de olsa normal bir hayat hissini yeniden yaşayabilmek herkese iyi geliyordu. Aslında mesele yemek değildi. Mesele, kaybedilen hayatın küçük parçalarını yeniden kurabilmekti.

Jhon ise yolculuğun yalnızca başlangıç olduğunu çoktan anlamıştı. Gidecekleri yerde yeni sorunlar onları bekliyordu. Barınma, iş bulma, güvenlik ve hayatta kalma mücadelesi daha yeni başlayacaktı. Bazı insanların birikmiş paraları vardı, bazılarının ise sahip olduğu tek şey umutlarıydı. Jhon her sorunu çözemeyeceğini biliyordu ama hiçbir şey yapmadan durmayı da reddediyordu.

Özellikle yetimhanedeki çocuklar onun için ayrı bir öneme sahipti. Sayıları fazlaydı, korunmaya ihtiyaç duyuyorlardı ve gelecekleri oldukça belirsizdi. Bu yüzden Jhon, onların ileride gelir elde edebilecekleri küçük işler öğrenmeleri gerektiğine karar verdi. Büyük sermayeler gerektirmeyen, kısa sürede öğrenilebilen ve kolayca uygulanabilen fikirler üzerinde duruyordu.

Bir mola sırasında birkaç çocuğu etrafına topladı. Önüne aldığı malzemeleri düzenlerken sakin bir sesle konuşmaya başladı.

“Size basit bir şey göstereceğim. Yapımı kolay, maliyeti düşük ama insanların satın almak isteyeceği bir şey.”

Yoldan geçen bir tüccardan mısır, tuz, yağ, birkaç ucuz baharat ve domates satın almıştı. Hiçbiri nadir ya da özel değildi. Buna rağmen domatesleri kullanarak yoğun kıvamlı bir sos hazırladı. Baharatlar oldukça sıradandı ama dengeli kullanıldığı için ortaya hoş bir aroma çıkıyordu. Ardından mısırları dikkatlice ısıttı. Doğrudan kaynatmak yerine kontrollü sıcaklık kullanarak yumuşamalarını sağladı. Sonunda her şeyi bir araya getirdiğinde ortaya beklenenden çok daha iştah açıcı bir yemek çıkmıştı.

“Deneyin,” dedi.

Çocuklar sırayla tattılar. Sonra bir kez daha tattılar. Bazıları şaşkınlıkla gözlerini açtı, bazıları kahkaha attı, bazıları ise anında nasıl yapıldığını sormaya başladı.

“Basit,” dedi Jhon. “Ve önemli olan da bu. Basit şeyler tekrar tekrar yapılabilir. Tekrarlanabilen işler ise kazanç sağlar.”

Sonrasında yalnızca tarif vermekle kalmadı. Farklı baharatların tadı nasıl değiştireceğini, sunumun neden önemli olduğunu ve insanların satın alma davranışlarını da anlatmaya başladı.

“Eğer satacaksanız,” dedi, “tek boy satmayın. Küçük, orta ve büyük seçenekler sunun. Aynı ürün olsa bile insanlar seçim yapmayı sever.”

Bazı çocuklar kaşlarını çatıp düşünmeye başladı. Jhon hafifçe gülümsedi.

“İnsanlar seçim yaptıklarında kontrolün kendilerinde olduğunu hissederler. Çoğu zaman ihtiyaçları olmasa bile büyük olanı seçerler.”

Ardından anlatmaya devam etti.

“Yanında su verin. Mümkünse ücretsiz olsun. İnsanların size güvenmesini sağlar. Bazıları yalnızca bu yüzden tekrar gelir.”

Bir süre durduktan sonra başka bir noktaya geçti.

“Ayakta duran müşteri hızlı yer ve gider. Oturan müşteri daha uzun kalır. Daha uzun kalan müşteri ise genellikle daha fazla harcama yapar.”

Çocuklar dikkatle dinliyordu.

“Paket servis yapacaksanız ekmek kullanabilirsiniz. Ya da basit kaplar hazırlayabilirsiniz. Önemli olan insanların işini kolaylaştırmak.”

Fikirler peş peşe geliyordu. Sanki bunları hayatı boyunca yapmış gibiydi. Bir süre sonra Shasha merakına yenik düştü.

“Patron,” dedi şaşkınlıkla, “bunların hepsini nasıl düşünüyorsun?”

Jhon hafifçe güldü.

“Benim geldiğim yerde çok fazla tüccar vardı. İyi tüccarlar sadece başkalarını taklit etmez. Gözlemlerler. İnsanları anlamaya çalışırlar. Sonra gördüklerinden yeni bir şey üretirler.”

Bakışlarını Shasha’ya çevirdi.

“Öğrenmek, ezberlemek değildir. Öğrenmek, bildiğin şeyi dönüştürebilmektir.”

Shasha yavaşça başını salladı. Belli ki duyduklarını zihninde işlemeye çalışıyordu. Jhon bu anlardan hoşlanıyordu. Öğretmek, eski hayatında da sevdiği şeylerden biriydi. Bir insanın hayatını biraz olsun iyileştirebilmek ona her zaman tatmin duygusu vermişti. Burada ise yardım ettiği kişiler artık yabancılar değildi. Özellikle Shasha’ya ayrı bir ilgi gösteriyordu. Çocuğun keskin bir zekâsı vardı. Sorular soruyor, ezberlemek yerine anlamaya çalışıyordu. Jhon da bunu destekliyor, ona cevap vermekten çok düşünmesini sağlayacak sorular yöneltiyordu.

Günler bu şekilde geçmeye devam etti. Kafile ilerliyor, uyum sağlıyor ve hayatta kalmayı başarıyordu. Bir akşam, uzun süredir herhangi bir sorun yaşanmadan ilerledikten sonra kamptaki atmosfer değişmeye başladı. Vampirlerin baskıcı varlığı artık hissedilmiyordu. Onların kontrol ettiği toprakları geride bırakmışlardı. Bunun yerine yol boyunca tüccarlar, paralı asker grupları ve farklı krallıklara ait askerlerle karşılaşmaya başlamışlardı. Haberler yayılıyor, bilgiler değiş tokuş ediliyor ve dünyanın ne kadar büyük olduğu her geçen gün daha fazla ortaya çıkıyordu.

O akşam insanlar yemeklerini bitirip dinlenmeye hazırlanırken grup liderleri her zamanki gibi bir araya geldi. Normalde Azamar farklı grupların ihtiyaçlarını öğrenmek için liderlerle görüşürdü. Ancak bu kez durum farklıydı. Kazal, Bashu ve Azamar doğrudan Jhon’un grubuna geldiler.

Bu beklenmedik ziyaret kısa süreli bir telaşa neden oldu. Yetimhanedeki çocuklar o meşhur mısır yemeğini tekrar hazırlamaya koyuldular. Bu kez yemeği Jhon değil, çocukların kendisi yapıyordu. Yemek hazır olduğunda üç liderin önüne koydular.

Kazal ilk lokmayı aldıktan sonra kaşlarını kaldırdı.

“Bu... beklediğimden çok daha güzelmiş.”

Bashu da başını salladı.

“Basit, ekonomik ve etkili.”

Azamar gülerek kâsesine baktı.

“Meraktan geldim ama etkilenerek ayrılacağım gibi görünüyor.”

Grubun içinde kahkahalar yükseldi. Ortam bir anda yumuşamıştı. Jhon onların ciddi bir mesele için geldiğini düşünmüştü. Yeni bir görev, yeni bir sorumluluk ya da başka bir sorun bekliyordu. Ancak Azamar eliyle boş ver der gibi bir hareket yaptı.

“Bugün değil,” dedi. “Bugün sadece yemek yiyeceğiz.”

Bu söz yeni bir kahkaha dalgası yarattı. Sohbetler ilerledikçe ortam daha da rahatladı. Bir süre sonra Bashu hafifçe öne eğildi ve Jhon’a baktı.

“Bize bir şey anlat,” dedi. “Memleketinden. Savaşla ilgili bir hikâye mesela.”

Bu sıradan bir istek gibi görünüyordu. Ancak Jhon’un içindeki bir şey değişti. Kısa bir sessizlikten sonra konuşmaya başladı.

“Benim geldiğim yerde,” dedi yavaşça, “ve sanırım dünyanın her yerinde, savaş kazanıldığında insanlar stratejilerden bahseder. Komutanları överler. Kahramanları kutlarlar.”

Bakışları ateşe kaydı.

“Çünkü insanlar zaferleri hatırlamak ister.”

Kampın etrafında yavaş yavaş bir sessizlik oluşmaya başladı.

“Ama acı...” diye devam etti. “Acı anlatılmaz. Kaydedilmez. Acı sessizdir.”

Ateşten yükselen çıtırtılar dışında hiçbir ses duyulmuyordu.

“Tarih uzaktan bakıldığında güzel bir tablo gibidir. Etkileyici görünür. Ama biraz yaklaştığınızda bir şey duymaya başlarsınız.”

Başını kaldırdı.

“Çığlıklar.”

Kimse kıpırdamadı.

“Çığlıklar kitaplara yazılmaz.”

Etrafına kısa bir bakış attı. Çocukların çoktan uyuduğunu görünce devam etti.

“Bir savaş vardı,” dedi. “Yirmi yaşına bile yeni girmiş genç bir asker, bir sura dayanan merdivenden yukarı tırmanıyordu. Surların üzerinden üzerine kaynar yağ döküldü.”

Sesi yükselmedi.

“Hemen ölmedi. Çünkü kaynar yağ yapışır. Önce deriyi yakar, sonra daha derine iner.”

Bazı insanlar rahatsız şekilde yer değiştirdi.

“Kemikler yanmaya başladığında annesini çağırdı.”

Jhon’un bakışları sertleşti.

“Herkes çağırır. Nereden geldiğinin, hangi tarafta savaştığının önemi yoktur. O an herkes annesini çağırır.”

Sessizlik daha da ağırlaştı.

“Sonra düşer. Arkasındaki askerler onun üzerinden geçer. Ama çok geçmeden onlar da düşer.”

Bir süre sustu.

“Fetihlerden, zaferlerden ve şandan bahsederiz. Ama her surun dibinde cesetler vardır.”

Sesi yumuşamıştı.

“Ve o cesetlerin çoğu yirmi yaşındadır.”

Kimse gözlerini ondan ayıramıyordu.

“Hepsi annelerini özler.”

Bir sessizlik daha geçti.

“Savaş kazanıldı,” dedi sonunda. “Komutan şehre girdi.”

Ateşe baktı.

“Ve hiçbir şey söylemedi.”

Kimse konuşmadı.

“Bazen görmek, bir insanı susturmaya yeter.”

Kamp tamamen sessizliğe gömülmüştü. Uzun süre kimse tek kelime etmedi. Jhon derin bir nefes verdi. Sanki çok uzak bir yerden geri dönmüş gibiydi.

“...Bu biraz fazla karanlık oldu galiba?” diye sordu.

Azamar hafifçe gülümsedi ama gözleri hâlâ uzaklara bakıyordu.

“Evet,” dedi dürüstçe. “Ama hayatım boyunca dinlediğim çoğu hikâyeden daha fazla gerçek taşıyordu.”

Yavaşça ayağa kalktı. Ardından ilk kez elini Jhon’a uzattı. Jhon da elini uzatıp sıktı. O an başka hiçbir söze ihtiyaç yoktu. Azamar başını bir kez salladıktan sonra arkasını döndü ve uzaklaştı. Kısa süre sonra Kazal ve Bashu da sessiz teşekkürlerini iletip ayrıldılar. İnsanlar yavaş yavaş dağıldı. Kamp ateşinin başında yalnızca Jhon kaldı. Kaşlarını hafifçe çattı.

“Bunu anlatmamalıydım,” diye mırıldandı kendi kendine. “İnsanların biraz olsun neşelenmeye ihtiyacı vardı.”

Fakat insanların verdiği tepkiler pişmanlığını doğrulamıyordu. Kimse rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Aksine, çoğu düşünceli bir şekilde ayrılmıştı.

Jhon arkasına yaslandı ve sönmeye yüz tutmuş közlere baktı.

“...Garip.”

Uzun süre olduğu yerde oturdu. Gecenin sessizliğini dinledi. Ve bir yalan ne kadar rahatlatıcı olursa olsun, bazen gerçeğin neden daha fazla huzur verdiğini düşünmeden edemedi.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı