insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Yolculuk daha başlar başlamaz yağmur yağmaya başladı. Bu, ne kısa süreli bir sağanak ne de geçip gidecek hafif bir çiseyişti. Gökyüzü sanki onların yasına ortak olmaya karar vermiş gibi, durmaksızın gri bir perde halinde üzerlerine boşalıyordu. Pelerinler kısa sürede sırılsıklam olmuş, erzaklar nemlenmiş, yollar çamura dönüşmüştü. Yağmur, insanların gözlerinden süzülen yaşlarla birleşiyor, hangisinin gökyüzüne hangisinin kalbe ait olduğunu ayırt etmeyi imkânsız hale getiriyordu. Ağlayanlar için bu küçük bir merhametti; acılarını saklayabiliyorlardı. Ağlamayanlar içinse her damla, geride bıraktıkları şeyleri hatırlatan sessiz bir darbeydi.

Jhon bütün bunları hissediyordu. Rahatsızlığı, öfkeyi, insanların konuşmaya cesaret edemediği umutsuzluğu hissediyordu. Kervanın üzerinde dolaşan ağır havanın yalnızca yağmur bulutlarından kaynaklanmadığını biliyordu çünkü aynı ağırlık kendi kalbinin içinde de vardı.

O şehirde uzun süre yaşamamıştı. Aslında bu dünyada geçirdiği süre bile oldukça kısaydı. Buna rağmen insanlar tanımış, dostluklar kurmuş, küçük ama değerli bağlar oluşturmuştu. Birlikte yemek yediği insanlar olmuştu. Çocuklarla vakit geçirmişti. Bir dükkân kurmuş, çalışmış, üretmişti. Kısa bir zaman içerisinde kendine ait bir hayat inşa etmeye başlamıştı. Şimdi ise bütün bunlar elinden alınmıştı.

Bu kayıp ne bir anlaşmanın sonucuydu ne de kaderin kaçınılmaz bir cilvesi. Güçlü olan gelmiş ve zayıf olanı geri çekilmeye zorlamıştı. Jhon bu düzeni daha önce de görmüştü. Başka bir dünyada, başka bir hayatta, farklı isimler ve farklı yüzlerle aynı gerçeğe tanıklık etmişti. Güç sahibi olanlar istediklerini alıyor, diğerleri ise sonuçlarına katlanıyordu. Değişen tek şey ölçekti. Fakat onu en çok rahatsız eden şey yapılanın kendisi değildi. Asıl rahatsız eden, buna karşı hiçbir şey yapamamaktı. Eski dünyasında ne kendisine ne de ailesine bu kadar kolay dokunulabilirdi. Burada ise durum tamamen farklıydı.

Yetimhane ve çevresindeki mahalle halkı yolculuk boyunca aynı bölüm içerisinde ilerliyordu. İnsanlar kendi aralarında buraya çoktan “Jhon’un Hattı” adını vermeye başlamıştı. Jhon böyle bir isim istememiş, hatta duyduğunda biraz rahatsız bile olmuştu ancak insanların bunu kullanmasını engelleyememişti. Sadece onun sorumluluğundaki bölüm bile binden fazla kişiden oluşuyordu. Uzun kervan göz alabildiğine uzanıyor, tepelerin arasından kıvrılarak geçen devasa bir yılana benziyordu. Bu nedenle bütün göç kafilesi birçok parçaya ayrılmış, her parçanın başına düzeni sağlayacak bir lider atanmıştı.

Jhon bu görevi istememişti. Fakat Azamar ona danışmamıştı. Görev doğrudan verilmişti ve kabul etmekten başka seçeneği yoktu. Yolculuk sırasında mola verilecek alanları belirliyor, kamp kurulacağı zaman insanların görev dağılımlarını yapıyor, kimlerin su taşıyacağını, kimlerin barınakları kuracağını, kimlerin yaşlılarla ve hastalarla ilgileneceğini organize ediyordu. Sistem basitti ama etkiliydi. İnsanlar da ona itiraz etmiyordu. Bunun nedeni emirlerinden korkmaları değil, ona güvenmeleriydi.

Bu uzun yolculuk sırasında büyük projeler üretmek için yeterli kaynak yoktu. Malzemeler dikkatli kullanılmak zorundaydı. Jhon yeteneklerini kullanarak gösterişli şeyler ortaya çıkaramazdı. Ancak yolculuk, beraberinde bitmek bilmeyen küçük sorunlar getiriyordu ve çoğu zaman bu küçük sorunlar büyüdüğünde ölümcül hale gelebiliyordu. Bu yüzden Jhon sürekli çalışıyordu.

Çamur ve ağırlık yüzünden kırılan bir araba tekerleği olduğunda onu tamir ediyordu. Destek direklerinden biri çatladığında daha sağlam bir parçayla değiştiriyordu. Şiddetli rüzgârların ve yağmurun altında sallanan çadırların güçlendirilmesi gerektiğinde gerekli malzemeleri hazırlıyordu. Günleri, bir problemden diğerine koşarak geçiyordu. Dinlenmeye fırsat bulduğu anlar oldukça azdı.

Bazen insanların gözünde yaptığı işler önemsiz görünüyordu. Küçük bir destek kirişi, sağlamlaştırılmış bir bağlantı noktası ya da yenilenmiş bir araç parçası... Ancak Jhon biliyordu ki doğru zamanda yapılan küçük bir müdahale, ileride yaşanabilecek büyük bir felaketi engelleyebilirdi.

Günler böyle geçmeye başladı. Yavaş. Bitmek bilmeyen. Kararlı. Ve ilerledikçe raporlarda anlatılan gerçeklerle yüzleşmeye başladılar. Harabeler.

Karşılarına çıkan yerler yalnızca terk edilmiş köyler değildi. Yakılmış evler, çökmüş duvarlar, sahipsiz bırakılmış tarlalar ve sessizliğe gömülmüş yerleşimlerdi bunlar. Bir zamanlar insanların yaşadığı belli olan bu bölgelerde artık yaşamın izleri bile silinmeye başlamıştı. Direnişe dair hiçbir şey kalmamıştı. Ne mezarlar ne bayraklar ne de savunma hazırlıkları... Yalnızca sessizlik. Orada kalıp savaşmayı seçenler yaşamamıştı.

Daha önce yalnızca söylenti olarak duydukları hikâyeler artık gözlerinin önündeki gerçekliğe dönüşmüştü. Kıtanın güneyinden merkez bölgelerine kadar uzanan geniş alanların tamamı vampirlerin hakimiyeti altına girmişti. Üstelik bütün bunların arkasında tek bir Kadim Vampir Lordu bulunmuyordu. Birden fazla Kadim Vampir vardı ve her biri kendi topraklarını yönetiyor, kendi ordularını büyütüyor, gölgelerini haritanın üzerinde giderek daha fazla yayıyordu. Üstelik yalnız da değillerdi.

Son raporlarda başka varlıkların isimleri de geçmeye başlamıştı. Güçlü, karanlık ve son derece tehlikeli yaratıklar ortaya çıkıyordu. Bir zamanlar saklanan ya da uzak bölgelerde yaşayan şeyler artık açıkça hareket ediyordu. Sanki dünyanın dengesi değişiyor, uzun süredir gizli kalan güçler birer birer sahneye çıkıyordu.

Kuzey bölgeleri henüz düşmemişti. Henüz. Ama herkes bunun yalnızca zaman meselesi olduğunu hissediyordu. Büyük bir şey hazırlanıyordu. Çok büyük. Ve yalnızca bir krallığı ya da birkaç şehri değil, bütün kıtayı tehdit ediyordu.

Yolculuk sırasında düşmanın varlığı da hiçbir zaman tamamen kaybolmuyordu. Dinlenirken de yürürken de onları izliyorlardı. Ölüm ordularına ait askerler uzaktan takip ediyor, görüş alanlarının sınırlarında sessizce belirip kayboluyordu. Saldırmıyorlar, yaklaşmıyorlar, sözlerini tuttukları gibi doğrudan bir tehdit oluşturmuyorlardı. Ama görünür olmayı özellikle seçiyorlardı. Gece olduğunda bu durum daha da rahatsız edici hale geliyordu. Olmaması gereken yerlerde gölgeler hareket ediyor, soluk tenli figürler tepelerin üzerinde ya da ağaçların arasında beliriyordu. Bazen kamp ateşlerinin ışığının hemen dışında iki kırmızı göz uzun süre hareketsiz şekilde bekliyordu. Yaklaşmıyorlardı. Sadece izliyorlardı. Her zaman. Sessizce. Bu sessizlik, çoğu zaman açık tehditlerden bile daha korkutucuydu.

Böyle bir ortamda korkunun yayılması kaçınılmazdı. Özellikle de evlerini kaybetmiş insanlar arasında. Ancak Azamar'ın emri çok netti ve bütün liderler tarafından tekrar tekrar hatırlatılıyordu. Kimse saldırmayacaktı. Kimse konuşmayacaktı. Kimse kışkırtmayacaktı.

Çünkü ilk saldırı gerçekleştiği anda denge bozulacaktı. Düşman artık kendini tutmak zorunda kalmayacaktı. Haklı bir gerekçeye sahip olacak ve o noktadan sonra bu devasa göç kafilesinin hayatta kalma şansı neredeyse kalmayacaktı. Jhon da kendi grubuna bunu sürekli hatırlatıyordu.

“Kimse harekete geçmeyecek,” diyordu. “Ne görürseniz görün, ne hissederseniz hissedin. Kimse harekete geçmeyecek.”

Bu kurala uymak kolay değildi. Ama gerekliydi. Aslında kafile savunmasız değildi. Tam tersine oldukça güçlüydü. Çeşitli yaratıklar, paralı askerler, maceracılar ve şehir askerleri yolculuğa eşlik ediyordu. Her ne kadar çoğu hâlâ tam olarak iyileşememiş olsa da savaşabilecek durumdaydılar. Gerçekten bir şey olursa karşılık verebilirlerdi. Fakat amaç savaşmak değildi. Amaç varış noktasına ulaşmaktı. Sağ olarak. Bazıları sessizce, kamp ateşlerinin başında aynı şeyi söylüyordu.

“Eğer öleceksek şehirde kalıp savaşmalıydık.”

Belki haklıydılar. Belki değillerdi. Fakat artık bu karar verilmişti. Şehir geride bırakılmıştı ve bundan sonra tek hedef hayatta kalmaktı. Zamana ihtiyaçları vardı. İyileşmek için zamana. Güçlenmek için zamana. Hazırlanmak için zamana. Bir gün geri dönüp ellerinden alınanı geri alabilecekleri güne kadar yaşayabilmek için zamana.

Ve böylece, ağlamaktan vazgeçmeyen gökyüzünün altında, sonu görünmeyen uzun kafile adım adım ilerlemeye devam etti. Her adımda biraz daha uzaklaşıyorlardı. Her nefeste biraz daha değişiyorlardı. Önlerinde belirsiz bir gelecek vardı. Ama insanların kalplerinde hâlâ küçük bir umut kıvılcımı yanıyordu. Belki bu geri çekiliş bir son değildi. Belki de her şeyin yeniden başlayacağı günün ilk adımıydı.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı